Skyrim Günlükleri

Bu konuyu okuyanlar

22Therefore22

Asistan
Katılım
14 Ocak 2020
Mesajlar
316
Çözümler
1
Reaksiyon puanı
311
Puanları
63
Yaş
23
gjhgfj.jpg




gfhfj.jpg


Benim adım Toral, 4 Nisan 4. Çağ 180 yılında (21 Yaşında) Cyrodiil'in Bruma şehrinde Kuzeyli bir ailenin tek çocuğu olarak dünyaya geldim. Kendimi bildim bileli etrafımdaki dünyayı değiştirmeye çalıştım. İkna edici, benmerkezci, dışadönük, bağımsız, karizmatik ve hırslı bir kişiliğe sahibimdir. Ayrıca inatçı, dominant, alıngan, biraz asabi ve yerine göre de acımasızımdır.

Bir çoğunuza antipatik gelmiş olabilirim ama altını çizmek isterim, pek çok ırkdaşımın aksine vicdansız, vahşi biri değilimdir. Hayatımda ki zorluklar karşısında her zaman sağlamlık, hedeflerim karşısında da süreklilik sergilemişimdir. Dayanıklıyımdır ve cesurumdur. Ancak sonuçları ne olursa olsun seçim yaparken ahlaki değerlere bağlı kalmaya çalışmışımdır.

Annem ev hanımı, Babam ise bir zanaatkardı, toplum tarafından değer gören, güzel görünen, faydalı aletler yapardı. Jerall dağlarındaki ormanlarda ağaçlar o kadar boldur ki şehirdeki her şey neredeyse ahşaptan yapılmıştır. Bu yüzden zenginler bile yeni mobilyalar yaptırtmak ve evlerini güzelleştirmek için babama gelirlerdi.

Rahat ve lükse alışkın biri olarak büyüdüm. Bir çekic ile balyoz arasındaki farkı anlarım. Çocukluğumu şehrin en varlıklı soylu Kontlarından birinin köşkünde uşak olarak geçirdim. Kötü tarafı hizmet ederken ilk görevim, her zaman ağır başlı ve alçak gönüllü olmaktı, İyi tarafı her türlü eğlencenin olması: ziyafetler, yarışmalar, turnuvalar, dedikodular, büyük aşk ve hikayelerin şiirlerini okuyan ozanlar, soylu tabakadan insanların ziyaretleri. Anlayacağınız bir dünya kargaşa ve yorucu olay.

Hiç unutmam, soylu ailelerin çocuklarıyla, genelde beni görmezden gelirlerdi ama hepsi kendini beğenmiş değildi. Aralarından iyi arkadaşlık kurduklarımda oldu. Ağaç dallarını kılıç gibi kullanarak kaba oyunlar oynardık. Oynadığımız bu oyunlar gündelik yaşantımda bana paha biçilemez dersler verdi.

Şimdilerde yolların çağrısına cevap veren bir köyden yada şehirden diğerine, bulabildiğim ne varsa ticaretini yaparak dolaşan bir gezginim. Çocukluğum aksine yetişkinliğe yeni adım attığım bu zamanlardaki hayatım zengin bir varoluşa sahip değildi, ama böbürlenmek gibi olmasın, konu pazarlığa gelince en cimri ihtiyarlardan bile iyi fiyat koparacak kadar ustaydım.

Annem ve babam vefat ettiğinden beri aklımda tek bir şey var, o da ailemin kaybının acısı bu kadar yakınken artık Cyrodiil'de kalamayacağımdı. Evim gitgide adeta bir hapishaneye dönmüştü. Çocukluğumdan beri dünyayı gezip görme hayallerim vardı. Ama özellikle bir yer vardı. Skyrim'i görmek istiyordum, tüm Kuzeylilerin babası olan Tiber Septim'in, Yüce Talos'un doğduğu yeri görmek istiyordum.

Belki de yeni bir hayat bana, ailemi onurlandırmamı ya da onları unutmamı sağlayabilirdi. Ayrılma fikri kafama yatmıştı, ayrıca Bruma Nibenlilerin şehri olarak bilinir ancak Skyrim sınırına yakınlığından dolayı daha çok kuzeyli bir şehri andırır. Bruma her zaman soğuk ve karla kaplıdır. Böyle bir iklimde doğup büyümek Skyrim'de bana avantaj sağlayacaktı, kendi memleketimde gibi hissedecektim ve alışmakta zorluk çekmeyecektim.

Skyrim hakkında hikayeler anlatıp dururlar. İmparatorluk ile Fırtınapelerin arasındaki savaşlar yüzünden paramparça bölünmüş topraklar, fırsatçılar, maceracılar, haydutlar, ve son olarak ejderhaların dönüşü. Tehlikelere göğüs gerecek nitelikte olanlara büyük fırsatlar sunan bu ülkede geçmişimi ardımda bırakıp yepyeni bir hayata başlayabilirim. Özgür olacağım ve seçtiğim yol her ne olursa olsun büyük maceraların beni beklediğini hissediyorum.

Ve ardından hızlı bir kararla sadece gittim ve asla arkama bakmadım...





hjk.jpg



BÖLÜM I SONUN BAŞLANGICI




Sevgili Günlük,

14 Ağustos, 4. Çağ 201 Cumartesi, Saat 10:30

Cyrodiil'den yelken açtığımızdan bu yana, birkaç hafta geçti. Yorucu ve sıkıcıydı ama sonunda Skyrim'e varmıştım ve şuan önemli olan tek şey buydu. Dawnstar limanına demir attığımızda fark ettiğim ilk şey korkunç soğuydu. Ama bizim Bruma'da Dawnstar aratmayacak kadar soğuk bir iklime sahip olduğundan bu havalara alışkındım.

Bulunduğum bölgenin adı Akdiyar: kar ve buzla kaplı geniş arazilerden oluşan çorak bir bölgedir. Sınırları Skyrim'in orta kısmından başlayarak kuzeyde ki kıyılara kadar uzanır. Başkenti Dawnstar'dır ve ülkenin en işlek limanlarından birine sahiptir. Kıyı kesimdeki su yollarına yakın olması sebebiyle olası bir savaş halinde hayati önem taşıdığını düşünüyorum.

Şayet Fırtınapelerinler ulu kralın konağına, aynı zamanda İmparatorluğun baş kararğahı Solitude şehrine nehirden saldırmaya çalışırsa buradaki liman onlara çok yakın olduğundan kolaylıkla açık bir hedef haline gelecektir.

Etrafımdaki güzelliklerin keyfini çıkarmak için fazla bitkindim. Yaptığım ilk şey çevrede çalışan gemicilerden birine kalacak bir yer sormak oldu. Windpeak adında bir handan bahsetti. Sıcak birşeyler içip, biraz dinleneceğim ertesi gün Dawnstar'ı detaylıca gezip ardından ne yapacağıma karar veririm. Dayım Klimmek'in yanına gideceğim. Skyrim'deki tek akrabamız, hayal meyal hatırlıyorum annem söylemişti sanırım Ivar köyünde ikamet ediyordu.

Bana kalacak bir yer çalışacak bir iş verebilirdi, kendi düzenimi kuracak kadar para kazandıktan sonra da yanından ayrılırıp küçük bir ev alıp kim bilir belki ilerde kafa dengi bir kadın ile tanışıp evlenip çoluk çocuğa karışabilirdim. Bunları düşünmek için fazlasıyla erken galiba, öncelikle sağlam bir yemeğe ve temiz bir uykuya ihtiyacım var.

Sevgili Günlük,

17 Ağustos, 4. Çağ 201 Salı, Saat 07:11

İki gündür yürüyorum Ivar köyüne olan yolculuğum beni Helgen dedikleri küçük bir köyün yakınlarına getirdi. Çevredeki avcılarla konuştum, söylediklerine göre bu uzun hattı izlersem Ivar köyüne ulaşabilirmişim. Tam o anlarda yakınlardan gelen bağrışmalar duymaya başladım. Ardından etrafımda koşuşturan İmparatorluk askerleri belirdi. Neler olduğunu anlamak için onları takip ettim.

Etrafları İmparatorluk askerleri tarafından çevrelenmiş ve elleri, ağızları bağlanmış bir grup Fırtınapelerin askerinin yakınlarında durdular. Çalıların arkasından olan biteni izlediğim sırada askerler tarafından fark edildim. Kılıçlarını kınlarından çektiler üzerime doğru geldiler. Aralarında Fırtınapelerinin casusu olduğumu söylüyorlardı. Bir yanlış anlaşılma olduğunu ve sadece çevreden geçen meraklı bir yolcu olduğumu söylemeye çalışsamda dinlemediler. Fırtınapelerinler ile birlikte benide esir aldılar.

İmparatorluk askerlerinden oluşan bir konvoya getirdiler ve bizi at arabalarına bindirdiler. En azından sonunda ağzımızı çözdüler nereye götürüldüğümüzü sorduğumda Helgen olduğunu söylediler. Arabadaki esirler arasında Ralof adında bir Fırtınapelerin askeri, Lokir adında bir at hırsızı ve en önemliside Fırtınapelerin isyanının lideri, Windhelm'in Mevkibeyi Ulfric Stormcloak vardı. Ralof ve Lokir ile biraz lafladık ancak Ulfric'in ağzı hala bağlı olduğu için onunla konuşma fırsatı yakalayamadım.

Ralof'un söylediğine göre Helgen'e idam edilmek için götürülüyorduk, ilk başta inanmak istemedim ancak at arabasını kullanan askerin cellatla ilgili birşeylerden bahsetmesiyle Ralof'un iddiası doğrulanmış oldu. Skyrim'deki ilk maceram son mu olacaktı ? Şuanki durumumda oturup sonun gelmesini beklemekten başka elimden birşey gelmiyordu.

Çevremizde İmparatorluk Askeri Valisi General Tullius ile birlikte Thalmor Elçiliğinden Elenwen dedikleri bir high elf kadını vardı ve birşeyler konuşuyorlardı ama bizden uzakta oldukları için duyamadık. İçimdeki az umutta Cellat ile Arkay rahibesini görmemle yok oldu. Listedeki isimler söyleniyor, herkes tek tek sıraya geçiyordu. Sıra Lokir'e geldiğinde kaçmaya çalıştı, tabi ki firarını planlarken İmparatorluk okçuları gibi küçük bir detayı hesaba katmayarak en büyük ve son hatasını yaptı, gözlerimizin önünde öldürüldü.

Aptal herif. Yerimi aldım ve idamım için beklemeye başladım. Göklerden belli belirsiz sesler geliyordu, Fırtınapelerin askerleri bir bir idam ediliyordu, esirlerin kanıyla ıslanmış kütük benide çağırıyordu ve nihayetinde sıra banada geldi Cellata doğru askerler tarafından sürüklendim.

Beni ancak bir mucize kurtarabilirdi ve işte o mucize o an gerçekleşti. Kellem tam gidiyorken o anda dağların arkasından kanatlı büyük siyah birşey belirdi, öylesine büyüktüki devasaydı. Üç at arabası büyüklüğündeki bu uçan şey bir ejderhaydı. Gelen o şey tüm öfkesini üzerimize doğru kusuyordu, ironiye bakın şayet o olmasa şuanda bu günlüğü tutuyor olmazdım.

Yaratığın köye saldırmasıyla elime bir fırsat geçti ancak acele etmezsem o fırsatı bana veren ejderha cellatın yarım bıraktığı işi tamamlamaya istekliydi. Ralof ile birlikte kendimizi yakınlardaki bir kuleye güç bela attık. Ulfric Stormcloak'ta kurtulmuş kalede saklanıyordu. Kulenin üst katlarına doğru kaçtığımız sırada ejderha orayada saldırdı duvarda açtığı bir gedikten üzerimize ateş püskürdü. Ralof erkenden fark edip uyarmasaydı ölmüş olacaktım.

Ralof Ulfric'i güvenceye almadan gelemeyeceğini söyledi. Duvardaki gedikten aşağıdaki hana doğru tek başıma atladım ve birkaç çizikle kurtuldum. Tesadüfe bakın idam listesini okuyan İmparatorluk askeriyle karşılaştım Hadvar. Bu duruma o da en az benim kadar şaşırdı. Onu takip etmekten başka çarem yoktu.

Savaş büyücüleri ve okçular ejderhayı durduramasalarda General Tullius ile kasaba sakinlerinin kaçması için onlara zaman kazandırmaya çalışıyordu. İşte tam bu anda bir yol ayrımına düştüm. Ralof'la karşılaştık. Ya Hadvar'la gidecektim ya da Ralof'la, her zaman ki gibi hızlı bir karar alarak Ralof'un peşinden gittim.

Ralof ile birlikte Helgen kalesinin içine girdik. Bağlarımı çözdü yerde ölü bir Fırtınapelerin askeri vardı adı Gunjar. Onun zırhıyla baltasını almak zorunda kaldım. Etrafı araştırdık ancak tüm çıkış yolları kilitliydi. Tam bu anlarda bize doğru gelen bir kaç tane İmparatorluk askerinin seslerini duyduk ve saklandık. Niyetlerinin ne olduğunu öğrenmek istiyorduk. Aradığımız fırsatı yakalamıştık.

Kilitli olan kapıyı açacak anahtar askerlerden birinde olabilirdi, ancak şimdi de onlarla savaşmamız gerekiyordu. Giydiğim zırhtan dolayı benide Fırtınapelerin askeri sandılar. Askerleri öldürdükten sonra cesetlerden birinde tam düşündüğümüz gibi bir anahtar çıktı. Kapı kilitine cuk oturdu.

Kalenin alt katına indik ancak yolumuza ejderha tekrar taş koymuştu. Geçiş yolumuz yıkılan bir duvarın en kaz parçalarıyla kapandı. Hemen solumuzda bir kapı vardı ama içeriden sesler geliyordu. Tekrar bir grup İmparatorluk askeriyle karşılaştık ancak bu sefer zorlanmadan onları indirdik. Ralof'la iyi ekip olmuştuk.

Çevreden bulabildiğim iksir, yiyecek içecek artık ne varsa topladık ve yola devam ettik. Daha aşağılara indiğimizde işkence odası dedikleri bir yere geldik bir grup Fırtınapelerin askeri ile İmparatorluk askeri birbirleriyle çarpışıyorlardı. Ralof'la birlikte onlara katıldık ve bütün İmparatorluk askerlerini öldürdük. Ralof bana bir kaç tane maymuncuk verdi. Çevredeki kafeslerin kapılarını açıp arta kalan ne varsa toplayıp oradan ayrıldık.

Masada Ejderdoğan adında bir kitap gördüm. Çocukken bu kitabı okumuştum. Söylenenlere göre Ejderhdoğan olmak Akatosh tarafından kutsanmak anlamına gelirmiş. İmparatorluğu kuran Tiber Septim ve ondan sonraki tüm meşru Septim İmparatorlarının soyu bütünüyle Ejder kanı taşıyordu. Ancak ilk Ejderdoğan Aziz Alessia idi bizzat Akatosh'un onu kendi kanıyla kutsadığı söylenir.

Böyle bir armağana sahip olsaydım ne yapardım bilmiyorum. Daha derinlere indik yerin dibine ve karşımıza tekrar bir grup İmparatorluk askeri çıkageldi. Önceki çarpışmalara göre bu zorlu olmuştu. Ancak üstesinden gelemeyeceğimiz birşey değildi. İmparatorluk askerleri öldükten sonra yolumuza devam ettik.

Grubun geri kalanı Ulfric'i bekleyeceğini söylediler. Bir köprüye geldik Ralof kolu çekip köprüyü karşı tarafa açtı. Ardından her zaman ki o lanet olası ejderha tekrar yapacağını yaptı. Eğer hızlı olmasaydık ölmüş olacaktık. Köprüden geçtiğimiz sırada tepeden bir kaya parçası düştü ve köprüyü yıktı.

Köprünün diğer tarafında kalanlar başka bir çıkış yolu bulması gerekiyordu ve bizimde devam etmemiz gerekiyordu. Bu ilahların belası yerin sonu yok muydu ? Tekrar bir mağara benzeri yere indik. Ardından bir grup dev örümcek ile karşılaştık. Üzerimize zehir püskürtüp devasa dişlerini etimize geçirmeye çalışıyorlardı.

Hayatımın en zor savaşıydı. Zehirlendim çok acı vericiydi. Tam bitti diyordum birde ne olsun karşımıza bir mağara ayısı çıktı. Ralof yanından gizlice geçebileceğimizi düşündü ama sinsilik bana göre değildi. Onuda halledip zafer hatırası olarak kürkünü yanıma aldıktan sonra yola devam ettik. Sonunda çıkışa ulaştık ve kendimizi dışarıya attık.

Ancak tekrar o ejderhayı gördük ama bu sefer bizimle ilgilendiğini söyleyemezdim. Bir yere doğru uçarak gitti. Ralof bana ona eşlik ettiğim için teşekkür etti ve Riverwood denilen bir köyden bahsetti. Kız kardeşi orada yaşıyormuş bize kalacak bir yer verebileceğini söyledi. Ardından Windhelm'e gitmemi ve Skyrim'in özgürleştirmek için savaşa katılmamı söyledi.

İmparatorluğun gerçek yüzünü gördüğümden bahsediyordu. Haksızda sayılmazdı bu gün sorgusuz sualsiz bana kendimi savunma fırsatı bile verilmeden neredeyse İmparatorluk tarafından idam ediliyordum. Ama bunların sırası değildi çok yorgun düşmüştüm ve bir an önce kendimi sıcak bir yatağa atmak istiyordum.

Sonunda Riverwood'a vardık. Ralof beni kız kardeşi Gerdur ile tanıştırmak için götürdü. Ralof ailesine İmparatorluk pususunu ve Ejderha saldırısıyla ilgili herşeyi anlattı. Gerdur bana evlerinin anahtarını verdi ve istediğim kadar kalabileceğimi söyledi ardından bana biraz erzakta vermeyi unutmadı.

Fakat karşılık olarak benden bir konuda yardımımı istiyordu. Benden Helgen'deki ejderha saldırısı haberini Whiterun Mevkibeyi'ne Balgruuf''a iletmemi istedi. Riverwood savunması için asker yollamasını talep ediyordu. Bende kabul ettim, ancak öncelikle yemek yiyip uyumam gerekiyordu.

Sevgili Günlük,

18 Ağustos, 4. Çağ 201 Çarşamba, Saat 09:40

Tıkabasa dolu bir yemekten ve deliksiz bir uykudan sonra kendime zar zor gelebilmiştim. Başıma tüm bunların geleceğini bilseydim Cyrodiil'i terk eder miydim bilmiyorum, ama pişmanlığın faydası yok. Aklımda Gerdur'a verdiğim söz vardı bu işi bu gün halledip yoluma devam etmem gerekiyordu.

Şu anda bulunduğum bölgenin adı Whiterun Skyrim'in merkezinde bulunur, bölge içerisinde sayısız çiftlik barındıran geniş, otlak arazileriyle bilinir. Diğer bölgeleri birbirine bağlayan yolların birçoğu buradan geçer. Bölgenin başkenti'nin adı da Whiterun'dur çalılık bir tepenin zirvesinde yükselir.

Balgruuf: kendisi Whiterun bölgesi'ni yıllardır iyi yöneten bir mevkibeyidir. İç savaşın dışında kalmaya çalıştığı söyleniyor ama bence fazla sürmeyecektir ve bir taraf seçmek zorunda kalacağı gün geldiğinde seçimini muhtemelen imparatorluktan yana yapacak gibi görünüyor. Söylenenlere göre Ulfric ile arası yıllardır açıkmış.

Birşeyler yapmaya başlamadan önce yeni mallara ihtiyacımın olduğunu fark ettim köyün demircisi Alvor'un bana yardım edebileceğini söylediler. Üstüme çeki düzen verdikten sonra köyden ayrılmadan önce Sleeping Giant dedikleri hana gidip haberlere bakmak istedim. Hancı'dan öğrendiklerime göre Riverwood'da Lucan adındaki bir tüccarın dükkanına geçen gece hırsız girmiş.

Bir de Faendal ile Sven adındaki iki adamın Camilla adındaki bir kadını etkilemeye çalıştıklarından bahsetti. Öncelikle şu hırsızlık konusunun ne olduğunu araştırmaya karar verdim. Lucan Valerius Altın bir Pençeden bahsetti onu çalan haydutların Yelkıran Höyüğü dedikleri yere götürdüklerini ve geri getirebilirsem bana ödül vereceğini söyledi.

Kabul ettim ancak öncelikle yapmam gereken daha acil işler var. Tesadüfe bakın Faendal ile Sven denen adamların paylaşamadıkları kadın Camilla Lucan'nın kız kardeşi çıktı.

Sven ile konuştum bana bir not karaladı ve bunu Camilla'ya götürüp Faendal'ın yazdığını söylememi istedi. Faendal'a bu durumu anlattığımda ise oda bir not verdi ve bunu Camilla'ya götürüp Sven'in yazdığını söylememi istedi. Bende düşündüm taşındım ve Camilla'yı ikisininde haketmediğine karar verip bütün olan biteni anlattım.

Camilla Valerius ikisiylede bir daha görüşmeyeceğini söyledi bana gerçekleri anlattığım için minnettar oldu ve 50 septim verdi. Olanlar Sven ile Faendal'ın kulağına gidince sinirlendiler, ama doğruyu söylemek gerekirse ne düşündükleri umrumda değildi. Bu iki hergeleye kaptırır mıydım hiç bu hatunu kim bilir yakında belki birşeyler yaparız.

Riverwood ile işim bittikten sonra Whiterun'un yolunu tuttum. Whiterun yakınlarına geldiğimde bir grup insanın bir devle savaştığını gördüm. Hemen yanlarına gittim ve onlara katıldım. Devi öldürdükten sonra aralarından biri yanıma geldi iyi dövüştüğümü ve iyi bir kalkan-kardeşi olabileceğimi söyledi. Kısa bir sohbetten sonra bana yoldaşlardan bahsetti bende katılıp katılamayacağımı düşüneceğimi söyledim.

Şehrin kapısındaki muhafızlardan biri beni içeri almak istemedi, ancak Helgen'deki ejderha saldırısıyla ilgili haberlerim olduğunu söylediğimde içeri girmeme izin verdi. Whiterun Skyrim'in merkezi, kayalık bir tepenin üzerinde bulunan şehir, etrafını çevreleyen çimenli ovaların hakimidir. Yüksek duvarları şehir vatandaşlarını kurtlardan, devlerden, haydutlardan ve dışarıda izlenmiş diğer tehlikelerden korur. Muhteşem bir yer, buradan ev almalıyım.

Mevkibeyi'nin sarayı Bulutlu Tepe dedikleri yerdedir. Adına Ejderkonak demişler. Sebebi İlk çağda Numinex adında bir ejdera varmış. Bütün Skyrim'i yakıp yıkmış. Bu korkunç yaratık sayısız Kuzeyliyi öldürmüş. Bu karanlık zamanlarda bir gün Olaf adında yetenekli savaşçı çıkmış.

Canavarı mağlup edeceğine söz vermiş ve güvendiği savaşçılardan oluşan bir grupla işe koyulmuş. Canavarı aramaya başlamış ve sonunda Numinex'i Antor Dağı'nın tepesindeki yuvasında bulmuş. Destansı bir çarpışma sonrası Olaf Numinex'i devirmiş ve bedenini Whiterun'a taşımış.

Sarayın arkasına "Ejderkonak" adını verdikleri kocaman, taştan bir hücre inşa etmişler ve Numinex ölene kadar bu hücrede kalmış. İnsanlar çok etkilenmiş ve elde ettiği bu büyük başarı Olaf'ı Ulu Kral seçilmesini sağlamış. Şehre ulaştığımda hava kararmış, şiddetli sağnak bir yağmur başlamıştı. Muhtemelen mevkibeyi de yatmıştır.

Zaten bende çok yorulmuştum bu sebeple şehir hanında dinlenmeye ve sırılsıklam olmamak için girmeye karar verdim. Midemi bal likörüyle doldurduktan ve uyuduktan sonra ertesi gün görevime kaldığım yerden devam edeceğim.


ghjklll.jpg


Sevgili Günlük,

19 Ağustos, 4. Çağ 201 Perşembe, Saat 12:09

Sancaklı Kısrak hanına kendimi zor atmıştım. Şiddetli yağmur yüzünden sırılsıklam olmuştum. Öncelikle ateşin karşısına geçip kurulanıp bir güzel yiyip içtim. Isındıktan ve karnımı doyurduktan sonra uyku bastırmıştı. Hancının yanına gidip bir oda kiralamaya karar verdim. Hancı Hulda adında kuvvetli sert bir Kuzeyli kadınıydı.

Oda kiralamadan önce onunla biraz sohbet edip bulunduğum bölge hakkındaki söylentileri öğrenmeye karar verdim. Söylediğine göre şehirdeki Rüzgar Mahallesi'nin ortasındaki Yaldızağaç yakın zamanda tamamen yanmış.

Ağacın Kynareth Tapınağı'nın bir parçası olduğunu ve Danica adında bir rahibenin bu durum için bir çare bulmaya çalıştığını söyledi. Ayrıca Ayrıkvadi denilen yerde insanların yüzünü değiştiren biri varmış. Görünüşü tamamen değiştirebiliyormuş. İnanılması güç gerçekten. Yoldaşlar'danda bahsetti.

Karargah'larında yeni adamlar alıyorlarmış. Sanırım önceden devi kesmelerine yardım ettiğim insanlarda bu gruptandılar. Eğer büyü öğrenmek istiyorsam Kışhisar'daki koleji bulmam gerektiğini söyledi. Tabi istersem Mevkibeyinin büyücüsü Farengar'da bu konuda bana yardımcı olabilirmiş.

Son olarak çevrede parası iyi bir iş olup olmadığını sorduğumda ise bana Mevkibeyinin Yüksekburç Kalesi'inde kalan bir haydut çetesine liderlik eden adamın kellesi üzerine koyduğu ödülle ilgili bir ilanı gösterdi. Bu meselelere şu anda el atamazdım.

Yapacak daha önemli işlerim vardı. 10 Septim karşılığında bir günlük oda kiraladım. Hulda kalacağım yere kadar bana eşlik ettikten sonra odadan çıktı. Artık derin bir uyku çekip dinlenebilirdim... Sabah olmuş, güneşin hüzmeleri hanın tavanındaki tahtaların arasından yüzüme süzülüyordu.

Gördüğüm rüyalar aksine etraf sessiz ve sakindi. Bir süreliğine tavana bakarak bunları düşündüm. Daha sonra yataktan kalkıp aşağıya indim. Tuvaletimi yapıp elimi yüzümü yıkadıktan sonra sabah kahvaltımı yaptım. Daha sonra handan ayrılmak için masamdan kalkıp kapıya doğru yürüdüm ve Mevkibeyinin ikamet ettiği yere Ejderkonak'a doğru yola koyuldum.

Akşam çok dikkat etmemiştim ancak gündüz gözüyle şehrin içini gezmenin iyi bir zaman olduğunu düşünüyorum. Hanın dış tarafı mütevazı bir pazar yerine ev sahipliği yapmaktadır. Düzlük Mahallesi'nden geçtiğim sırada pek çok başka hizmet veren yerlede karşılaştım.

Belethor'un Temel Eşyaları Mağazası benim gibi maceracı gezginler için çeşit çeşit mallar satmaktaydı. Ayrıca Arcadia'nın Kazanı dedikleri yer ise bir eczanede bulunabilecek tüm iksirleri ve bitkileri satışa sunmaktadır. Kılıç bilemek ve zırh dövdürmek için şehrin ana kapısının hemen yanında Savaşnedimesi dükkanı demircilik hizmeti veriyordu.

Demircinin yakınlarında Sarhoş Avcı dedikleri bir taverna yer almaktadır. Anladığım kadarıyla burası seçkin sınıftaki beyefendilerin sohbet etmek ve kaliteli şaraplarını yudumlamak için toplandıkları bir yerdi. Zenginler burada kendilerini evlerinde gibi hissetmekteydi.

Rüzgar Mahallesi şehrin ikinci katmanında yer alır. Binaların çoğu genelde hanelerden oluşur ama aynı zamanda Kynareth Tapınağı ve Yoldaşların bal şarabı salonu olan Jorrvaskr Karargahı bulunur. Şehrin göze batmayan yerinde bir katakompda bulunmaktadır. Ölülerle Andurs adında yaşlı bir Arkay Rahibi ilgilenmektedir. Ve nihayet Mevkibeyi Balgruuf'un kalesinin bulunduğu özel bölge olan Bulutlu Tepe'ye geldim. Ejderkonak'ın taştan duvarlarının alt katlarında bir cezaevi bulunur. Saray halkı iyi giyimli kuzeylilerden oluşan varlıklı bir topluluktur.

Şehirle ilgili gözlemlerimi bitirdikten sonra Balgruuf'un huzuruna çıktım. Helgen'deki ejderha saldırısı hakkında bildiğim herşeyi Mevkibeyine anlattım. Ardından Ralof'un kız kardeşi Gerdur'un talebinide iletmeyi unutmadım. Haberleri duyan Mevkibeyi Riverwood savunması için asker yollamayı kabul etti.

Yardımlarımdan dolayı beni takdir etti ve ödüllendirdi. Ancak Mevkibeyi Yüce Balgruuf benden yapmamı istediği bir iş olduğunu söyledi. Ejderhaların ortaya çıkışı hakkında bir araştırma yürüten saray büyücüsü Farengar Saklıateş ile bu meseleyi görüşmeye gittik. Aslında yoluma gidecektim ama mevkibeyinin ricasını reddedemezdim.

Farengar ile konuştum, Yelkıran Höyüğü'nden bir Ejdertaşı getirmemi istedi. Bu tabletin ejderhaların gömüldüğü yerlerin haritasını içerdiğini düşünüyordu ve bunun ejderhaların Tamriel'e neden ve nasıl döndüklerini anlamamıza yardımcı olacağını umuyordu. Farengar'ın yürüttüğü proje ilgimi çekmeyi başarmıştı ve parasıda iyiydi.

Mistik zamanlarda Ysgramor Tamriel'e ilk ayak bastığında halkı beraberlerinde hayvan tanrılara tapan bir inancı da getirdi. Bu ilkel insanlar aslında bilinen Sekiz İlahın hayvan totemlerine tapıyordu. Şahin, kurt, yılan, güve,baykuş, balina, ayı, ve ejderha. Skyrim'in pek çok uzak köşesinde her zaman kırık taştan hayvan totemleriyle karşılaşılabilir.

Tüm bu hayvanlar arasında en önde gelen ejderhaydı. O zamanlarda Skyrim'de ejderhalara insanlar tanrı-kral olarak tapardı. Elflerin çağında, şu anda Skyrim'de yer alan harabelerin çoğu, aslında, ejderhalar için tapınak olarak inşa edilmişti. Kesin itaatleri karşılığında ejderhalar güçlerinin bir kısmını rahiplerine bağışladılar.

Ejder rahipleri de insanları krallar gibi eşit bir şekilde yönettiler. Tabii bunu ejderhalar adına yapıyorlardı ve onlar hükümdarlık işleriyle rahatsız edilemezdi. Atmora'da, yani Ysgramor ve halkının geldiği yerde Ejder Rahipleri haraç talep edip ejderhalar ve insanlar arasında barışı sağlayan yasaları belirlediler.

Tamriel'dekiler ise o kadar barışçıl değillerdi. Zamanla katı yönetim ve kölelikten bıkıp usanan Kuzeyliler isyan etti ve bunun sonucu olarak "Ejderha Savaşı" denilen olay patlak verdi. Ardından ejderhalar ile uzun süren kanlı bir savaş yaşandı. Ejderhalar tarafından binlerce insan öldürülmüş olmasına rağmen kadim metinlere göre savaş boyunca bazı ejderhaların insanların tarafına geçtiğini yazıyor. Neden yaptıklarıysa bilinmiyor. Bizzat Akatosh'un bu olaya müdahale ettiği söyleniyordu.

İnsanlar ondan ejderhaların sihrini öğrendiler ve bunu onlara karşı kullanmaya başladılar. Bundan sonra savaşın akışı değişti ve artık ejderhalar da ölmeye başlamıştı. Sonunda Kuzeyliler ejderhaları ve rahiplerini alaşağı etti. Ejderhaların çoğu öldürülmüştü ama tabii ki en az bir o kadarıda hayatta kalmayı başarıp kaçmıştı.

Kalan ejderhalar insanlardan uzak ve ücra yerlerde yaşamayı seçerek dağıldılar. Ama onlara olan inanç var olmaya devam etti. Ve şu anda aradan geçen binlerce yıl sonra ejderhalar tekrar sahneye çıkmıştı. Bunun sebebinin öğrenilmesinin hayati önem taşadığı gayet açıktı.

Bundan anladığım kadarıyla buradaki işim bitmekten çok uzaktı. İstesemde istemesemde bu işe artık bulaşmıştım. Sanırım dayım Klimmek'in biraz daha beklemesi gerekecekti. Öncelikle ejderhalar hakkındaki gizemi ortaya çıkarmam gerekiyordu...


jhkkk.jpg


Sevgili Günlük,

20 Ağustos, 4. Çağ 201 Pazar, Saat 06:49

Aldığım görevin çok tehlikeli ve zorlu geçeceği daha baştan belli olmuştu. Bu yüzden riske girmemek için yanıma bir yoldaş almaya karar verdim. Buna en uygun adayın bir savaş köpeği olduğunu düşünüyorum. Şehirden bir tane satın aldım, adı Garm oldukça sevimli ve güçlü bir hayvandı. Daha sonra vakit kaybetmeden yeni takipçim ile Yelkıran Höyüğü'nün yolunu tuttuk... Yelkıran Höyüğü, Riverwood'un doğusunda yer alıyordu.

Oradaki köylülerden yol tarifi konusunda yardım alıp yolculuğa devam ettik. Bir süre yol aldıktan sonra haydutlar tarafından mesken tutulmuş bir kale ile karşılaştık. Bu yoldan geçen zavallı insanları daha fazla rahatsız etmelerine izin veremezdim. Garm ile birlikte onları kolayca indirdik. Kaleyi ve cesetleri bir güzel araştırıp işime yarayacak şeyleri aldıktan sonra yola devam ettik. Kısa bir süre yürüdükten sonra Yelkıran Höyüğü bütün heybetiyle karşıma çıktı.

Ancak haydutlar burayı da istila etmişlerdi. Sadık köpeğim ile birlikte amansız bir savaşa giriştik. Haydutları halletikten sonra Yelkıran Höyüğü'nün içerisine girdik. İçeride kamp ateşinin başında laflayan iki haydut gördüm. Sessizliğimi koruyarak ne konuştuklarını duymaya çalıştım. Arvel adında bir kara elften ve çaldıkları bir pençeden bahsediyorlardı. Sanırım Lucan Valerius'un dükkanına girip altın pençesini yürüten hırsızlar bunlardı. Ne tesadüftü ama! Ardından gizlendiğim gölgelerden hızla fırlayıp haydutların üzerine çullandım.

O ahmaklar daha ne olduğunu anlayamadan yere serilmişlerdi. Etrafımı kolaçan edip keşfime devam ettim. Yelkıran Höyüğü'nün derinliklerine doğru ilerlediğim sırada bir haydut ile daha karşılaştım. Yine de hemen saldırmadım, bekleyip ne yaptığını izlemeye başladım. Adam, bir kolu çekti ve ardından çığlık atıp öldü. Neler olduğunu anlamak için yanına gittim. Bulunduğum bu bölümde büyük bir kapı ve mekanizmaya bağlı kol ile tutup çevirdiğimde dönen üç tane yapının bulunduğu bir bilmece vardı.

Haydut bilmeceyi yanlış cevapladığı için kapının üstünde bulunan deliklerden atılan zehirli oklar tarafından öldürülmüştü. Döner yapıların üzerlerine Yılan, kartal, balık hayvanları çizilmişti. Sıralamayı doğru yaparsam kapı kendiliğinden açılacaktı. Çevreye dikkatlice baktım ve zaten cevabın burada yattığını fark ettim. Yapıları yılan, yılan ve balık olarak çevirdikten sonra kolu çektim. Talos'a şükürler olsun ki tam da tahmin ettiğim gibi oldu ve metal kapı açıldı.

Çevreyi biraz araştırdıktan sonra aşağıdaki kata doğru inen bir merdiven gördüm. Ancak oradan değişik sesler geliyordu. Kısa bir süre sonra birkaç tane dev sıçan tarafından saldırıya uğradık. Neyse ki onları kolayca öldürüp yola devam ettik. Merdivenlerin sonuna geldiğimizde ilk gözüme takılan şey böcek ağlarıydı. Koridor boyunca her duvar bu yapışkan şeyler ile kaplanmış haldeydi. Tam bu sırada birden bir ses duyuldu. Bir erkekten geliyordu ve yardım istiyor gibi bir hali vardı.

Ağları silahım ile parçalayıp karşıya geçtim. Yerde örümcek yumurtaları ve daha sonra yenmek için ağ ile kaplanmış cesetler vardı. O anlarda bir ses duydum ve ardından tepeden devasa bir örümceğin düşmesi bir oldu. Garm ile birlikte onunla ölümüne bir savaşa tutuştuk. Uzun ve yorucu olsa da nihayet dev örümceği kesip devirmeyi başardık. Tam karşımda ağlarla çevresi sarılmış örümceğin bir yemeği daha vardı. Ancak bu hala canlıydı. Benden onu aşağa indirmemi istiyordu.

Çevreyi titizlikle araştırdıktan sonra onunla konuşmak için yanına yaklaştım. Höyüğün girişindeki haydutların bahsettiği kara elf Arvel bu herifti. Pençe hakkındaki herşeyi bildiğini söylüyordu. Onu ağlardan çözersem burada saklanan sırları benimle paylaşacağını söyledi. Üzerinden pençeyi alabilmem için istesemde istemesemde onu serbest bırakmam gerekiyordu. Bunu yaptım ama düşündüğüm gibi pislik bana yalan söylemişti. Ağlardan kurtulduğu gibi hızla yanımdan kaçtı.

Kısa bir takip sonunda Arvel'i bulmuştum. Ancak metfunlar tarafından çoktan öldürülmüştü. Onların icabına baktıktan sonra Arvel'in üzerini araştırdım. Altın pençe üstündeydi ve bir günlükte çıkmıştı. Günlüğünde yazdıklarına göre Arvel Altın Pençe'nin onu Yelkıran Höyüğü'nün içinde bulunan güce ulaştıracak bir anahtar olduğuna inanıyordu. Karmaşık yollar, çeşitli tuzaklar ve metfunların saldırılarının ardı arkası kesilmiyordu.

Nihayet büyük bir kapının olduğu bir koridora gelmiştik. Kapı sıradan değildi ve bu yüzden basitçe açılamazdı. Arvel haklıydı, bunun Altın Pençe lle bir alakası olduğunu o an anlamıştım. Pençeyi hemen dikkatlice incelemeye başladım. Kapının ortasında üç tane delik vardı ve pençeninde üç parmağı vardı. Pençeyi alıp deliklere taktım ve kiliti itleyip döndürüp bekledim. Ama hiçbir şey olmadı. Sonra pençenin avucunda üç tane hayvanın çizili olduğunu fark ettim. Kapının üstünde de bu hayvanlardan vardı.

Üç döner halkanın üstünde bulunuyorlardı. Sanırımdoğru kombinasyonu yapıp pençeyi kapıya takarsam bilmece çözülecekti. Sıralamazaten pençenin üstündeydi. Ayı, kelebek, baykuş... Kapı birden aşağa doğruinerek açıldı. Arvel'in bir diğer günlüğünde yazan şey ise EfsanelerSalonu'ydu. Şu anda bulunduğum yer galiba orasıydı. Ancak burada layıkolmayanların gelmesini engelemek için eski kuzeylilerin bir çeşit sınamasıvarmış.

Merdivenlerden yukarı çıktım. Etrafta bir kabir ve sandık vardı. Ayrıca tamkarşımda ejderha dilinde yazıların kazınmış olduğu bir duvar vardı. Yazılarıokuyamıyordum ama ejderha dilinde olduklarına emindim. Duvardan ilginç birenerji geliyordu. Sanki içime doğru çekiliyordu. Yaklaştım ve bu şeyiniçime dolmasına izin verdim. Bana ne olduğunu anlamamıştım. Ardından birdenkabirin kapağı açıldı. İçinden bir metfun fırladı.

Bu metfun öncekilerine göre çok daha güçlüydü. Ve üzerimize nida da atıyordu.Zorlayıcı olsada Garm ile birlikte onuda diğerleri gibi indirmeyi başardık.Bedenini araştırdım ve büyük bir taş parçası buldum. Sanırım Farengar'ınbahsettiği Ejdertaşı buydu. Yelkıran Höyüğü keşfim burada son bulmuştu.Artık hem Lucan Valerius'un yanına dönüp Altın Pençe'yi teslim edebilirhem de Farengar Saklıateş'e de Ejdertaşı'nı götürüp ödüllerimi alabilirdim.Ancak öncelikle bir yere oturup soluklansam fena olmayacaktı...
 
Son düzenleyen moderatör:

mb14

Doçent
Katılım
27 Ağu 2019
Mesajlar
699
Reaksiyon puanı
1,160
Puanları
93
Yaş
21
Okumaya üşendim fakat kafamda kalacak bu konu, bayağı kafa yorulmuşa benziyor. Takdir ettim. :hearteyecat:
 

lisa müge

Öğrenci
Katılım
23 Şub 2021
Mesajlar
33
Reaksiyon puanı
39
Puanları
18
Yaş
26
ben üşündim okumadım ama o oynu biliyom ablam çok oynuyor.
 
Üst