Volkihar

Bu konuyu okuyanlar

22Therefore22

Asistan
Katılım
14 Ocak 2020
Mesajlar
337
Çözümler
1
Reaksiyon puanı
327
Puanları
63
Yaş
23
166509589-352-k384072.jpg



TANITIM

Hikaye Kadim Tomarlar'ın fantastik oyun evreninde geçmektedir.

Cyrodiil'in batı Leyawiin Şehri genç Marius'a şiddetli geçmişinden ve huzursuz ailesinden kaçıp kurtulmak için mükemmel bir yer gibi görünür. Ancak Marius'un bu süreçte hiç ummadığı şey, güzel Alessia Aurunceia'a aşık olup, vampirlerin yeri olan Volkihar Kalesi'nin içine düşüvermekti.

Alessia ile olan ilişkisine bir şans tanırken, aynı zamanda onu sürekli rahatsız eden vampir olduğunu öğrendiği eski kız arkadaşından kurtulmak için mücadele veren Marius, yalnızca kendi hayatını değil, çok sevdiği insan olmayan arkadaşlarının hayatlarını da tehdit edebilecek bazı kararlarla karşı karşıya gelir.

Vampirlerin özgürlük arayışları içinde kaybolup giden Marius, onların diyarına dalıp gider ve Volkihar'ın hükümdarının tüm vampirlerin babasının ve kendi içinde ki kötülüklerin tehditleriyle yüz yüze gelir. Şimdi Marius ya hayatını iyice yolundan çıkarıp, bu engebeli yolda karşısına çıkan yaratıklar için en ciddi fedakarlıkları yapacak, ya da her ikisi için de çok geç olmadan Alessia'la birlikte kaçıp gidecektir...


1. Bölüm- Issız Kent



Marius kalbini uzun süre önce çalan şehirde fevkalade karanlık ve kasvetli bir Morning Star sabahına uyanmanın nasıl bir his olduğuna dair yıllardır hayaller kuruyordu. İmparatorluğun Skyrim'de ki baş karargâhı başkent Solitude. Her zaman hayranlık duymuştu ancak şimdiye kadar hiç görememişti. Sonunda evdeki karmaşadan kendisini azat etmek üzere Skyrim'e yola koyuldu. Bu yolculuğu bir başarı olarak görebilmesi için Cyrodiil'e ruhen tanınmaz bir halde dönmesi gerekiyordu. Zira eğer aynı kişi olarak dönerse tepesine Oblivion kapıları açılırdı ve zaten yeteri kadar bedel ödemişti.

Üzerini giyindikten sonra, alıp alacağı en pahalı kıyafeti olan özel vahşi hayvan kürkünü giydi. Bu eşyasının ona hissettirdiği şeyler altınla satın alınamayacak kadar değerliydi. Ona kendini gerçek bir Kuzeyli gibi hissettiriyordu. Onu giyince gizemli, yakışıklı ve hatta egzotik bile olabiliyor, onu bir zamanlar içinde bulunduğu esir hayatından alıp götürüyordu. O ve kürkünün küçük sırrı. Aklına gelince kahkahalar attı. İnsanlar aceleyle girip çıkarken hanın kapısının arasından giren soğuk hava adeta Marius'un yanaklarını ısırıyordu.

Dışarı çıktı ve bugün için neler yapacağına göz gezdirmek için çantasından, içinde notlarının ve haritalarının bulunduğu kara kaplı defterini çıkardı. Yazdığı kitabın üstünde çalışmak ve hayalini süsleyen yerleri görmek listesinin birinci sırasındaydı, ancak bir yanı da ilk günden plan yapma taraftarı değildi. Yaprakların uçuşmasına aldırış etmeden defteri çantasına geri attı. At arabası beklediği sırada köpeğini gezdiren yirmili yaşlarının başında bir genç kadın onu yüzünde bir sırıtmayla baştan aşağı süzerek yanından geçti.

Marius yüzünü yana çevirdi. Skyrim Kuzeylilerinin soğuk, acımasız barbarlar olduğu söyleniyordu ama Marius bunun tam aksini düşünüyordu. Ancak yine de bu tarz bir ilgi hoşuna gitmedi. Marius biraz çekingen olduğundan olsa gerek, zaten özellikle tuhaf tipleri kendine çekme konusunda da ustaydı. Tıpkı geride bıraktığı eski sevgilisi gibi. Eski sevgilisi onu söylediği sözlerle öldüresiye dövmeye bayılırdı. Sonunda Marius öfkesine yenilerek hayatında ilk defa birine ona tokat atmıştı. İşte Marius o zaman Skyrim'e gelmenin zamanı olduğunu anladı.

Bir süre köpeğini gezdiren kızı izledi, ona doğru yanaşan at arabasını görünce sevindi. Blue Place'e sürmesini söyledi. Yolda bir şarap tezgâhı gördü ve burası gözüne, 2920: İlk Çağ'ın Son Yılı romanına gömülmek için mükemmel bir yer olarak gözüktü. "Bayım? Sanırım burada kalabiliriz." dedi Marius. Ardından at arabasının yavaşladığını hissettiğinde sürücünün yüzüne minnettarlığını belirten bir bakış attı ve ücreti olan 5 septimi uzattı. "Eğer isterseniz buradan Blue Place'e yürüyebilirsiniz, lordum. İyi bir gün geçirmeniz dileğiyle "diye karşılık verdi sürücü.

Tezgâha yaklaşmadan önce şöyle bir baktı ve o büyüleyici halini çok beğendi: oldukça eskimiş ve yıpranmış tahta tabela ve bomboş, duygusuzluk içinde ki tezgâhtar... Yazmak ve okumak için ideal bir şekilde gözlerden uzak sessiz bir yer. Dakikalar sonra bir bardak alto şarabı elindeydi, karşıdaki terk edilmiş masalara doğru yöneldi. Çantası birden omzundan kayıp pat diye yere düştü ve kara kaplı defterinin içindeki sayfalar da etrafa saçıldı. Bir yandan elindeki şarabı zorlukla dökmemek için çabalarken bir yandan da ortalığa saçılan eşyalarını toplamak için eğildi.

Hafifçe esen rüzgâr, kâğıtları karların eridiği çamurlu su birikintilerine doğru uçurdu ve yazıları cıvık bir karmaşa haline getirdi. Tüm bu olanlar, anlayamadığı bir şeyin ona çarpıp dengesini kaybetmesine neden olmasıyla sona erdi. Tuhaf bir sesle küt diye yere düştü ve betona yapıştığı anda bir an irkildi, gözlerini açtığında her yanının şarap olduğunu gördü. Şaşkın ve mahcup bir halde doğrulup zavallı büyülü kürküne baktı. Derken perişan bir ses yükseldi. "Ah beyefendi, çok üzgünüm! Kalkmanıza yardım edeyim. Gerçekten çok özür dilerim, ben sadece... Bağışladınız mı beni?"

Orta boylu, zayıf bir kadın eğilip Marius'un eşyalarını toplamaya başladı ve ayağa kalkması için ona elini uzattı. Yoğun koyu mavi gözler, dağınık kısa sarı saçlar, samimi bir yüz. Sebep olduğu kaza nedeniyle Marius öfkeli görünmediğini umarak gülümsedi ve başını salladı. "Önemli değil leydim," dedi Marius. "Hayatım büyük ölçüde böyle geçer zaten." diye devam etti. Marius yüzündeki darmadağın olmuş uzun kahverengi saçlarını arkaya doğru attı. "Bir dakika. Gerçekten beyefendi denecek kadar yaşlı mı gösteriyorum? Sekizler aşkına daha yirmi yedi yaşındayım."

Marius yabancının elini tutup ayağa kalktı ve gözlerine bakmadan önce ellerini üzerine sildi. Yüzünün kızardığını hissetti. "Ah, hayır, sanırım öyle göstermiyorsunuz. Sadece alışkanlık, çok üzgünüm. Dikkatsizce davrandım, bu yüzden... Tekrar, özür dilerim." gözleri kendini affettirme umuduyla parıldıyordu. "Endişelenmeyin. Kalkmama yardım ettiğiniz için teşekkür ederim." Marius yabancının sert bakışlarından korkup yere baktı, ancak bakışlarını ondan uzun süre ayıramadı.

Yabancının solgun teni ve elmacık kemikleri müthişti ve sol kaşının üstündeki yara her ne kadar bu mükemmel özelliklerine uymasa da yine de Marius'un gözünde garip bir şekilde onu daha da cazibeli kılıyordu. Marius söyleyecek bir şeyler düşünmeye çalıştı ancak ağzından tek kelime bile çıkmıyordu. "Pekâlâ, o zaman en azından size yenisini getireyim. Siz şöyle oturun." En yakın masayı göstererek cevabı Marius'un ağzına tıktı. "Hayır, gerçekten zahmet etmenize hiç gerek yok," diye atıldı Marius.

"Bunu yapmak istiyorum, gerçekten." Tezgâha doğru yürüdü. "Sadece bir dakika sürecek." Görünüşe göre gözleri şarap şişelerindeydi. "Hemen geliyorum," diyerek fırladı. Marius yenilmiş bir ifadeyle hemen yanındaki sandalyeye çöküverdi. Buraya değişmek için gelmişti ne de olsa. Tek ihtiyacı olan daha açık olmak ve biraz gevşemekti. Zaten kadın da oldukça normal birine benziyordu. Leyawiin'de bıraktığı sürtük karıyla alakası yoktu. Ancak yine de görünüş aldatıcı olabilirdi.

Marius bir yandan da nereli olabileceği konusuna kafa yordu ve dönmesini bekledi. Emin değildi ama aksanı Cyrodiil'li gibiydi. "Evet, işte hazır". Marius'un dökülen şarabının yenisini getirdi. İki bardakla geldiğini fark etti. "Yeri gelmişken, bazıları yılın bu zamanı dışarıda böyle oturmak için biraz soğuk olduğunu düşünür. Sakıncası yoksa size eşlik edebilir miyim? İsterseniz daha sıcak bir yere de geçebiliriz," dedi yabancı gülümseyerek. "Aslında ben soğuğu seviyorum. Kuzeyli kanımdan kaynaklansa gerek. Elbette eşlik edebilirsiniz, ancak lütfen, sizi tutmak istemem. Şarap için de teşekkür ederim," diyerek, Marius'da ona hafif bir tebessüm yolladı.

"Sizi öyle düşürdükten sonra en azından bu kadarını yapayım. Acele ediyordum ama aradığımı buldum." Kadın Marius'un bir süre yüzünü inceledi ve sonra oturdukları yerin tam çaprazındaki dükkânın üst katındaki pencereyi işaret etti. "Şu malikânenin üst katında bir akrabam oturuyor ancak bu onu yeni evinde ilk ziyaret edişim. Üstelik ona uzun zamandır da gitmemiştim. Buraya geldiğim için çok heyecanlandım. Daha şimdiden iki kere kaybolmayı başardım." Kadın güldü, sonra şarabından bir yudum aldı.

Bahsi geçen şık malikâneye Marius dikkatlice baktı. "Yaşamak için harika bir yer. Tahmin edecek olursam ailen burayı çok seviyordur." dedi Marius. "Evet, duyduğum kadarıyla öyleymiş, kulağa harika geliyor." Genç kadın Marius'u bardağından şarap içerken izledi. "Peki, siz sadece ziyaret amacıyla mı buraya geldiniz? Sizi Skyrim'e getiren şey nedir?" Kadın Marius'un karşısına oturup, kollarını göğsünde bağladı. "Evet, buraya ziyaret amacıyla geldim." Marius boğazını temizledi. "Aslında doğum günüm için buradayım, tek başıma geldim. Çocukluğumdan beri Skyrim'e ve buraya gelmek istemişimdir, kısmet bu yılaymış ve... İşte buradayım."

Marius'un teknik olarak zamanlaması mükemmeldi. Eğer fırsatı varken gelmeseydi doğum gününü üzgün bir halde evinde geçirebilirdi. "Doğum günün, demek? Hem de tek başına? Anlaşılan yalnızlığı seviyoruz biraz?" diye kadın şaka yaptı. "Demek istediğim, şimdiye kadar ziyaretlerim süresince iş gezisine gelenler hariç tek başına buraya gelen fazla kişiye rastlamadım. Bilhassa doğum günü için gelene hiç rastlamadım. " Genç kadın gülümsüyor ve konuşurken, kollarını göğsüne düğümleyerek ara sıra aşağı bakıyordu.

İçten görünüyordu. Mütevazıydı. Bu Marius için ferahlatıcı bir duyguydu. "Sadece içe kapanığım sanırım. Yalnız kalmayı pek umursamam." "Sessizlikle aran iyidir o zaman." Kadının gözleri Marius'un gözlerine kenetlendi, sanki aniden orada bir şeyler arar gibiydi. "Peki, sana günün geri kalanı için hangi planların olduğunu sorabilir miyim? Yani olur da yol arkadaşı istersen diye. Davetsiz misafir olmak istemem."

Marius bu kadar açılmayı istiyor muydu peki? Günlüğü öylece çantasında durmuş onu bekliyordu. Ama o etrafında olduğu takdirde yazamazdı.

"Sadece içine kapanık biriyim, asosyal değil," dedi Marius gülümseyerek, karşılık olarak kadın da güldü. Marius daha sonra kalemini çalıştıracaktı. "Blue Place'e gidiyorum, sonrası için de emin değilim," "Eğer istersen seninle beraber Blue Place'e kadar yürüyebilirim.". Kadın gözlerini Marius'un gözlerinden ayırdı, istekli ifadesini ses tonuna yansıttı. "Seni ailenden alıkoymadığım sürece, neden olmasın?" Marius üstündeki pencereyi işaret etti. "Hayır, alıkoymuyorsun." Kadın ayağa kalktı, yüzünde memnuniyet ifadesi vardı.

"Fazla sürmez. Sana oraya kadar eşlik eder, sonra geri dönerim." Marius ona yolu göstermesine izin verdi ve bu sefer çantasını omzuna daha yüksekten asarak, içi yarıya kadar şarap dolu bardağına iki elle sarıldı. "Peki." Kaldırımda yürürken Marius'a döndü ve sırıtarak, "Hazır buradayken ne aradığını da biliyor musun?" dedi. "Bir şey aradığımı da nereden çıkardın?" "Öyle görünüyorsun. Gözündeki o maceracı parıltı. Yürüyüşündeki kararlılık. Her şeye tek başına meydan okuman, şehri kasıp kavurman, hep bir şeyler araman. Bakışların her şeyi anlatıyor."

Marius saçlarını kulağının arkasına doğru sıkıştırırken, yapmacık bir gülümsemenin yüzüne yayılmasına izin verdi. "Ne yani, bana psikolojik analiz mi uyguluyorsun?" "Sanırım yakalandım." "Cyrodiil'de yaşıyorum ve kafamı boşaltmak için uzaklaşmaya ihtiyacım vardı. Arkamda bir yığın dram bıraktım, hepsi bu." "Nasıl olduğunu bilirim. Buraya taşınmayı düşündün mü hiç?" "Ne, Skyrim'e mi? Peki sen düşündün mü? Sahi, sen nerelisin?" "Cyrodiil'liyim ama şu an High Rock'ta yaşıyorum. Skyrim'i de seviyorum gerçi. Belki bir gün cesaretimi toplayıp buraya yerleşebilirim."

"High Rock'tan buraya taşınmak, Cyrodiil'den buraya taşınmaktan çok daha farklı. O kadar cesur değilim." "Bence bunu düşünmelisin. Özellikle de evde işler yolunda gitmiyorsa." Marius ellerini eldivenlerinin içine iyice soktu ve ürpererek düşündü. Kadın konuştukça ağzından tatlı sırlar dökülüyordu ancak Marius onun dünyasına giremiyor ve şifrelerini çözemiyordu. Kelimelerini seçerken dikkatliydi ancak dürüsttü. Marius kendini sersem bir çocuk gibi hissetti, verdiği tepki neredeyse naifti ki, Marius kesinlikle naif değildi. "Böyle bir şeyi asla yapamam," dedi Marius.

"Neden olmasın ki? Çocukluğundan beri buraya gelmek istediğini söylemedin mi? Görünüşe göre sen de isteklisin." "Evet, ama bu hiçbir şeyi düzeltmez. Sadece sorunlarımdan kaçmış olurum." "Peki... Şu an tam da bahsettiğin şeyi yapmıyor musun?" "Sen bana psikolojik analiz yapıyorsun, biliyordum!" Marius onu omzundan iterek şakalaştı. "Aynı şey değil, çok sağ ol. Dediğim gibi, kafamı boşaltmak için buradayım. Yani eve gittiğimde işleri yoluna koyma adına bir şeyler yapabilirim." Marius ona baktı, halinden memnundu.

"Demek istediğim, görünüşe göre buraya taşınmak için söylediklerinden daha çok gerekçen var. Sadece sorumluluklarından kaçıyor olamazsın. Eşyalarını toplayıp kilometrelerce uzağa taşınmanın daha güçlü sebepleri vardır. Seni değiştirir. Bu konu da bana güven." Genç kadın göz kırptı ve elindeki boş bardağı yere attıktan sonra Marius'la kalabalık sokakta birlikte yürümeye devam etti. "Hem eve dönmekte bu kadar kötü olan ne var? Sadece doğum günün için burada olmadığın belli."

Marius karşısındaki kadından hoşlanmış olsa da bunu tamamen yabancı birine anlatması mümkün değildi. "Sadece kendimi kötü bir duruma soktum ve içinden çıkmam bana bağlı değil." Genç kadın bir an duraksadı. "Onu henüz terk edebilir miyim pek emin değilim." Kadın kafasını salladı. "Hislerini anlıyorum. Yabancı birinin fikirlerine ihtiyacın olduğundan değil ama insanları okumak konusunda iyi olduğumu söylemeliyim." Kadın gözlerini aşağı indirdi ve sanki nerede olduklarını bildiğinden emin olmak istiyormuşçasına, yürürken birkaç dakikada bir başını kaldırıp etrafa kısa bakışlar attı. "Ben sana ondan uzak dur derim. O kişi her kimse. Üzerinde bu kadar güce sahip biri tehlikelidir."

Marius kadının bu doğal anlayışlı hali nedeniyle ona kulak verdi ve acaba daha fazla şey anlatsa mı diye düşündü. "Sağ ol... Güvenoyu için. Sanırım bu durumu eve gidince çözeceğim." "Senin gibi sessizlikle barışık olmak güzel olmalı." Buz gibi soğuk bankta pinekleyen kat kat giyinmiş yaşlı adamın yanından geçerken, kadın başını kaldırıp ona baktı. "Kalabalığa ihtiyacım var. Yalnız olmak kulaklarımı acıtıyor." Bu sözlerin ardından sessizce içini çekti. "Hiçbir zaman kalabalık içinde bulunmadım. Böyle bir şeye ihtiyaç duyduğumu hiç sanmıyorum. Ben sadece" "Kendine güven." Kadının gözleri yine Marius'un gözlerini aradı ve Marius küçük bir çocuk gibi utandı, hemen yüzünü ellerinde odunlarla yanlarından geçen yaşlı kadına çevirdi. Kadın kendisini izlediğini anlayınca tekrar yüzünü ona döndü.

"Peki ya sen?" dedi Marius. "Hiç de kalabalıklara ihtiyaç duyacak biri gibi durmuyorsun. Sessiz bir tipe benziyorsun." Bir o kadar da büyüleyici ve aşırı derecede güzel. Marius bunları da söylemek istedi ama düşüncelerinin içinde kayboldu ve havalı bir yüz ifadesi takınmaya çalıştı. Sanki nasıl olduğunu biliyormuş gibi. "Evet, ben de biraz insanlardan uzak yaşayan biriyim," dedi kadın. "Sadece insanları gözlemek için kalabalıkların içinde olmayı tercih ediyorum. Olaylarla başa çıkmamada yardımcı oluyor. Aşırı yalnızlık kafamı bulandırıyor."

"Yalnızlığı seven iki insanız değil mi? Birbirimizi böyle bulmamız tuhaf." Marius alt dudağını ısırdı, kadının derin bakışlarından kaçmak için arkasındaki sokağa baktı. Blue Place gözünün önünde belirdi ve içinde bir parça hayal kırıklığı hissetti. Marius onunla konuştukça git gide daha çok çekimine kapılıyordu. Kadın da Ulu Kral'ın malikânesini gördü. Konuşmasını hızlandırarak, Marius'un hakkında ezbere sorular sordu; en sevdiği kahraman Ejderdoğan, en sevdiği yazar Güneşhisarlı Lathenil, en sevdiği müzik aletini sorunca Marius durdu ve "Bütün bunları bana neden soruyorsun?" dedi.

"Bir sebebi olması gerekir mi? Sadece konuşmak için soruyor olamaz mıyım?" Marius'a meydan okuyarak sırıttı. Marius pes ederek gözlerini devirdi. "Ut ve flüt." "Yılın en sevdiğin dönemi? "diye sordu kadın. "Sonbahar." diye cevapladı Marius."Evet." dedi kadın sonra Dikkatini Ulu Kral'ın evinin girişine yöneltti. "Net bir şekilde görebiliyorum." O eve hayran bir şekilde bakarken, Marius'ta onu inceledi. Onda onu rahatlatan, neredeyse ona tanıdık gelen bir şeyler vardı. "Blue Place'e hoş geldiniz." Kadın önlerindeki harika tarihi eseri jestleriyle göstererek Marius'u daldığı düşüncelerden uyandırdı.

"Bunun için uzun süre bekledim." Marius manzaraya öylece bakakaldı. "Eşlik ettiğin için teşekkürler." "İstediğin zaman." "Burada olmamın bir sebebi daha var bu arada." Marius döndü, ona veda etmek için hazırdı. "Nedir o?" "Böyle bir deneyim yaşamak." "Öyleyse, iyi ki sana rastlamışım." Birbirlerine baktılar ve sonunda gözlerini ilk kırpan kadın oldu, yüzünde nefes kesici ve tamamen yasaklanması gereken bir gülümseme belirdi. "Bak, birkaç haftalığına şehirde olacağım. Olur, da istersen, beni daha önceden bahsettiğim akrabamın evinde bulabilirsin, sana başka yerleri de gösteririm belki."

"Kesinlikle." "Büyük hamle için düşün. Bırak onu." Marius parmaklarını saçlarına götürdü ve başını sokağa çevirdi. "Karar verirsen bana da haber ver." "İnan bana, ilk senin haberin olacak." "Adını hala bilmiyorum." "Marius. Marius Mothril." "Bende Alessia. Alessia Aurunceia. Seni düşürmek güzeldi." "Evet, çok sağ ol." Marius gülerek başını salladı. Alessia geriye yürüyerek yavaşça gözden kaybolurken, "Sadece seni tanımak istemiştim!" diye bağırdı.

Marius, Alessia'nın arkasından el sallarken, gönlünü fetheden bu şehirdeki en gizemli anını yaşadığı şarap tezgâhına dönüşünü izledi. Alessia daha evvel yanından geçtikleri yaşlı adam için cebinden altın çıkarıp verdiğini ve onunla tokalaştığını gördü. Marius onlara bakakalmıştı, kendi kendine gülümsedi ve görevine koyuldu. Kıymetli kürkünü boynuna daha sıkı sardı ve eldivenlerini düzeltti. Belki de Alessia haklıydı. Tam o an, Marius farklı bir benliğinin Alessia'nın bahsettiği yeni hayatı yaşadığını görür gibi oldu ve bu ona kendini çok iyi hissettirdi. Alessia'nın bedeni Solitude deryasında kaybolup gitti, Marius'ta belirsiz ancak cazip bir gelecekle öylece kalakaldı. Anlaşılan o ki Skyrim karşı konulamaz bir güç ve aynı zamanda yetenekli ve kusursuz bir hırsızdı. Çünkü Marius'un ruhu artık onundu...


2. Bölüm - Eski Vampir Sevgili

Marius işe gitmek için kömür siyahı atına binmek üzere dışarı attığı adımda o sıcacık esinti onu baştan aşağı arındırdı. Sıcak havayı derin derin içine çekerek karşıladı. Kavurucu bir ateş gibi geldi önce ve sonrasında da vücuduna tıkılıp kalmış, onca zamandır öylece hareketsiz duran hayatını canlandırdı. Marius mevsimin Mid Year olmasıyla hissettiği heyecan bambaşkaydı, onun o boğucu sıcağını ve rutubetli ihtişamını özlemişti. Kolsuz giysisi çoktan terden sırılsıklam olmuş, o da deri eyere adeta yapışmıştı, ıslak saçları rüzgârda dans ediyordu. Açık, saçık, gerçek ve canlı.

Marius Kuzey Leyawiin'e gitmek için hızla yola çıktı, sekiz buçuk yıldır her gün gidip gelmekten bıkmış olmasına karşın güneşin altında at sürmekten büyük haz duyuyordu. Batı Leyawiin'de yaşıyordu ancak Kuzey Leyawiin'de yer alan küçük bir kitapçıda çalışıyordu. Marius'un evinin etrafında geniş ve bomboş arazilerden, tek tük bir iki komşudan ve ailelerin işlettiği dükkân ve tavernalardan başka pek bir şey yoktu. Marius'un mahremiyete ve zengin imparatorluk kültür ve tarihine ihtiyacı vardı. Şehir içinde kısa bir seyahat yeni hayatı için adil bir alış veriş olacaktı. Kaldı ki bu yaz yapacak başka ilgi çekici bir şey de yoktu.

Kütüphanenin ağırına vardığında atını bağladı, bir yandan da acaba eski kız arkadaşının atı da burada mı diye ortalığa bir göz attı. Marius onu bir haftadan fazladır görmemişti ve artık bu sefer onu ciddiye almasını umuyordu. Beyaz atı ortalıkta yoktu. Kötülüklerin üzerini örttüğü için daima minnettar olduğu büyük beden iş kıyafetini omzuna attı ve içeri girmeden önce etrafa son bir defa göz attı. Marius işe giriş saatini deftere yazdığı sırada arkasından sinir bozucu derecede şirin bir sesin, "Yeni çıkanlar köşesi pek boş görünüyor Marius, şekerim," dediğini duydu. Ses, en gereksiz işler dalında uzman olan Khajiit Rohava'ya aitti.

Marius işe başladığından beri istisnasız bir şekilde her gün kapıdan içeri girmesini ve söylediği işleri yapmasını izliyordu. Rohava, Marius'un güvenilir olduğunu ve işini çok sevdiğini bilirdi ancak yine de bir gün olsun ona güzel bir söz söylememişti. Marius bir yığın kitabı kucaklayıp yeni çıkanlar bölümüne giderken aynı şirinlikte, "Hemen ilgileniyorum," diye cevap verdi. "Fazla oyalanma. Bu sabah için sana başka işler de vereceğim," dedi Rohava ve sonra şatafatlı üniformasını düzeltip, gözü sürekli civcivlerinin üzerinde olan tavuk bakışını attı. Marius başını yana çevirir çevirmez gözlerini devirdi ve Rohava'nın tatmin olması için işinin başına döndü.

Rohava gözden kaybolur kaybolmaz Marius haftalık ayininin en önemli kısmı için ortalıktan sıvıştı. Uzaklaştırma büyülerinin olduğu kitaplara hızlıca göz gezdirip koruma büyüsü aradı, sonra da kopyalarını çıkarmak için sessizce arka odaya gitti. Henüz hiçbiri Marius'un işine yaramamıştı ancak tüm bu büyücülük olaylarında daha yeni olduğu için iyimserdi. Yeni büyülerini yazdığı parşömenleri cebine tıkıştırıp sihir marketine gitmek için en uygun anın ne zaman olduğunu düşünerek, yeni çıkanlar köşesine gitti. "Pekâlâ, bu hafta sonu için planımız nedir?" Bu soru Marius'un hemen arkasından geldi. Vücudu irkildi ve omuzları birden gerildi.

Çenesini kenetleyip aniden geriye döndü, karşısında tipik kibirli, kendini beğenmiş, öz güveni çok yüksek uzun boylu ve altın tenli tanıdık Kıdemli bir Elf kadını vardı. Zehirli ve katlanılamaz olmasına rağmen inkâr edilemeyecek kadar masum görünümlü bir yüz ifadesi takınıyordu. "Bunu yapmandan nefret ettiğimi biliyorsun," dedi Marius. " Ve burası da hiç yeri değil." diye ekledi. Marius böyle zamanlarda oldukça ciddi göründüğü için memnundu. Sinirli görünmesi gerektiği zamanlarda çok yardımı dokunmuştu. Gelgelelim Marius bakışlarını daha fazla sürdüremedi. Yutkundu ve aşağı baktı, sonra tekrar başını kaldırıp yukarı baktı.

"Eğer bunca zaman benden saklanmasaydın, iş yerine kadar gelmeme gerek kalmayacaktı," dedi. Her zaman ki gibi kendinden emin bir şekilde sırıtarak Marius'un üzerine bir adım daha yaklaştı. "Neden savaşıyorsun bilmiyorum aşkım, sadece laftan ibaret olduğunu biliyorsun." Kötücül gülümsemesi daha da büyürken, "İkimiz de asla yeterince güçlü olamayacağını biliyoruz," diye fısıldadı. Elleriyle yüzünü okşadığında Marius'un tüyleri ürperdi, midesini bulandırıyordu. Tüm vücudu tiksinti duygusuyla titredi. Marius onun esiri gibiydi, üstünde inen felç duygusuyla savaştı ve gözlerini kırptı, parmaklarını dışa doğru esneterek, onlara işlevlerini hatırlattı. Her yerde bunu görebilecek insanlar vardı. Sakin olmalıydı. O kadar aptal değildi. En azından burada değil.

Marius'un vücudunda büyük bir endişe yumağı oluştu. Dişlerini sıkarak, "Bu hafta hiçbir şey olmayacak, Elsynia. Ve ikimiz de iyi biliyoruz ki biz diye bir şey yok! Artık benden uzak duracaksın." Marius dişlerini sıktı ve bir olay çıkmadığından emin olmak için sağa sola bakındı. "Ben yeterince güçlüyüm. Artık değiştim ve buna inanıp inanmaman umurumda bile değil!" Elsynia, Marius'un kolunu birden sıkıca kavradı, bir kadına göre fazla sertti. Eğilerek doğrudan kulağına fısıldadı. Puslu koyu yeşil gözlerini Marius'un gözlerine dikti, ona değer veriyormuş gibi bir sesle konuştu. "Ah, tabii ki değiştiğine inanıyorum sevgilim. Her zamankinden daha çok korkmuş olmalısın ve bu korku seni güçlü olmaktan alıkoyuyor tatlım. Buna ister inan ister inanma."

Elsynia, Marius'un kolunu bıraktı ve dönüp gitmeden önce onu dudağından öptü. Dudakları dudaklarına değdiği an irkildi. "Sundas günü saat altı da evine geleceğim." Hiç dönüp bakma zahmetinde bile bulanmadı. "Ah! Bu hafta olmaz doğru ya. Önümüzdeki hafta. Bu hafta bazı işlerim nedeniyle şehir dışında olacağım." Sadece başını çevirip göz kırptı. "Yokluğumda kendine iyi bak yakışıklım." Elsynia ön kapıdan dışarı çıkarken Marius'u adeta yaralanmış bir av gibi aç ve saldırıya hazır avcıların arasına bırakıp gitti. İş arkadaşlarının görmemiş olmasını umut ederek, titrer halde hızla içeri girdi. Dışarı çıkıp nefes almak zorundaydı.

Zihnindeki davetsiz, zorba avcılarla savaşa tutuşmadan, kendini daha da kaybetmeden önce biraz yalnız kalmalıydı. Envanter odasındaki arka kapıdan çıktı ve güneşin ısıttığı beton duvara sırtını dayayıp gözlerini kapattı, yavaşça kayarak dizlerinin üstüne çöktü. Marius kendi için hazırladığı bu şahsi Oblivion düzlüğünden kaçmasına asla izin vermeyecekti. Marius onu hayatına soktuğu için duyduğu ve onu günden güne tüketen utanç ve suçluluk duygusundan kurtulmasına asla izin vermeyecekti. Leyawiin'e taşındığında onunla arkadaşlık eden ilk kişi Elsynia idi, yanında kendini çok rahat hissettiği biriydi. Beyni anlamsız ve tutarsız düşüncelerle çalkalanırken, derin bir nefes aldı. Nasıl bu kadar kötü bir karar alabilmişti? Paramparça olmuş duygularına cevap açıktı.

Bu soruyu kendine her gün sordu ve yaptığı garip hareketten sonra da, artık kendine karşı dürüst olmalıydı. Daha önce bir boşluğu doldurmasına yardımcı olmuştu ama artık bu zayıflığı onu her yerde, hatta kendine yeni bir başlangıç hazırlamak için geldiği yerde bile bir şekilde bulup ele geçiriyordu. Marius betona oturmuş kafasında giderek hiddetlenen savaşla mücadele ederken, her an Rohava'nın gelip onu işten kovabileceğinin bilincindeydi ancak ne onu ne de işini düşünecek durumda değildi. Aklında sadece Skyrim gezisi vardı, orada nasıl kendini bulduğu, nasıl özgür hissettiği. Tamriel'in uzak bir köşesindeki farklı bir ülkede, farklı bir kültürde onu, ardında bıraktığı evdeki geçmişe bağlayan her şeyden nasıl uzaklaştığı.

Hiç kimse tanımıyordu onu ve geçmişi hatırlatacak tanıdık hiç bir şey de yoktu. Yeniden doğmanın yaşatacağı hissi hayal etmeyi, karşılaştığı yerlere ve kişilere yeni anılar yükleyebilmeyi anımsadı. Marius Leyawiin'e güzel bir gelecek kurmak için gelmişti. Onunla tanıştı. Hata yapmış olsa bile ondan kurtulmaya çalışmalıydı. Eğer böyle giderse... Onu kendinden uzak tutup yardım alması gerektiğini biliyordu. Cebinden büyülerin yazılı olduğu kâğıtları çıkarıp baktı. Bir an önce Büyücüler Loncasına gidip gerekli malzemeleri Harkalt gelmeden almalıydı. Harkalt. Tüm bu olup biteni Marius ondan nasıl gizleyecekti? Bunu bir şekilde yapacaktı. Birden ayağa fırladı, kalbi yerinden çıkacak gibiydi, yüzüne düşen saçlarını topladı ve hışımla üstünü düzeltti.

Bir kez, ardından bir kez daha derin bir nefes aldı, çıldırmış gibi göründüğünden emindi. Umursamadı. Bu görünüşten kurtulmalıydı. Leyawiin Marius'un Solitude idi. Bu yüzden buraya taşınmıştı. Bir an boş bulunarak bir canavarın hayatına girip cesaretini ve itibarını son damlasına kadar kurutmasına izin verdi diye neden yeni bir hayata başlama şansını çöpe atsın ki? Nasıl ki bir önceki tacizciyi geride bırakabilecek kadar güçlü olup kendini bulunduğu yerden söküp başka bir şehre taşınmışsa, Elsynia denen bu iğrenç hastalıktan da kurtulabilecek kadar güçlü olabilirdi.

Sert bir rüzgâr esti ve Marius kara bulutlara doğru baktı. Çakan şimşekle sersemlediği anda arka kapı kendiliğinden açılıp beton duvara güm diye çarptı. Rohava kafasını çıkarıp Marius'a baktı. "Sen ne halt ettiğini sanıyorsun? İş saatlerinde buralarda dolanıp dükkânı böyle bırakamazsın! Kusura bakma ama bu on beş dakikalık oturma molaların biraz fazla oluyor." Marius ona baktığı an laf kalabalığı kesildi. Yüzündeki alt üst olmuş ifadeyi fark etmiş olmalıydı. Duyduğu utanç, yüzündeki sert ifadeyi sildi ve gözleri birden ayaklarına çevrildi. "Oturmuyordum, Rohava. Buna inanırsan tabii."

"Bak Marius," dedi tereddüt ederek. "Yine şu kız değil mi? Biliyorum, beni alakadar etmez ama ikinizi az önce gördüm. Ve" gergin bir şekilde parmaklarını o sarı, bandana bağlı saçlarına götürdü, "Hiç tekin gelmedi bana. Hem de hiç. Tüylerimi diken etti. Yani sana olan bakışları ve senin vücut dilin falan..." Rohava söylediklerinin Marius tarafından dikkate alındığını görünce dudaklarını birbirine kenetledi ve sonra, "Bence o hiç de iyi biri değil. Hem seni de böyle çileden çıkarması..." Çileden çıkmak. Çokbilmiş Rohava. Bu işgüzar çıkarımlarıyla hedefi tam da on ikiden vuruyordu.

"Şey... Sağ ol Rohava. Gösterdiğin ilgi için minnettarım ama sorun yok. Sadece yeni ayrıldık ve biraz zor zamanlar geçiyoruz. " Marius'un en iyi yapabildiği şey gerçeğin yarısını ifade etmekti. "Anladım. Bu konuyu burada kapatıyorum. Ama olur da konuşacak biri ararsan her zaman yanındayım." "Teşekkürler." Rohava başıyla onaylayarak hemen kapıya doğru yöneldi. "İçeri dönsem iyi olur. Birkaç dakika mola verip toparlan, sonra içeri gel. Bu sabah yapacak çok işimiz var." Marius kapıyı kapatışını izledi ve derin bir nefes alıp bir kez daha gökyüzüne baktı. İş başında sorunlarını bölümlere ayırırken aklı, Rohava'nın aslında bugüne kadar tanıdığından çok daha anlayışlı biri olduğunu tescil etti.

Artık daha dikkatli olması gerekecekti. Bunları aklından çıkardı ve onun yerine nihayet Elsynia'dan kurtulmak ve rahimde bekleyen yeni hayatını doğurtmak için aldığı kararları düşündü. Gökyüzü siyahtı artık ve şimşekler daha da belirginleşiyordu. Yoğun, soğuk yağmur damlaları vücuduna çarptıkça irkiliyordu. Saçları yağmurdan dolayı sırılsıklam olmuştu. Yağmur alnını arındırırken onu bozguna uğratmaya gelen düşmanların mağlubiyet içinde kaçtıklarını hissedebiliyordu. İçinde nedensiz bir azim yükselmeye başladı ve yüzünde umut dolu bir tebessüm oluşturdu. Kapıya ulaştı, ikinci kere esen rüzgâra tutunup hızla içeri girdi...


3. Bölüm - Kardeşlerin Buluşması
Marius gece nasıl uyuyabildiğini bilmiyordu ama yine de yataktan çok dinç kalktı. Belki de kardeşi Harkalt'ı göreceği içindi. Marius Skingrad'dan taşındığından beri Harkalt'ın onu ilk kez ziyarete gelişiydi. Yazın işi olmadığı için tatil iznindeydi, bir süre Marius'u görmeye gelebilecekti ve onun da fena halde ağabeyinin manevi desteğine ihtiyacı vardı. Marius deniz limanına Harkalt'ı karşılamak için giderken Büyücüler Loncasına da uğradı çünkü bir an önce yeni uzaklaştırma büyülerini denemek istiyordu. Eski demircinin arkasında, kitap satıcısının sağ köşesinde kalan mavi pencereli malikâne. Marius içeriye adım atar atmaz tezgâhın arkasında, kitaplarla uğraşan tanıdık elemanı fark etti.

"Yine yardımına ihtiyacım var, Mahei. Şunları denemek istiyorum." Marius Argonyalıya elindeki listeyi uzattı. Mahei, Marius'a dikkatle baktı ve başını onaylamayan bir tavırla salladı. "Bak, sana bunu nasıl izah edeyim bilmiyorum ama... Yok, bu işler böyle yürümez." Marius sesini alçalttı ve etrafa baktı. "Kardeşimle güvende olacağımızdan emin olmalıyım. Hala bazı sorularım var." Mahei etraflarında sert boynuzların demetlendiği anlayışlı gözlerini Marius'a dikti. "Yok, anladım ama çok farklı sonuçlar elde edebilirsin. Bu büyülere karşılık gelmeyen şeyler gibi, anladın mı? Böyle şeylere bulaşmayı pek sevmiyorum."

"Lütfen, Mahei. Her türlü yardıma ihtiyacım var." Mahei kâğıtlara bakmadan önce koca bir dakika geçti, sonrasında dudaklarını birbirine kenetleyerek başıyla onayladı ve Marius'u raflara doğru götürdü. "Unutma sakın, bu ekstra bir koruma. Öyle eski moda hapishane hücrelerine benzemez bu, anladın mı?" Yabani otları ve kökleri Marius'un eline tutuşturdu. Marius başıyla teşekkür ederek cebindeki son septimi Mahei'ye verdi. "Yolunda gitmeyen bazı şeyler var," diye mırıldandı Mahei ama Marius hızla kapıya yönelmişti bile.

Marius deniz limanına vardığında ilk olarak Harkalt'ı fark ettiği için, onca insan içinde onu fark ettiğinde nasıl bir tepki vereceğini de görebilecekti. Yüzü, tıpkı çocukluk günlerinde saklambaç oynayacaklarını duyduğu zamanlardaki gibi uçarı bir ifadeyle parıldıyordu. Marius o etrafındayken olayları bir çocuğun bakış açısından görebilmenin, nefes almak kadar kolay olacağını biliyordu. Marius sarılmak için aceleyle ona doğru ilerledi, neredeyse çarpıp yere düşürecekti. Harkalt güldü ve kendini Marius'un kollarından çekerek ona baktı. "Daha şimdi geldim ve neredeyse beni öldürüyordun be adam!"

"Ben mi suçlu oldum şimdi?" diye karşılık verdi Marius, Harkalt'a." Asıl sen beni öldürecektin, sekiz buçuk yıldır seni görmeyi bekliyorum! Panik ataklar geçiriyordum burada, haberin var mı?" Harkalt'ın, o saf masumiyetinin ardında, Marius ile aralarındaki bağı daha da güçlendiren takdire şayan bir alaycılığı vardı. "Pekâlâ, sen de Skingrad'a beni görmeye gelebilirdin," dedi Harkalt. "Skingrad'ı hemen silmişsin hayatından!" Harkalt, Marius'un yüz ifadesini görünce bir an durdu. "Mar, canını sıktığımın farkındayım. Skingrad'ın gelmek istediğin son yer olduğunu biliyorum. Seni anlıyorum kardeşim."

Marius'un koluna girip çantasını bıraktığı yerden aldı. "Artık buradan gidebilir miyiz? Burası midemi tutuyor!" "Kesinlikle," dedi Marius. "Güzel. Açlıktan ölüyorum, sana anlatacak çok şeyim var! Ama önce bir şeyler yemeliyim hemen. Biraz acele edebilir miyiz, Lütfen?" Bunun üzerine Marius gülmeden edemedi. "Tabii. Yol üstünde bir yerde duracağız. Yani eğer iştahını yirmi dakika tutabilirsen." Kocaman, ela gözlerini bıkkınlıkla devirdi. "Sakın bana bulaşma. Bütün sabah gemide olan aç ve huysuz bir adamla uğraşmak hiç akıllıca bir fikir değil. Tavır yapmaya başlamadan önce bir şeyler yememe izin ver ki en azından savaşmak için enerjim olsun!" Yola çıkmaya hazırlanırken Harkalt, Marius'u dirseğiyle dürttü.

Marius'ta onu dürttü. "Seni gördüğüme ben de çok sevindim ağabey." Farkına bile varmadan, hava kararmaya başladı. Kahvaltıdan sonra alışveriş yaptılar ve akşam evde takılmaya karar verdiler. Akşam yemeğini bitirir bitirmez, tıpkı eskiden Skingrad'da yaptıkları gibi mahallede dolanıp eski günlerden bahsederek lafladılar. Marius'un dünyada ondan başka güvendiği kimse olmamasına rağmen yine de ona gerçeği anlatmak istemedi. "Biliyorsun, bunu sormak zorundayım," dedi Harkalt, bakımsız yoldan aşağı yürüyüp tarlayı geçerken. "Gerçi sen de bir an önce anlatıp beni bu merak nöbetinden kurtarabilirsin."

Marius denedi. "Anlatacak bir şey yok Harkalt." Daha sonra, Marius çoktan yenilmiş olduğunu fark ederek iç geçirdi. "Biraz da senden bahsetsek olmaz mı? Bana Hlidara'la neler yaptığını ya da işlerin nasıl gittiğini hiç anlatmadın." Koyu kahverengi saçlarını elleriyle toplayıp atkuyruğu yaptı. Bir yanda da, "Hlidara'dan sonunda kurtuldum. İşler de iyi. Hep aynı şeyler işte. Şimdi. Kimmiş bu kadın bakalım? Ve neden onun hakkında konuşmuyorsun? Bunca zaman mektuplaştık şimdiyse sürekli konuyu değiştirip duruyorsun," dedi Harkalt.

Harkalt, Marius'un cevabını bekleyerek kaşlarını kaldırdı. Marius'ta paytak adımlarla dolaşan bir ördek ailesini izledi, önlerindeki sokakta karşıdan karşıya geçiyorlardı. "Biliyor musun, gerçekten yaşadıkları hayata çok imreniyorum," dedi Marius. "Ye, uyu, tekrar et." diye ekledi. Marius başını kaldırıp gökyüzündeki yumuşacık renklerden oluşan palete baktı. "Evet, ördekler. Basit. Anladık. Dökül bakalım şimdi." Marius iç çekti. "Sana onun hakkında pek bir şey anlatmadım çünkü anlatacak bir şey yok. Ayrıca mektuptan nasıl yazdığımı hemen hemen biliyorsun. Kişisel bir şey yok. Uzun uzadıya anlatmak istemedim," diyerek omuz silkti.

"Peki, artık buradayım. Mektup yok. Hadi anlat bakalım." Elbette. Sadede gel, Marius. Öyle sabırsız, öyle açık sözlü ve öyle... Harkalt'tı ki. Marius aceleyle konuyu, hem onu telaşlandırmadan hem de doğru şekilde nasıl anlatır diye düşündü. Marius, Harkalt'ın koşup Elsynia'nın karşısına çıkmasına izin veremezdi, önce koruma büyüsünü denemeliydi. Öğrendikten sonra Harkalt'ın ne kadar öfkeli olacağını bildiği için, hikâyenin devamını dinleyeceğinden kuşkuluydu. "Önemli bir mesele değil. Hoş birine benziyordu. İyi geçinebileceğim biriydi. Son sekiz yıl boyunca çıktık ve... Sonunda sürtüğün biri çıktı. Şimdi de ayrıldık ve bu gerçekten zor."

Harkalt kafasını salladı. "Bir şeyler olduğunu biliyordum. 8 yıl boyunca çıktın ve bana hiçbir şey anlatmadın öyle mi?" Harkalt'ın kızgınlığı sesine yansımıştı. "Neyse. Peki, onu hala seviyor musun?" Marius ilk önce hangisine cevap vermeliydi? Hangisi daha güvenliydi? "Hareketleri, sözleri... Rahatsız etmeye başladı. Ona gerçek anlamda âşık değildim. Bizimkisi daha ziyade zararlı bir birliktelikti. Sadece bir bağımlılık gibiydi diyebilirim." Gerçek buydu, ancak Marius daha sonra ne yapacaktı? Harkalt en son Skingrad'da ki kızla Marius'un yaşadıklarını biliyordu, fakat bu sefer tam sekiz yıl sürmesine izin vermişti.

"Seni anlayabiliyorum, Mar. Demek istediğim, çok şey yaşadın. Anne ve babanla ve onunla yaşadığın onca şeyden sonra tek başına buraya taşınman... Bir arkadaşa ihtiyacın vardı, beraber takılabileceğin birine. Bir boşluğu doldurmaya çalışıyordun." "Evet, ama her şeyi berbat ettim. Kendimi yeterli hissedebilmek için kimseye ihtiyaç duymamalıydım. Bu şekilde değil. Onunla tanışana kadar değil. Sanırım düzgün bir şekilde düşünemiyordum. O yüzden karşıma çıktığında eğer onunla olmasaydım büyük bir boşluk hissedecektim. Ama büyük bir hata yaptım. Bu sefer kendimi affetmem biraz zaman alacak."

Harkalt, Marius'un yanına yaklaştı ve omuzlarını sıktı. "Bazen bir ilişkiye başlarsın ve karşındaki insanın iyi biri olmadığını fark edersin. Böyle şeyler olur. Sanki bir suç işlemişsin gibi bahsediyorsun. Skingrad'da bıraktığından daha kötü bir şey hayal edemem." Marius'un tüm zihnini bir yılgınlık duygusu sardı. "Senin danışman olman lazım, aşçı değil." dedi. Marius'un bu alaycı tavırları işe yaramıyordu. "Sadece kendime kızgınım. En iyi böyle açıklayabilirim. Buraya taşındığımda gerçekten işlerin yoluna gireceğine inandım. Burada yeni bir hayat kurabileceğime..."

Harkalt usulca, "Marius," diye başladı söze. "Biriyle çıktın. Onun iyi biri olduğunu düşündün ama sonradan rengini belli etti. Sadece bu sefer öğrenmen biraz vakit aldı. Bu her zaman olur. Hala yeni baştan başlayabilirsin. " Harkalt sessizleşti, gözleri uzaktaki bir şeye bakıyordu. Birkaç saniyeliğine hayranlıkla güneşin batışını seyrediyor gibiydi. Sonra gözündeki kuşku ifadesini Marius yakaladı. "Artık geri dönmeliyiz," dedi Marius. "Neredeyse hava karardı. Ayrıca, seni bilmem ama ben yorgunum. Yarın sabah çalışacağım." Durup geriye dönerek Marius eve doğru yürümeye başladı.

Bu gece yıldızlar, kesinlikle Marius'un kalbinin şükran duygusuyla ışık saçtığını hissedebiliyorlardı. Ancak şunu da biliyordu ki, içindeki bu inanç tek başına onları korumak için yeterli olmayabilirdi. Evin kapısından içeri girdiklerinde Marius, Harkalt'tan iznini isteyip odasına girdi, zira vampir uzaklaştıran büyü malzemeleri zulalarında onu bekliyordu...
 

Son mesajlar

Üst