Yusuf Hemedanı[ksa]altın silsile 9. halka

dergah yolu

Asistan
YUSUF HEMEDÂNÎ (Kuddise Sirruhu)

Yusuf Hemedânî (Kuddise Sırruhû), Hicrî 440 (1048) yılında Hemedan’da doğdu.
Çocukluk yıllarını Hemedan’da geçirip, on sekiz yaşlarına geldiğinde, ilmin merkezi olan Bağdat’a gitti. Orada Ebû İshak Şirâzî’nin meclisine devam etti. Fıkıh, ilm-i kelâm ve usûl gibi din ilimlerinde ilerledi. Nazarî ilimlerde akranlarını geçti. Yaşı küçük olmasına rağmen, hocasının takdir dolu övgülerine mazhar oldu. Ayrıca Bağdat’ta, İsfehan’da ve Semerkand’da, rivâyetlerine güvenilir zamanın meşhûr pek çok hadîs âliminden de ilim öğrendi. Abdullah-i Cüveynî, Hasan Simnânî gibi birçok büyük zât ile görüşüp, sohbet etti. Fıkıh ilminde âdetâ bir umman olan Yusuf Hemedânî hazretleri, aynı zamanda Hanefî mezhebinin fıkıh âlimlerindendi.
Daha sonra zühd ve tasavvuf yoluna yönelerek ibâdet, riyâzet ve mücâhade yolunu tuttu. Şeyhler Şeyhi olarak bilinen Ebu Ali Farmedî (Kuddise Sırruhû)’yu tanıyıp genç yaşına rağmen, şeyhine hizmetle himmetine mazhar oldu. Onun sohbetinde yetişerek kemâle erdi.
Bağdat’ta vaaz kürsüsü oluşturarak nasihat meclisi kurdu. Daha sonra Merv’e gidip oraya yerleşti. Oradan Herat’a geldi. İrşâd faaliyetleri için Herat ve Merv şehirleri arasında gidip gelerek âdetâ mekik dokudu. Yusuf Hemedânî hazretlerine olan aşırı muhabbetleri sebebiyle, o bölge halkı onu paylaşamaz olmuştu. Pek çok müridi vardı. Gittiği şehirlerin her birinde zikir ve sohbet halkaları kurdu. Bu meclisler emsâli görülmedik bir cemaatle dolup taşar, pek çok âlim ve şeyh onun feyiz ve bereketli sohbetlerine katılırdı. Yaptığı bu sohbetlerin bereketiyle, binlerce kâfirin hidâyetine vesile oldu.
Yaya olarak pek çok defa hac yapan Yusuf Hemedânî (Kuddise Sırruhû) hilm ve merhamet âbidesiydi. İnsanların mânevî hastalıklarına şifâ olduğu gibi, maddî hastalıklarına da ilaç yaparak, dertlerine deva bulmaya çalışırdı. Kur’an okumaya çok düşkündü. Gece namazlarında her rekatta bir cüz okurdu. Hızır (Aleyhisselâm) ile çok kereler sohbet ettiği rivâyet olunur.
Muhiddin b. Arabî (Kuddise Sırruhû) bir eserinde, Yusuf Hemedânî (Kuddise Sırruhû) dan bahisle şöyle anlatıyor: Yusuf Hemedânî (Kuddise Sırruhû) bir keresinde, tekkedeyken, birden gönlüne dışarı çıkmak arzusu düştü. Halbuki cuma gününden başka bir günde dışarı çıkmak âdeti değildi. Bu arzu ağır bastı ve dışarı çıktı. Merkebine bindi ve yularını serbest bırakıp “Mevlâ Teâlâ nereyi dilerse oraya götürsün” dedi.
Merkep şehrin dışına çıktı, çöl tarafına giderek orada bulunan yıkık bir mescidin önünde durdu. Şeyh merkebinden inip mescide girdi. Baktı ki, orada bir genç başı önde murakabeye dalmış oturuyor. Onu rahatsız etmeden oturdu.
Şeyh Efendinin müridlerinden biri olan bu genç, bir saat kadar sonra başını kaldırdı ve dedi ki:
- Efendim, çözemediğim bir mesele ile karşılaştım, çok daraldım, gelmeniz ne iyi oldu.
Ve sıkıntısını detaylıca anlattı. Yusuf Hemedânî (Kuddise Sırruhû) onun derdini dinleyip çözüme kavuşturduktan sonra dedi ki:
- Ey oğul! Her ne vakit bir müşkülün olursa şehre gel ve orada sor. Beni buraya kadar yorma! Bunun üzerine o genç şöyle dedi:
- Efendim! Benim bir müşkülüm olunca o zaman dağların ve kırların her taşı biiznillâh Yusuf Hemadânî (Kuddise Sırruhû) oluyor. Her baktığım şeyde âdetâ sizi görüyorum. Hâl böyle iken artık zâhiren size zahmet vermem. Muhiddin Arabî (Kuddise Sırruhû) bu hadiseyi anlattıktan sonra buyuruyor ki: “İşte ben bu hadiseden anladım ki, özünde ve sözünde doğru olan bir müridin bu sadakati, teslimiyeti ve ihlâsı ile, şeyhini kendi tarafına celbetmeye gücü yeter.”
Yusuf Hemedânî (Kuddise Sırruhû), sayısız kerâmet ve fazîletlerin kendisinde toplandığı kâmil bir veli idi. Selmân-ı Fârisî (Radıyallâhü Anh) ın âsâsı ile sarığı kendisinde idi. Ayda bir defa Semerkand alimlerini çağırır ve onlarla sohbet ederdi. Yanına gelen herkesle ilgilenir, onların maddî ve mânevî hastalıklarına deva bulmaya çalışırdı.
Bundan hiç bıkmaz usanmaz, bilakis zevk alırdı. İbn-i Hacer-i Mekkî hazretleri, “el-Fetâvâ-i Hadîsiyye” isimli kitabında şöyle bir olay anlatıyor:
Ebû Saîd, İbn-üs-Sakkâ ve Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri ilim tahsili için Bağdat’a gelmişlerdi. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri henüz çok gençti. O sıralarda Yûsuf Hemedânî hazretleri Nizâmiyye Medresesinde vaaz ediyordu. Sohbet meclisi hınca hınç dolan, herkesin övgüyle söz ettiği bu zâtı ziyaret etmeye karar verdiler. Tabi hepsinin niyeti farklıydı. İbn-üs-Sakkâ: “Ona öyle bir soru soracağım ki, asla cevabını veremeyecek” dedi. Ebu Said: “Ben de bir soru soracağım. Bakalım nasıl cevap verecek?” dedi. O sıralarda henüz yaşı küçük olan Abdülkâdir-i Geylâni hazretleri ise: “Onu denemek kastıyla soru sormaktan Allah (Celle Celâlühü) ya sığınırım. Benim niyetim, Onun meclisinde bulunup bereketinden istifade etmektir.” dedi.
Yûsuf Hemedânî hazretlerinin bulunduğu yere vardıklarında, Hazret o anda orada yoktu, beklediler. Bir saat kadar sonra geldi. Oraya girer girmez İbn-üs-Sakkâ’ya hiddetle baktı ve ona ismiyle hitap ederek: “Ey İbnü’s-Sakka! Yazıklar olsun sana! Demek bana bir soru soracaksın, bende cevap veremeyeceğim öyle mi? Senin soracağın soru şudur, cevabı da budur.” dedi ve: “Sende küfür ateşinin parladığını görüyorum” dedi.
Sonra Ebu Said’e dönerek: “Ey Abdullah! Sen de sual sorup, nasıl cevaplayacağıma bakacaksın öyle mi? Senin soracağın sual şudur ve cevabı da şöyledir. Fakat edebe riâyet etmediğin için, kulak memelerine kadar dünya malına boğulacaksın ve ömrün parayla pulla uğraşmakla geçecek.” buyurdu.
Sonra Abdülkâdir-i Geylânî (Kuddise Sirruhû) ya dönüp, ona ikramda bulundu ve: “Ey Abdülkâdir! Sen edebinin güzelliğiyle Allah (Celle Celâlühü) yu ve Resûlünü (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) hoşnut ettin. Ben şu anda, senin Bağdat’ta bir kürsü üzerinde büyük bir topluluğa hitap ettiğini ve: ‘Ayağım, bütün evliyânın boyunları üzerindedir.’ dediğini, bunun üzerine cümle evliyanın boyunlarını sana doğru saygıyla uzattığını, sanki görüyor gibiyim.” buyurdu. Sonra birden gözden kayboldu.
Aradan uzun yıllar geçmiş ve üçünün durumu da Yusuf Hemadânî hazretlerinin buyurduğu gibi olmuştu.
Abdülkâdir-i Geylânî’de, Allâh-u Teâlâ’ya yakınlık alâmetleri belirmeye başladı. Zamanındaki evliyânın pîri, âriflerin baş tâcı oldu. Meclis kurup vaaz etmeye başladı. Bir cuma günü büyük bir cemaate kürsüden vaaz ediyordu. Birden Fahri Kâinat Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem), Seyyid Abdülkâdir Geylânî (Kuddise Sirruhû)nun kalbine tecelli edip: “Ey Abdülkâdir! Benim ayağım bütün velilerin boynu üstündedir, diye söyle!” buyurdular. Hazreti Şeyh, bunu orada bulunanlara söyledi. Orada bulunan bütün cemaat: “Evet senin ayağın başımız ve boynumuz üzerinedir” dediler. Hatta Şeyh Ali b. Hinî yerinden fırladı ve Hazreti Pîr’in ayaklarını alıp boynuna koydu.
Hayat b. Kays hazretleri bu konuyla âlâkalı olarak derki: “Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretleri bu sözü söyledikten sonra bütün velilerin kalplerindeki nur artmış, ilimlerine bereket, hallerinde güzelleşmeler görülmüştü. Ve o esnada hepsi boyunlarını Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin ayağına doğru uzatmıştı.”
İbn-üs-Sakkâ ise, şer’î ilimlerle meşgul oldu. İlminde derinlik kazandı ve münazaralar yaparak çok kimseye de üstünlük kazandı ve bu haliyle meşhur oldu. Konuşma üslûbu ve hitâbeti çok güzeldi. Şöhreti zamanın Halifesine ulaşınca, Halife onu yanına aldı ve elçi olarak Bizans’a gönderdi.
Hıristiyanlar buna ilgi gösterdiler. Özellikle Bizans İmparatoru ona çok ikram ve lütufta bulundu. Kral onun değişik ilimlere sahip olduğunu ve üstün konuşma kabiliyetini görünce, tüm keşiş ve papazları toplayıp İbnü’s-Sakkâ ile münazara ettirdi. Tabi İbnü’s-Sakka onların hepsini susturdu. Böylece şöhreti de arttı, fitnesi de…
Kendisine gösterilen aşırı ilgi sebebiyle İbnü’s-Sakkâ da onlara karşı bir sevgi duymaya başladı. Onlarla oturup onlarla kalkar oldu. Bir gün İmparatorun kızını gördü ve âşık oldu. Onunla evlenmek istediğinde, İmparator: “Şâyet Hristiyanlığı kabul ederse kızını ona verebileceğini” söyledi. O da Hristiyan olup kızı aldı ve o din üzere can verdi. O hastalanıp ölüm döşeğine yattığında sordular: “Sen Kur’an’ın hepsini hıfzetmiştin, şu anda ezberinde olan her hangi bir âyet var mı?” Şöyle dedi: “İnkâr edenler zaman zaman keşke bizde Müslüman olsaydık diye arzu ederler” (Hicr: 2) âyetinden başka ezberimde âyet yok.
O, başına gelen bu durumun nerden geldiğini çok iyi bilir ve “Başıma gelenler O Gavsın yüzündendir” derdi.
Ona, bu soruyu soran tanıdığı diyor ki: “O can vermek üzereyken, ben onun yüzünü kıbleye doğru çevirdim, ama o başka cihete döndü. Ben tekrar kıbleye döndürdüm. O tekrar başka tarafa çevirdi ve böylece öldü.”
Ebû Saîd’e gelince, o da diyor ki: “Ben Şam’a geldim. O zamanın sultanı beni yanına alıp vakıf işlerini zorla bana verdi. Vakıf işleriyle, parayla, malla uğraşa uğraşa, hakikaten kulak memelerime kadar dünyalık beni sardı. Netice itibarıyla, Yûsuf-u Hemedânî hazretlerinin, seneler önce her üçümüz hakkında söyledikleri sözler, aynıyla vâki oldu.”
Bu olaydan ibret alınmalıdır. Allâh-ü Teâlâ’nın dostlarını inkâr etmeye, küçük düşürmeye cüret edenler, neûzü billâh İbn-üs-Sakkâ’nın durumuna düşmekten korkmalıdırlar. Zira ilminin ve amelinin çok olmasına, dini konularda karşısında münâzara edecek kimse bulunmamasına rağmen, İbn-üs-Sakkâ’nın ahir ömründe, küfür gibi büyük bir felâkete düşmesinin sebebi, Allah dostlarına karşı edebsizlik yapması ve onları küçük düşürmeye teşebbüs etmesidir.
Yusuf Hemedânî hazretleri zühd sâhibi idi. Dünyâya ehemmiyet ve kıymet vermezdi. Fakirlere, zenginlerden daha fazla îtibâr ederdi. Odasında hasır, keçe, ibrik, iki yastık ve bir tencereden başka bir şey bulunmazdı. Müridlerine dört büyük halîfenin menkıbe ve fazîletlerinden bahseder, onlar gibi ahlâklanmalarını tavsiye ederdi.
Ona sordular: İslâm âlimleri ve kıymetli mürşidler azalıp yok olmaya yüz tuttuğu vakit ne yapmak lâzım? Buyurdu ki: “O zaman, her gün o büyüklerin yazdığı kitaplardan bir miktar okuyunuz.”
Pek çok müridi ve halifesi vardı. Ama tarikatın pîr ve üstadı olmuş dört tanesi meşhurdur. Bunlar; Abdülhâlık Gucdüvânî, Ahmed Yesevî, Abdullah-i Berkî ve Hasan Endakî (Kaddesellâhü Sirrehüm) idi.
Yusuf Hemedânî hazretleri, Bağdat’ta bulunduğu sırada hacc farîzasını îfâ için Haremeyn’e gitti; Medine’de bir süre mücâvir olarak kaldı. Hac dönüşü Bağdat’a, oradan da Herat’a gidip uzun süre orada kaldı. Sonra Merv halkı, Onun Merv’e gelmesini istedi. Herat’tan Merv’e gitmek için yola çıktı, lâkin Herat ile Horasan arasında bulunan Bâmiyân mevkiîne gelince Hicri 535 (1140) senesinde vefat etti. Oraya defnettiler. Ancak daha sonra mübarek naâşı, Merv’e nakledilip adına bir türbe yaptırıldı.
* Mustafa Özşimşekler Hocaefendi’nin Altın Silsile isimli kitabından alınmıştır.
http://www.arifandergisi.com/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=497
 
Üst