Şiirler

Murataltug

Doçent
necip fazıl


Allahın seçtiği kurtulmuş millet!
Güneşten başını göklere yükselt!
Avlanır, kim sana atarsa kement,
Yürü altın nesli, o tunç Oğuz’un!
zaman çabuk, yol uzun.
Nur yolu izinden git, KILAVUZ’un!
Fethine çık, doğru, güzel, sonsuzun



Elinden, dal gibi düşerken ümit,
Ne bir hasret dinle, ne bir ah işit;
Bir yaprak ol, esen rüzgarlarla git,
Kırık bir tekne ol, dalgalarla gel


Ne görsem, ötesinde hasret çektiğim diyar Kavuşmak nasıl olmaz, mademki ayrılık var?


Yıllar bir gözyaşı olup da kaymış
Nurlu ihtiyarın yanaklarında.
Yapraktan saçını yerlere yaymış,
Sonbahar ağlıyor ayaklarında.


Süzüyor ufukta bir kızıl yeri,
İçi karanlıkla dolu gözleri;
Alnında akşamın ince kederi,
Sessizliğin sırrı,dudaklarında.
Artık o,silinen bir hatıradır,
Bu ıssız bahçenin uzaklarında...


Seni aramam için beni uzağa attın!
Alemi benim, beni kendin için yarattın!


Hep bu ayak sesleri,
hep bu ayak sesleri,
Dolaşıyor gün batışından beri,
dokunuyor en ağrıyan yerime,
Bir eski çıban gibi işliyor içerime


Ey şimdi kara haber gibi yaklaşan,
Sonra saadet olup uzaklaşan,
Sesler, ayak sesleri kesilmez
Böyle adım atarlar, ayrılanlar
Böyle yürürler, bir tabut peşinden,
Kimsesiz gecelerim, bu kesik ses
atan kalbimde bir ayak sesi oldu


Bir gün, sönük göğsüme
düştüğü vakit başım
Benden ayrılıyormuş gibi
bir can yoldaşım,
Gittikçe uzaklaşan sesi duya duya,
Yavaşça dalacağım,
o kalkılmaz uykuya


Ellerime uzanan dudaktan tepeyim;
Allah diyen seni gel ayağından öpeyim!


Sabrın sonu selâmet,
Sabır hayra alâmet.
Belâ sana kahretsin;
Sen belâya selâm et!


Felâh mı, onda felâh,
Silâh mı, onda silâh.
Sen de kim oluyorsun?
Asıl sabreden Allah.


Sabır, incecik sırat;
Murat içinde murat.
Sabır Hakka tevekkül.
Sabır hakka itimat.


Sabırla pişer koruk,
Yerle bir olur doruk.
Sabır, sabır ve sabır,
İşte Kur'anda buyruk!
Yalnız, yalnız sabırda
Çaresizliğe çare...


Allah dostunu gördüm altı yıl evvel Bir akşamdı ki, zaman, donacak Sarmış deniz kızları ve dalgalar bizi, Uzun saçları gümüş,Yumuşak başlarıyla sarsarak teknemizi,
Yolcu, gittiğin sahil nerde diye bağırıyor Ne bir kıyıdan eser, ne bir ışıktan eser Sulardan daha derin, yolun karanlıkları.




Bu dünya bir kuyu havasız çömlek
Daralıyorum ALLAH ismi varken lügat ne demek Kapımı,buyursun diye o melek Aralıyorum


Uyan yârim, uyan, söndü yıldızlar,
Gün, karşı tepeden doğmak üzredir.
Her sabah güneşi seyreden kızlar,
Mahmur gözlerini oğmak üzredir.



Kimbilir nerdesiniz,
Geçen dakikalarım
Kimbilir nerdesiniz?
Yıldızların,korkarım,
Düştüğü yerdesiniz;
Geçen dakikalarım?


Gitti bütün güzeller;
Sararmış biri kaldı,
Gitti bütün güzeller.
Gün geldi,saat çaldı,


Dağda dolaşırken yakma kandili,
Fersiz gözlerimi dağlama gurbet!
Ne söylemez, akan suların dili,
Sessizlik içinde çağlama gurbet!


Titrek parmağınla tutup tığını.
Alnıma işleme kırışığını
Duvarda, emerek mum ışığını,
Bir veremli rengi bağlama gurbet


Gül büyütenlere mahsus hevesle,
Renk dertlerimi gözümde besle!
Yalnız, annem gibi, o ılık sesle,
İçimde dövünüp ağlama gurbet!..


Annesi gül koklasa,
ağzı gül kokan çocuk;
Ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk...


Biz akıl tutsağıyız,
çocuktur ki asıl hür.
Bir merhamet heykeli
mahzun bakışlı yetim...
Bugün ağla çocuğum,
yarın ağlayamazsın!
Şimdi anladığını, sonra anlayamazsın


Bugün ağla çocuğum, yarın ağlayamazsın!Şimdi anladığını, sonra anlayamazsın!


İnsanlık zincirinin ebediyet halkası;
Çocukların kalbinde işler zaman rakkası


Kırılır da bir gün tüm dişliler
Döner şanlı şanlı çarkımız bizim
Gökten bir el yaşlı gözleri siler
Şenlenir evimiz barkımız bizim


Yokuşlar kaybolur çıkarız düze
Kavuşuruz sonu gelmez gündüze
Sapan taşların yanında füze
Başka alemlerle farkımız bizim


Kurtulur ahlak ve iman
Görürler nasılmış kahraman
Yer ve gök su vermediği zaman
Her tarlayı sular arkımız bizim


Gideriz nur yolu izde gideriz
Taş bağırda sular dizde gideriz
Bir gün akşam olur bizde gideriz
Kalır dudaklarda ŞARKIMIZ bizim


Allah dostu odur ki, nefsine tek pay biçmez;Kırk yıl bir ekşi ayran özler de onu içmez


Genç adam, al silâhı;
iman tılsımlı kılınç!
İşte bütün meselem,
her meselenin başı,
Ben bir genç arıyorum,
gençlikle köprübaşı!


bir genç arıyorum,
Tırnağı pençeden keskin
eliyle, uzansa yatağına;
Yerleştirse başını, iki diz kapağına;
Soruverse: Ben neyim ve
bu hal neyin nesi?


Yetiş, yetiş, hey sonsuz varlık ?
Dışımda bir dünya var, küçülen,
İçimde homurtular,
inanma diye gülen...
İnanmıyorum,öğretilen tarihe!
Sebep ne, mezardansa
bu hayatı tercihe?


Üç katlı evin her katı ayrı âlem!
Elinde tesbih, ağlıyor babaannem,
Orta kat: annem ve âşıkları,
Alt kat: Kızkardeşimin çığlıkları.
Bir kurtlu peynir gibi işte evim!


Bu ne hazin ağaçtır,
bütün ufkumu tutmuş!
Kökü iffet, dalları taklit, meyvesi
Mukaddes emanetin dâvacısıyım
Yükseldik sanıyorlar, alçaldıkça


Zaman, korkunç daire;
ilk ve son nokta nerde?
Yeter senden çektiğim, ey ahmak!
Ve sonra kelimeler; kutlu, mutlu, ulusal.devrim isimli masal.
Yeni çirkine mahkûm,
Allah kuluna hâkim,
kulları Buluştururlar elbet hesapta



Gün doğmakta,
anneler ne zaman doğuracak?Akmayan yaşlarla sıcacık yüzün;
yavrum seni pek üzgün gördüm.
Gözünde bir küçük noktadır hüzün,


Neşeni ne bugün, ne dün gördüm.
Eğri dallar gibi halsiz, yorgunsun,
Birikmiş sulardan daha durgunsun,
Görünmez bıçakla içten vurgunsun,
Seni öz yurdunda sürgün gördüm


.
Geçti bir cenaze peşinde ömrüm;
Bilemem, vardığın neresi, bugün?
Her gün yürüdüğün kadar yürüdün,
Arkasından kendi ölünü gördüm
Seni dağladılar, değil mi kalbim,
Her yanın, içi su dolu kabarcık.


Bulunmaz bu halden anlar bir ilim;
Akıl yırtık çuval, sökük dağarcık.
Sensin gökten gelen oklara hedef;
Oyası ateşle işlenen gergef.
Çekme üç günlük dünyaya esef!
Dayan kalbim üç beş nefes


Anlamak yok çocuğum,
anlar gibi olmak var;
Akıl için son tavır,
saçlarını yolmak var.
Bir merhamettir ,daracık odaların
İsli lambalarında, Küflü aynalarında,
her yüzden gizli bir akis kalmış,


Ağlayın, sessiz can verenlere,


Hangi hissin parmağı dokundu ki, derine Düştü bir gizli alev salkımı içerine?


Hangi kabus bastı ki, seni uykularında,Birdenbire cehennem kaynadı sularında?


Hangi dert kaldı,
söyle, bağrına üşüşmeyen,
Hangi ölüm şarkısı, bu
dilinden düşmeyen?
Hangi öfkeyle yüzün,
böyle karıştı yer yer,
Sana yan mı baktılar,
bir şey mi söylediler?


Bir şey dinleme artık
Çağır günahkar ruhları cehenneme!
Karşına, sahil, kaya, insan
kim çıkarsa vur!
Vur kör, sağır, ne varsa vur!
Sal her taraftan,
dağdan, gökten, pencereden sal!
Nihayet kala kala tek kişi kal!


Hayat, mayat diyorlar
Benim gözüm mayat'ta.
Hayatin eksiği var:
Hayat eksik hayatta.


Takınsam, kanat, manat;
Kuş, muş olsam seğirtsem.
Bomboş vatana inat,
Matan'a doğru gitsem
Gir de bak bir ülkeme:
Başsız başsız adamlar...


Bıçak soksan gölgeme,
Sıcacık kanım damlar.
Gir de bak bir ülkeme:
Başsız başsız adamlar...
Ağlayın, su yükselsin!
Belki kurtulur gemi.


Anne, seccaden gelsin;
Bize dua et, emi!


necip fazıl


İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir; Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.


Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat kim demiş suya vurulmaz perçin Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,


Sırtına Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, sana mı düştü yük?
Bu dâva hor, bu dâva öksüz,
bu dâva büyük! ..
Ne ağır imtihandır,
Binbir başlı kartalı
nasıl taşır kanarya?


İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
Ve ayrılık, anneden, vatandan,



Hani ardına çil çil kubbeler serpen
Nerede kardeşlerin, Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!


İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su


Vicdan azabına eş, kayna kayna
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu


Sakarya, sâf çocuğu, mâsum Anadolunun, Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız;



Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider


Son Peygamber Kılavuz Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya


Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya! ..


Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.


İçimde damla damla bir korku birikiyor Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.
Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;


Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!


Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!
Ben gideyim, yol gitsin, yol İki yanımdan aksın, bir sel gibi
Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim


Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.


Başını bir gayeye satmış bir kahraman gibi, Etinle, kemiğinle
Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!


sokakların malısın İkinizin de ne eş, ne arkadaşınız var; Sükût gibi münzevî, çığlık gibi hürsünüz.
Dünyada taşınacak bir kuru başınız var Onu da, hangi diyar olsa götürürsünüz.


Yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur...Ne senin anladığın kadar, kaldırımları...


Aç kapıyı haber var,
Ötenin ötesinden.
Dudaklarda şarkılar,
Kurtuluş bestesinden.


Biz geldik, bilen bilsin.
Gönül gönül girilsin.
İnsanlar devşirilsin,
Sonsuzluk destesinden.



Zindan iki hece, Mehmed'im lâfta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de, geri adam, boynunda yafta...
Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!


Kavuşmak mı? ölmek mi Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli, Git ve gel... Yüz adım Kırmızı tuğlalar altı köşeli. Bu yol da hapse düşeli...
Bin yıllık konak.Ne ayak dayanır
ne tırnak Bir âlem ki, Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?
Buradan insan mı çıkar, tabut mu?


Bir idamlık Ali vardı, asıldı;
Kaydını düştüler, mühür basıldı.
Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı.
Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil...



Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
Yalnız seccâdemin yününde şefkat;
Beni kimsecikler okşamaz mâdem;
Öp beni alnımdan, sen öp seccâdem!


Çaycı, getir, ilâç kokulu çaydan!
Dakika düşelim, senelik paydan!
Zindanda dakika farksızdır aydan.
Karıştır çayını zaman erisin;
Köpük köpük, duman duman erisin!


Yerinde mi acep, ölü ve mezar?
Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz?
Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?


Ne gelir ki elden, kader bu, emir...
Garip pencerecik, küçük, daracık;
Dünyaya kapalı, Allaha açık.
Dua, dua, eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.



Karanlığında nur, yeniden doğuş...
Davran ve boğuş Sen bir devsin, yükü ağırdır devin Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte!


sevin Mehmed'im, Ölsek de sevinin, eve dönsek de Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir


Sanma bir gün geçer bu karanlıklar,
Gecenin ardında yine gece var;
O titrek kalbini bahtın yeline,
Bir ince tüy gibi sal anneciğim!



Çocuklar hıçkırır, anneler ağlar,
Yaşlı gözlerinle kal anneciğim!
Bu kış yolculuk var, diyorsa için,
Beni de beraber al anneciğim! ..



Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.


İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.


Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.İstanbul benim canım;
Vatanım da vatanım...İstanbul,


Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare? ..


Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar...Gecesi sünbül kokan
Türkçesi bülbül kokan, İstanbul,


Bu nasıl bir dünya hikâyesi zor;
Mekânı bir satıh, zamanı vehim.
Bütün bir kâinat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.


Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap,
Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
Selâm, selâm sana haşmetli azap;
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.


Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş Fikir çilesinden büyük işkence.


Ve çevre çevre nur, İçiçe mimarî, içiçe benlik Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur! Nizam köpürüyor, med vakti deniz; Suda bir pırıltılı iz;



Mesafe ekinim, zaman madenim.
Gökte saman yolu benim olmalı;
Dipsizlik gölünde, inciler benim.
Diz çök ey zorlu nefs, diz çök!


Ben bu gurbet ile düştüm düşeli,
Her gün biraz daha süzülmekteyim.
Bir soğuk yatakta büzülmekteyim
Heybem hayat dolu, deste yumak Sen, bütün dalların birleştiği kök
Biricik meselem, Sonsuza varmak


Gözlerim kapanıp daldığım zaman,
Yeniden yollara düzülmekteyim.
Son günüm yaklaştı görünesiye,
Kalmadı bir adım yol ileriye;
Yüzünü görmeden ölürsem diye,
Üzülmekteyim ben, üzülmekteyim


Kafesli evlerde ağlar çocuklar,
Odalarda akşam olurken henüz.
O zaman gözümün önünde parlar,
Buruşuk buruşuk, ağlayan bir yüz.


Ne vakit karanlık kaplasa yeri,
Başlar çocukların büyük kederi;
Bakınır, korkuyla dolu gözleri:
Ya artık bir daha olmazsa gündüz?


Gittikçe kesilir sedalar,
Gece; bir siyah el gözümü bağlar;
Duyarım, içime sığınmış, ağlar,
Bir ufacık çocuk, bir küçük öksüz...


göz kaptırdığım renkten, kulak verdiğim sesten affet senden habersiz aldığım her nefesten...


Elimde, sükutun nabzını dinle,
Dinle de gönlümü alıver gitsin!
Saçlarımdan tutup, kor gözlerinle,
Yaşlı gözlerime dalıver gitsin!


Ümidim yılların seline düştü,
Saçının en titrek teline düştü,
Kuru yaprak gibi eline düştü,
İstersen rüzgara salıver gitsin!


Bu yağmur kıldan ince Nefesten yumuşak yağan yağmur bir gün dinince Aynalar yüzümü tanımaz olur Bu yağmur kanımı boğan bir iplik Tenimde acısız yatan bir bıçak


Bu yağmur taş ve bende kemik
Dayandıkça çisil çisil yağacak.
Bu yağmur delilik vehminden üstün Karanlık kovulmaz düşüncelerden.
Sırtımda, taşınmaz yükü göklerin;
Herkes koşar,, ben yürüyemem


İsterseniz hayat aşını verin;
Sayılı nimetler bal olsa yemem!
Kursa da boşluğa asma köprü, fen,
Allah derim, başka bir şey demem
Tel tel dikseler de ağzımı;
Tek ses duysalar; Allah...


Aşk korkuya peçedir, korku da aşka perde Allah'tan nasıl korkmaz, insan Onu sever de...


bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik...
"zaman bendedir ve mekân bana emanettir! " şuurunda bir gençlik..
.
devlet ve milletinin büyük çapa ermiş yedi asırlık hayatında ilk ikibuçuk asrını aşk, vecd, fetih ve hakimiyetle süsleyici; bir gençlik


son asrını, allah'ın kur'an'ında "
devirleri yükseltici aşk, ile dimdik bekleyen bir gençlik...


gökleri çökertecek bütün "dikey"leri "yatay" hale getirecek bir nida kopararak "mukaddes emaneti ne yaptınız? " diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik


dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, öcünün davacısı bir gençlik...


halka değil hakka inanan, meclis duvarında "hakimiyet hakkındır" düsturuna hasret çeken, gerçek adaleti inançta ve halis hürriyeti hakka kölelikte bulan bir gençlik...


allah buyruğunu ve resul ölçüsünü kalb kasasına kazımadıkça nefes bile alamazsın! ihtarını edecek... kökü ezelde ve dalı ebedde aşkına, irfanına, idrakine sahip bir gençlik...


kurtuluşunu arayan mübarek sırrı çözecek ortada ne kadar hastalık varsa tedavisinin ve hakikatinin islâm'da olduğunu gösterecek yurduna islâm âlemine ve insana numunelik teşkil edecek bir gençlik


kim var! " diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert "ben varım! " cevabını verici, benim olmadığım yerde kimse yoktur! " duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik...


can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nisbette strateji ve taktik sahibi bir gençlik...


zifiri karanlıkta ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin bir gençlik...


komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı şaşkına dönmüş ailesi ve daha nesi zehirli tesiri üzerinden atabilecek bu işin destanlık savaşını kazanabilecek bir gençlik...


kendi öz talim ve terbiyesine, memur nefsini koruyabilecek, tek başına onlara karşı durabilecek ve çetinler çetini savaşını kazanabilecek bir gençlik...



annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa eski nesillerden hiç birini beğenmeyen, onlara "siz güneşi kaybetmiş marka müslümanlarısınız diyecek gençlik


gerçek müslüman olsaydınız bu haller başımıza gelmezdi! " diyecek ve gerçek müslümanlığın nasıl"ını gösterecek bir gençlik...



tek cümleyle, allah'ın, kâinatı yüzüsuyu hürmetine yarattığı sevgilisinin âlemleri manto gibi bürüyen eteğine tutunacak bir gençlik


âlemlerin sevgilisinden başka
sığınak, barınak tanımayacak ve o'nun düşmanlarını kubur farelerine denk görecek bir gençlik...


uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür allah'a hamd etme makamındayım.


mayası için 30 yıldır, devrimbaz kodamanların viski çektiği kamıştan borularla ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım ve zindanlarda çürüdüğüm bir gençlik


genç adam! senden beklediğim, manevî babanın tabutunu musalla taşına, anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymandır.


surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es! ..


Allah'ın selâmı üzerine olsun! "


Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik;
İşte yakalandık, kelepçelendik!
Çıktınız umulmaz anda karşıma,
Başımın tokmağı indi başıma.
Suratımda her suç bir ayrı imza,
Benmişim kendime en büyük ceza


Ey dipsiz berraklık, ulvi mahkeme!
Nur topu günlerin kanına girdim.
Kutsi emaneti yedim, bitirdim.
Doğmaz güneşlere bağlandı vade;
Dişlerinde, köpek nefsin, irade.
Günah, günah, hasat yerinde demet


Merhamet, suçumdan merhamet!
Olur mu, dünyaya indirsem kepenk:
Gözyaşı döksem,
Nuh tufanına denk?
Çıkamam, aynalar, aynalar zindan.
Bakamam, aynada, aynada vicdan;
Beni beklemeyin, o bir hevesti;
Gelemem, aynalar yolumu kesti.


İhtilal acentası...
Solun tam da ortası.
Moskof ’un oltası..
Eli, zulüm muştası.
Tek ümidi, cuntası
İnkılap, avantası...
Nemrut, onun atası...


Tohum saç, bitmezse toprak utansın Hedefe varmayan mızrak utansın Hey gidi Küheylan, koşmana bak sen Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!


Eski çınar şimdi Noel ağacı;
Dallarda iğreti yaprak utansın!
Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
Onu sürdürmeyen çırak utansın!


Ölümden ilerde varış dediğin Geride ne varsa bırak utansın!
Ey binbir tanede solmayan tek renk;
Bayraklaşamıyorsan bayrak utansın


Sen, kaçan ürkek ceylânsın dağda,
Ben, peşine düşmüş bir canavarım!
İstersen dünyayı çağır imdada;
dünyada bir Sen varsın bir de ben


Seni korkutacak geçtiğin yollar,
Arkandan gelecek hep ayak sesim.
Enseni yakacak ateş nefesim.
Göğsümden havaya kattığım zehir,
Solduracak bir gül gibi ömrünü,
Kaçıp dolaşsan da sen, şehir şehir,
Bana kalacaksın yine son günü.


Kimsesiz odanda kış geceleri,
İçin ürperdiği demler beni an!
De ki: Odur sarsan pencereleri,
De ki: Rüzgâr değil, odur haykıran!


Ölürsün... Kapanır yollar geriye;
Ben mezarla sırdaş olur, beklerim.
Varılmaz hayale işaret diye,
Toprağında bir taş olur, beklerim...


Durun kalabalıklar,
bu cadde çıkmaz sokak!
Durun, dünya iniyor tepemizden,
Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü
Çatırdılar geliyor kubbemizden,



Utanırdı burnunu göstermekten sütninem Kızımın gösterdiği, kefen mahrem Ey tepetaklak bina Evde cinayet, tramvayda zina Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil




Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa ruhum desteksiz.
ilim köle, verem ve sıtma Serbest


Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan Bak, arslan ve hakikat ispinoz kafesinde Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;


Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti Düşünüyorum: O'ndan evvel zaman var mıydı?Hakikatler, boşluğa bakan aynalar mıydı?


Eve dönmez bir akşam;
Ve gün yüzlü çocuğu,
Sorar: Nerede babam?
Gelir, derler çocuğa,
Baban attaya gitti.
Uzar gider bu atta;
Bir mahşer gerisinde;
Babası döner bir gün,


Akıl akıl olsaydı adı gönül olurdu
Gönül gönlü bulsaydı bozkırlar gül olurdu..


Elindeyse yıldız yıldız hecele!
Hüküm yazılıyken kara tahtada
İnsan yine çare arar ecele!


Her şey, her şey şu tek müjdede;
Yoktur ölüm, Allah diyene
Canım kurban, başı secdede,
İki büklüm, Allah diyene
Benim gönlüm Allah diyene...


Yerde çıplak bir gömlek; Artık ne bir çıtırtı ne de bir ayak sesi…Yatıyor yatağında dimdik, upuzun, ölü;
Üstü, boynuna kadar bir çarşafla örtülü Bezin üstünde ayak parmaklarının izi



Son nefesle göğsü boş, eli uzanmış yana Gözleri mıhlı ahşap tavana.
Sarkık dudaklarının ucunda bir çizgi var; Küçük bir çizgi Belli ki, birdenbire gitmiş çırpınamadan.
Bu benim kendi ölüm, Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm


Anne girdin düşüme.
Yorganın olsun duam;
Mezarında üşüme.


nazım hikmet


Birinci sayfada yatıyor iki sütun üstüne iki çıplak yavrucuk,
birinci sayfada iki sütun üstüne
bir avuç kemik deri Delinmiş patlamış etleri Biri Diyarbakırlı, Erganili biri.


Kolları bacakları kargacık burgacık,
kafaları kocaman ağızları korkunç
taşla ezilmiş iki kara yaralı iki yavrum benim.


Yılda kim bilir kaç bininiz
acı suya bile doymadan gelip gidiyor...Ve müsteşar bey :
Kara Yaraya tutulası Endişeye mahal yok," diyor.

Güneş bir yara gibi açılmış gökte akıyor kanı coplar, cipler hapisane karakollar ve darağaçlarında ipler
ve siviller göze görünmez ve bir çocuk işkenceye dayanamadı attı kendini Emniyet'te üçüncü kattan.


Ve işte Emniyet Müdürü bey
İncelediler uyku uyutmamak usullerini ve memnun kaldılar pek
hayalara bağlanan elektrottan
ve konferans vererek açıkladılar faydalarını koltuk altlarına kaynar yumurta koymanın boyun derisini kibritle ince ince yakıp soymanın.


Emniyet Müdürü bey uçaktan iniyorlar Amerika'dan dönüyorlar
ve coplar cipler ve darağaçlarında sallanan ipler üstat döndü diye seviniyorlar.

Adnan Bey Türküler söylendikçe Türk diliyle Seni seviyorum gülüm, dendikçe Türk diliyle gülünüp
Türk diliyle ağıtlar yakıldıkça, Adnan Bey, ben anılacağım,
anılacak Türk diliyle size sövüşüm.


Tarlalarımıza girmiş değil sizin gibisi yaban domuzunun Bir adınız var, Adnan Bey, adımıza benzeyen.
Dilimiz kuruyor dilimizi konuştuğunuz için Bitten, açlıktan, sıtmadan betersiniz Yüz Türkiye olsa elinizden de gelse yüzünü de zincire vurur yüz kere satarsınız.
Milletimin en talihsiz gecesi ana rahmine düştüğünüz gecedir.


Türküler söylendikçe Türk diliyle Seni seviyorum gülüm, dendikçe Türk diliyle gülünüp ağıt yakıldıkça,
anılacak Türk diliyle size sövüşüm.


Tarlalarımıza girmiş değil
sizin gibisi yaban domuzunun Bitten, sıtmadan betersiniz
Yüz Türkiye olsa
yüz kere satarsınız
Milletimin en talihsiz gecesi
ana rahmine düştüğünüz gecedir.




Bu tohum dünyaya çıkıp
insan biçimini aldıysa da,
boyu bir karış kaldıysa da,
öyle haltlar yedi,
öyle işler karıştırdı ki
sövdüler kabrinde bile babası Osman Efendiye.


Ona göre her devirde, her zaman
satılacak bir gazeteydi "Vatan"
ve hazret sattı vatanı Hapse atacaklarmış Hapisteki hırsızlara acıyorum ben ahlâkları bozulacak Emin Beyle aynı damda yaşayarak


tutmuş elinden Amerikan :
Yürü ya Refik kulum, demiş
ve Refik Bey yürümüş göbeği bir karış önde Biliyoruz, biliyoruz,
bu vatanın anasını ağlatan
bir İsmet, bir Adnan, bir de Koraltan.



Hepimiz kırkına bastık bu sabah
hapiste yatanımız muhacirimiz. işyerindekilerimiz, Hepimiz kırkına bastık bu sabah Yoldaşlar yeni yeni yıllara


Bazan ben de gönül ahlarımı
çekerim birer birer kan kırmızı yakut bir tesbih gibi ve bu kızıl pırıltılı tesbihin ipi sırma saç tellerindendir…


Neyleyim! toprak anamın çocuklarından çok seviyorum:
kendi çocuklarımı!


Kapayın pencereleri sımsıkı, çocukları sokaklara bırakmayın, yağmurlar ölüm taşıyor tohumlara, paslı yağmurlar yağıyor.


Yağmurları temizlemeli yine gümüş gibi parlamalı yağmurlar yine yalnız güneşi taşısın tohumlara, çocuklar yine koşabilsin yağmurların içinde,



Hapîshanelerde hürrîyetîm o
Ekmeğîmîn katığıydı sürgünde o
Başlayan gündeydî, bîten akşamda o Kurtluş düşüydü memleketîm o


Sevebilirim,
hem de nasıl,
dile benden ne dilersen,
canımı, gözlerimi





Sevdiğin müddetçe ve sevebildiğin kadar, sevdiğine her şeyini verdiğin müddetçe ve verebildiğin kadar gençsin.


İçimde acısı var koparılmış bir dalın, gitmez gözümden hayali Haliçe inen yolun, iki gözlü bir bıçaktır hasreti İstanbulun.


BENİM OĞLAN FOTOĞRAFLARDA BÜYÜYOR İçimde acısı var yemişi koparılmış bir dalın, gitmez gözümden hayali iki gözlü bıçaktır yüreğime saplanmış evlât hasreti


Ayrılık dayanılır gibi değil mi? Bize pek mi müthiş geliyor kendi kaderimiz? Elâleme haset mi ediyoruz?


Elâlemin babası İstanbulda hapiste, elâlemin oğlunu asmak istiyorlar yol ortasında güpegündüz iyi insanlar, seslenin dünyanın dört köşesinden dur deyin, cellât geçirmesin ipi.


Bense burda rüzgâr gibi bir halk türküsü gibi hürüm, sen ordasın yavrum, ama asılamıyacak kadar küçüksün henüz.


Elâlemin oğlu katil olmasın, elâlemin babası ölmesin, eve ekmekle uçurtma getirsin


elâlemin babası ölmesin,
diye orda onlar aldı göze ipi


Ve şimdi ben bir yerde ay doğarken, ağaç kuşların, böceklerin yaşamak denen şeyin ilk insanın hakkını istiyorum…





İnsanın, dünyanın, yurdun haberini, ağacın, kuşun, kurdun haberini, seher vakitlerinde taşıdım insanlara yüreğimin çantasında, şairlik ettim bir çeşit postacılık


Bir küçük kız ateşler içinde hasta. Kapı çalınıyor gece yarısı: -posta! Küçük kızın gözleri açıldı mavi mavi. Babası yarın akşam dönüyor hapislikten. O karda kıyamette bendim bulan o evi, komşu kıza bendim telegrafı getiren. Çocukken postacı olmak isterdim. Oysaki, Türkiyemde postacılık zor sanattır


Telegraflarda envai türlü acı mektuplarda satır satır keder taşır o güzelim memlekette postacı. Çocukken postacı olmak isterdim.


kerim olandır...
Rehber ve delil ki o dur.
Fikri derin, şefkati gani,
gazabı yamandır,


Akşam oluyor Dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini severmişim meğer


toprağı severmişim meğer Toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen Ben sürmedim
Platonik biricik sevdam da buymuş



Bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun karganınkinden alabildiğine kısa



Eşkiyalar çıktı karşıma yaşım on sekiz canımdan gayri alacakları eşyam da yok Ve on sekizimde en değersiz eşyamız canımızdır



çiçekler geldi aklıma her nedense
Gelincikler kaktüsler fulyalar
İstanbul'da Kadıköy'de çiçekleri severmişim meğer üç kırmızı karanfil yolladı bana hapishaneye yoldaşlar Yıldızları hatırladım



Meğer kar yağışını severmişim
Güneşi Yağmuru severmişim
Meğer denizi Bulutları severmişim
Yağmuru severmişim meğer
Ama neden birdenbire
keşfettim bu sevdaları
Meğer ne çok şeyi severmişim de altmışında farkına vardım bunun


Bir kafes Bir kanarya kuşu.
Sarı kanatların tellere vuruşu.
Kitaplar, kitaplar Puşkinden Mayakofskiye kadar şiir kitapları..
Kitaplar, kitaplar,
Felsefe - Diyalektik Materyalizm.
İktisat - Dört cilt Kapital.


Gözler.Kocaman, berrak, iri,
iki mavi damla gibi gözleri..


İsterdim ki ben Şarkılarımı söylesinler benim el ele tutuşup dönerken çocuk bahçelerinde çocuklarımız..


Duyduğum seslerin en güzelidir -
bir yaz gecesi dizimde yatan bir çocuğun bana yıldızları soruşu.."


Kalbini, kellesini, bağrını TEK KELİME inkilaba verenler
taşırlar bizde yükün en ağırını.


Çınarı yıkmak için baltayı köküne vururlar. evi yıkmak için sokarlar kundağı temele. Kartal uçmaz olur kanadı kırılınca. düşünebilir miyiz


başımız vurulunca?
düşünebilir miyiz


Onlar köküdür memleketin, dallara yürüyen su bu kökte saklıdır. Onlar umudun temeli, onlar kanadı hürriyetin halkın aklıdır.


Kaç kere kaç yerde baltalandı kök yürümez oldu su dallar kurudu. Kırıldı kanat öldürdüler aklı; Çünkü böyledir asrımızın gerçekleri



Ayrılık, demir çubuk gibi sallanıyor
Kaçıyorum ayrılık kovalıyor beni
Yolu yok elinden kurtulmanın
Dizlerim kesildi, yıkılacağım…


Ayrılık, zaman değil, yol değil;
Ayrılık, aramızda bir köprü…
Kıldan ince, kılıçtan keskin.
Ayrılık, aramızda bir köprü.
Seninle diz dize otururken de


Gel dağa çıkalım îzmîrlî teğmen.
Kuvayı mîllîye kanı damarda,
Asker ocağının şanı damarda,
Bekler bîzî yüzbîn yîğît dağlarda.
Gel dağa çıkalım îzmîrlî teğmen.
Dolara satılıp ölmek neyîme?


bu dert öyle bir merettir ki, acıyla içilir, tatlıyla içilir, neşeyle içilir, ağlayarak içilir, kavunla içilir, peynirle içilir, ikisi beraber çok güzel içilir,


bu dert yemekle içilir, suyla içilir, susuz içilir, sodayla içilir, şalgamla içilir… Ama, bir tek salakla içilmez


son defa dönüp baktığımızda şu sözleri söyleyebileceğiz Pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü,
çalıştık gücümüzün yettiği kadar
seni bahtiyar kılalım diye.


devam ediyor hayat.İçimiz rahat,
gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk gözümüzde ayrılmanın kederi, işte geldik gidiyoruz
şen olasın Halep şehri


Fevkalade memnunum dünyaya geldiğime toprağını, aydınlığını, kavgasını ve ekmeğini seviyorum



her mili bahride, her kilometrede dostum ve düşmanım var.
Dostlar ki bir kerre bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz.






Nâzım hikmet


Ve şimdi gece ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten evimize, aşkımıza ve kendimize dair
sesler geldiği için dünya daha bizim daha yakın,


Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu


Türk halkı bağışlasın bizi,
onlar ki toprakta karınca,
suda balık havada kuş kadar
çokturlar korkak cesur cahil,
hakim ve çocukturlar ve kahreden
yaratan ki onlardır, kitabımızda yalnız onların macereları vardır…


Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm









Bu sıcaklarda seni düşünüyorum
ak bir kuş gibi söylediklerini.
aklımda en çok kalan ne
gözümün önüne gelen
boynun mu bileklerin mi
çıplak ayağın mı
benim olurken söylediklerin mi?
Bu sıcaklarda seni düşünüyorum

Her günüm mis gibi dünya
kokan bir kavun dilimi
Senin sayende.
Bütün yemişler elime uzanıyor
Senin sayende.


Senin sayende
yalnız umutlardan alıyorum balımı Yüreğimin çalışı senin sayende.
En yalnız akşamlarım bile
gülen bir Anadolu kilimi
Bir gül bahçesinde dinlendim
senin sayende
Senin sayende, içeri sokmuyorum
türküleriyle kapımı çalan ölümü



Senin sayende yalnız umutlardan alıyorum balımı


Yüreğimin çalışı senin sayende.
En yalnız akşamlarım bile
gülen bir Anadolu kilimi
senin sayende


Bir gül bahçesinde dinlendim
senin sayende


Senin sayende, içeri sokmuyorum
türküleriyle kapımı çalan ölümü



Bu sıcaklarda seni düşünüyorum


Her günüm mis gibi dünya
kokan bir kavun dilimi
Senin sayende.


Kar kesti yolu
sen yoktun
Gemiler geçmiyor
uçaklar uçmuyor
sen yoktun


Şehir, akşam ve sen
aydınlığınız yüzüme vuruyor
bir de saçlarınızın kokusu.


Bu çarpan yürek kimin
senin mi şehrin mi akşamın mı
yoksa benimkisi mi?
Akşam nerde bitiyor nerde başlıyor
Şehir nerde bitiyor
sen nerde başlıyorsun
Ben nerde bitip nerde başlıyorum?












Beş kıtanın içinden başladı sefer
Gidildi kuzeye doğru, gidildi,
Ormanlar, kayalar, göller, denizler
Şehrine varıldı, şehir yeşildi.
Bu gelenler silâhsız adamlardı
Her birisi yüreğini çıkardı.
Her yürekte güzel bir şeyler vardı,
Hayata sevdalar ilân edildi.
Geceler beyazdı, gündüzler serin,
Örsünde sıcacık yüreklerinin
Ölüm bu sözlerden güçlü değildi.

Her yürekte güzel bir şeyler vardı,



İkimiz de biliyoruz, sevgilim,
Öğrettiler: Aç kalmayı, üşümeyi,
Yorgunluğu ölesiye Ve birbirimizden ayrı düşmeyi.
İkimiz de biliyoruz, sevgilim,
Öğretebiliriz Dövüşmeyi insanlarımız için Ve her gün biraz daha candan Biraz daha iyi
Sevmeyi…
Bu zırhları, bu orduları tanırım,
Benim de sularıma girdiler,
toprağıma asker çıkardılar
Kanıma susamıştılar.
Çalmak istiyorlardı
gözlerimin nurunu,
Hünerini ellerimin.
Döktük denize onları
1922'ydi yıllardan...
Şarkılarımız kardeştir,
İsimlerimiz kardeş,
Yoksulluğumuz kardeştir,
Yorgunluğumuz kardeş.
Şehirlerimde güzel, ulu, canlı ne varsa İnsan, cadde, çınar,
senin yanındalar Köylerimde Kelam-ı Kadim okunuyor
Köylerimde Kelam-ı Kadim okunuyor Senin dilinle,
Senin zaferin için...
Mısırlı kardeşim Biliyorum,
İstiklal otobüs değil ki
Birini kaçırdın mı, öbürüne binesin İstiklal sevgilimiz gibidir Aldattın mı bir kere Zor döner bir daha.
kardeşim Kanalın sularına karıştı kanın İnsanın yurdu bir kat daha kendinin olur Toprağına, suyuna karıştıkça kanı.
Yaşamış sayılmaz zaten
Yurdu için ölmesini bilmeyen millet
Yine görüşürüz
dostlarım benim
yine görüşürüz…
Beraber güneşe güler,
beraber dövüşürüz…
Köylerimde Kelam-ı Kadim okunuyor
Senin dilinle,
Senin zaferin için...


Mısırlı kardeşim Biliyorum,
İstiklal otobüs değil ki
Birini kaçırdın mı, öbürüne binesin İstiklal sevgilimiz gibidir Aldattın mı bir kere Zor döner bir daha.


kardeşim Kanalın sularına karıştı kanın İnsanın yurdu bir kat daha kendinin olur Toprağına, suyuna karıştıkça kanı.


Yaşamış sayılmaz zaten
Yurdu için ölmesini bilmeyen millet


Yine görüşürüz
dostlarım benim
yine görüşürüz…
Beraber güneşe güler,
beraber dövüşürüz…


dostlar kavga dostu yoldaşlar
Tek hecesiz elveda…
Çocukken sinek kanadını koparmadı teneke bağlamadı kedilerin kuyruğuna kibrit kutularına hapsetmedi hamam böceklerini karınca yuvalarını bozmadı büyüdü bütün bu işleri ona ettiler


ölürken başucundaydım
bir şiir oku dedi güneş üstüne deniz üstüne atom kazanları üstüne
yüceliği üstüne insanlığın


Anası bir oğlancık doğurdu bana; kaşsız, sarı bir oğlan, masmavi kundağında yatan bir nur topu, üç kilo ağırlığında. Benim oğlan


çocuklar doğdu Korede, sarı ay çiçeğine benziyorlardı. Makartır kesti onları, gittiler ana sütüne bile doymadan


Benim oğlan dünyaya geldiği zaman, çocuklar doğdu Yunan zindanlarında, babaları kurşuna dizilmiş. Bu dünyada ilk görülecek şey diye demir parmaklığı gördüler


Benim oğlan dünyaya geldiği zaman çocuklar doğdu Anadoluda, mavi gözlü, kara gözlü, elâ gözlü bebeklerdi. Bitlendiler doğar doğmaz kim bilir kaçı sağ kalır


Benim oğlan benim yaşıma bastığı zaman, ben dünyada olmıyacağım, ama harikulâde bir beşik olacak dünya, siyah, beyaz, sarı bütün çocukları sallıyan mavi atlas döşekli bir beşik.




Haydi Güle Güle Gülüm


işte hapishanesinde Demirlerden seyrettiğim bu şehir kaplıcalar
türbeler ve kocaman bir çınardır.
Ve sahici insanları benim insanlarım nasılda perişan...


benim insanlarım nasılda perişan...



Başladı îşe Bîtîrdî îşî..Başlarken avaz avaz bağırmadı. Bîtîrdî ve :
Gelîn seyredîn, dîye dört yanı çağırmadı..O mîlyonların mîlyonda bîrîdîr.O bîr sıra neferîdîr.


O bîr yarış hayvanı değîl.
Yüzü herkesîn yüzüne benzer.
Su îçer ağzıyla ayaklarıyla gezer…
Onun îçîn ;başlıyan,bîten îş var,
sorgu soruş yok..Gîdîş var..
Duruş yok..O mîlyonların mîlyonda bîrîdîr O bîr sıra neferîdîr..


Zevcem ruhum ölümü düşünüyorum, demek ki bende...
Bir gün kar yağarken yahut bir gece
yahut bir öğle sıcağında hangimiz ilkönce nasıl ve nerde öleceğiz?


Nasıl ve ne olacak ölenin son duyduğu ses, son gördüğü renk,
kalanın ilk hareketi ilk sözü
ilk yediği yemek?


Belki birbirimizden uzakta öleceğiz.
Haber çığlıklarla gelecek yahut da ima edecekler ve kalanı yalnız bırakıp gidecekler...Ve kalan
karışacak kalabalığa.


Yani efendim, Zevcem Pîrâyem
ölümü düşünüyorum geçen ömrümüzü düşünüyorum.
Kederli ve rahatım Hangimiz ilkönce nasıl ve nerde ölürsek ölelim seninle biz birbirimizi
ve insanların en büyük dâvasını sevebildik dövüştük onun uğruna


nasıl ve nerde ölürsek ölelim seninle biz birbirimizi ve insanların en büyük dâvasını sevebildik dövüştük onun uğruna yaşadık





Topraktan ateşten ve denizden doğanların en mükemmeli doğacak bizden


ve insanlar ellerini korkmadan düşünmeden birbirlerinin ellerine bırakarak yıldızlara bakarak Yaşamak ne güzel şey diyecekler;


Ne güzel laf,
ne derin kelam?
Çok şükür


Karanlıkta kar yağıyor,
Karşında en güzel şeylerimizi
Ümidi, hasreti, hürriyeti
Ve çocukları öldüren bir ordu.
Kar yağıyor. Ve belki bu akşam
Islak ayakların üşüyordur.


Kar yağıyor,
Ve ben şimdi düşünürken seni
Şurana bir kurşun saplanabilir
Ve artık bir daha
Ne kar, ne rüzgar, ne gece?
Kar yağıyor


Kimdin, nerden geldin, ne yapardın?
kömür ocaklarından olabilirsin.
Belki alnında kanlı bir sargı vardır
aldığın yarayı saklamaktadır.
varoşlarda kurşunu atan sendin
Veyahut çiftlikde Irgatlık etmişindir.
Belki küçük bir dükkanın vardı,
Renkli yemişler satardın.


Belki hiçbir hünerin yoktu,
belki gayet güzeldi sesin.
Belki felsefe talebesi,
belki hukuk fakültesindensin
Ve parçalandı üniversite
Bir tankın altında kitapların.
Belki dinsizsin,
Belki boynunda bir küçük hac.
Kimsin, adın ne, tevellüdün kaç?



Belki yüzünün bir tarafı biraz
Dumlupınar’da yatana benziyordur
Yüzünü hiç görmedim
Adımı duymadın hiç
Aramızda denizler, dağlar,
Benim kahrolası aczim var.


Ben ne senin yanına gelebilir,
Ne sana bir kasa kurşun,
Bir sandık taze yumurta,
Bir çift yün çorap gönderebilirim.
Halbuki biliyorum,
Bu soğuk karlı havalarda
İki çıplak çocuk gibi üşümektedir
ıslak ayakların.Biliyorum,


Ne kadar büyük, ne kadar güzel şey varsa İnsanoğulları daha ne kadar büyük Ne kadar güzel şey yaratacaklarsa Güzel gözlerindedir


Ve ben ne yarın, ne dün, ne bu akşam Onu sevmekten başka bir şey yapamam.


sayılar bebelerin kundakları sayılar tabutları şehirlerin öldürülmüş öldürülebilecek olan sayılar yaklaşan bir şeyleri bildirir sayılar


nedir yaklaşan bize bizden uzaklaşan nedir dünya savaşı: I dünya savaşı: II 14'ten 18'e 39'dan 45'e 10 yıl 54 milyon ölü 49 milyon sakat ölülerle sakatların memleketi 103 milyon nüfuslu bir memleket


gidenlerden biri evimizdendi
gitti dönmedi bir daha
19'unda mıydı 40'ında mıydı
döndü iki gözü kör


gök gözlü müydü kara gözlü müydü döndü dizkapağı kesik
döndü ve bulamadı evinin
14'ten 18'e 39'dan 45'e
10 yıl 54 milyon ölü


49 milyon sakat yeryüzünde şimdilik 2,5 milyarız % 80'imiz aç dişlerimiz dökülüyor ve yara içinde ölü derilerimiz çatlak


şimdilik 2,5 milyarız % 80'imiz aç
yıl 1962 2 avcı uçağını sofraya koysak çevirsek ete ekmeğe 40 milyon insan doyasıya yer içer 40 milyon kediye de artar ekmek


1 milyar ölü adayı ve ölüme hazır bütün toprakların yarısı bütün ağaçların balıkların yağmurların ve ana rahmine düşenlerin en azdan yarısı ölüme hazır tepeden tırnağa


silahsızlansak bütün iklimlerde ve insanca işlesek yeryüzü nimetlerini çoğaltsak onları kazırdık açlığın kökünü dişlerimiz dökülmez olur çocukların kederi silinir gözlerden
eğri büğrü bacakları doğrulur





920’nin 16 Martı
uykuda kesti kafir üçümüzü,
kurşuna dizdi kafir ikimizi.
İngiliz’in hepsi değil domuzu
Sabaha karşı aldı canımızı.
920’nin 16 Martı



Ben içerdeyim işte. Yalnızım. Seni düşünüyorum. Seni nasıl iyi, nasıl harikulade düşünüyorum bilsen! “Sevmek mükemmel iş delikanlım”


Hapisane müdürü geçen gün evlimisiniz?” diye sordu. Ben de “Nişanlıyım” dedim. Nişanlım benim! Yüzüğünü kalbimde taşıdığım sevgili! Sana öyle hasretim ki…Seni, seni, seni ve oğlumuzu doya doya kucaklarım!


Seninle beraber daha çok yerlere bakacağız nişanlım, yıldızlara, dost yüzlerine, Memedimizin gözlerine, güzel günlere, beraber yan yana bakacağız…


Önümüzde dinç, kuvvetli, dolgun ve manalı bir hayat var daha. Gönlün kocalmasın nişanlım.


ben topal bacaklı, ihtiyar bir çınar ağacına benzeyen gövdem içinde, her dem taze, her dem kuvvetli ve her dem senin ateşinle dolu, pırıl pırıl bir yürek taşıyorum.


Seni düşünürken gençleşiyorum. Bacağımın sızısı duruyor. Sen de beni düşünürken genç ol
kuvvetli ol


Karım, nişanlım, kardeşim, dostum, Güvendiğim, daima güveneceğim gözleri gözlerimin önüne getirdiğim zaman seninkiler ışıl ışıl pırıldıyor


İki yıldız gibi gözlerin, iki kocaman berrak yıldız gibi dost gözlerin gökyüzünde yolumu gösteriyorlar


Nişanlı! Artık her gece rüyalarıma giriyorsun. Rüyalarımın içinden kızıl ışıklı başın kocaman bir güneş yığını gibi akıp geçiyor. Ve ben her sabah içim aydınlık ve sevinçle dolu olarak uyanıyorum!


hakikatla karşılaşınca birdenbire ayılıyorum? Hayır. Rüyam renkleri ve sesleriyle yaşıyor…Seni ne seviyormuşum meğer!


Ben teselliye muhtaç değilim karıcığım, sen de teselliye muhtaç olma…Teselli, ekseriya, tamiri mümkün olmayan hadiseler karşısında verilir ve alınır.


Senden uzak bir senenin ne demek olduğunu kalbim yüzüme karşı haykırıyor. Fakat aklım sabret diyor, sen ona hudutsuz bağlısın, o senindir hudutsuz…


Büyük bekleyişler, felaketler büyük bağları ve sevdaları bir kat daha büyütür…


Karıcığım! Üzülme! Senin üzülmenden başka benim kendime ait olan hayat parçamı üzecek bir şey yoktur.


seni on yıl daha beklerim, diyorsun…İnanıyorum, sevinçle, neşeyle inanıyorum, çünkü ben daha on yıl yatsam sen daima içimdesin!


Karıcığım Sen meğerse nasıl her şeyimmişsin benim…Seni sevmek benim içimde, toprağı, suyu, güneşi, hayatı ve fikri sevmekle birbirine karıştı.


Sen ciğerlerimdeki nefes, gözlerimdeki ışık, kalbimdeki çarpıntı ve beynimdeki düşünce gibisin.


Neyi düşünürsem seni düşünüyor Neyi görsem seni görüyorum.


unutma ki hiçbir erkek yüreği 32 yaşında benimki gibi denizden kocaman bir sevgiyle delikanlılığını bir an bile kaybetmeden çarpmamıştır.


Ben hiçbir şey olmayabilirim, hatta şairliğim bile bir yaldız parıltısı olabilir, fakat muhakkak ki, bir şeyim, aşığım karıcığım, dolu dizgin, uçsuz bucaksız aşık…


Her şeyime sitem edebilir, her tarafımı inkar edebilirsin, fakat aşıklığımı asla!


Sevmenin bütün merdivenlerini ayak ayak yükselerek geçtim, şimdi başım doğan güneşlerin kızıltısı içinde yanan göklerdedir.


Yüreğim kocaman bir su yığını gibi ve onun aynasında yalnız senin başın var. Bütün bunları bilirsin, fakat sen bir kere daha işitmekten, ben bir kere daha tekrarlamaktan zevk alırız. Aşığız çünkü karıcığım.


Güneşte denizin sonunda mavi bir duman gibi gözümde tütüyorsun
Yeşil bir erik dalı yüreğim sen altın tüylü bir yemiş sallanıyorsun


ben böyle bir yemiş ve bir duman gibi görmenin yerine sahiden görmek istiyorum çıplak ayaklarını
sahiden dokunmak istiyorum uzun parmaklı ellerine


Biriciğim Üç gecedir rüyamdasın. Acaba ben senin hiç rüyana giriyor muyum?


Girsem herhalde duyardım. Bu kadar güzel gezinti yapıp farkında olmamam kabil değil. Ne fena, demek rüyana hiç girmiyorum. Çok bedbahtım, karıcığım.


Öyle çok şey söylemek istiyorum ki hepsini söylemek için acelemden yazım berbat okuyamayacaksın diye ödüm patlıyor.


Ne zaman kavuşacağız? Bir masa etrafında oturacağız. Bir yatakta yatacağız, yan yana dolaşacağız.


Ben sana güzel yemekler pişirip, harikulade romanları ne zaman yazacağım çıkar beni burdan karıcığım.


Seni seviyorum karıcığım. Seni bahtiyar etmekten başka bir şey düşünmüyorum. Ve demirlerimin üstüne yemin ederim ki bahtiyar olacaksın.


Doğum yeri neresi,
kaç yaşında?
Sormadım.
Düşünmedim.
Bilmiyorum.
Dünyanın en iyi kadını,
Dünyanın en güzel kadını.
Benim karım.


yazılan bu kitap ONA ithaf edilmiştir. Zannedersem şimdiye kadar yazdığım en iyi şiir bu olacak. Çünkü hep seni düşünerek, sana beğendirmek için yazdım.


Seni görmek, görmemek, görmeyi ve görememeyi düşünmek. Ömrümün en büyük tefekkür meşgalesi bu. Seni, senin hudutlarının dışında seviyorum,


Sen olmasan ölürdüm, diyorsun…Ben de öyle bir tanem. Ve bu böyle olduğu, birbirimizi bu kadar yaşamanın manası olacak kadar sevdiğimiz için, her şeye rağmen, yaşamaya en çok hakkı olan iki insanız…


Ve son nefesimize kadar, bütün dertlerimize, ıstıraplarımıza rağmen, yaşamanın ne olduğunu anlamış iki insan saadetiyle birbirimize kopmaz bağımızı her gün her saat biraz daha kuvvetle öreceğiz düğümleyeceğiz


Seni nasıl seviyorum, Piraye. Hayatımın en büyük nimetisin. Sana ne çok, ne anlatılamayacak, sayılamayacak kadar çok şey borçluyum.


Bazen ya Piraye olmasaydı diye düşünüyorum ve tüylerim diken diken oluyor. Benim her zaman genç, güzel, iyi ve harikulade kalacak olan Pirayendem.


Seni seviyorum. Seni öyle özledim, seni öyle çok seviyorum ki bu iki fiilden başka ne yazsam boş ve saçma ve lüzumsuz geliyor bana.


Beni kırk bir yaşımda böyle aşık ve genç bir yürekle her an yeniden yarattığın için sana minettarım.


en aşağı kırk şiirden ibaret ve sırf seni anlatan, seni nasıl sevdiğimi anlatan bir kitap yazacağım ve dünyaya nasıl sevilirmiş ve bu sevgi nasıl yazılırmış göstereceğim


Canım karıcığım, bir tanem,
Ne günlerdir bugünler, nasıl kederli, nasıl ağır, nasıl ümitli, nasıl aydınlık, nasıl kahraman günlerdir. Nasıl acı çekiyoruz, nasıl ümitli ve kahramanız nasıl sevdayla, iyilikle, nefret ve kinle doluyuz.


Birbirimizden uzak olmak, birbirimize sokulamamak ne korkunç şey, fakat bunun ne tuhaf ne acı bir tadı var. Nasıl oluyor da iki insan birbirini bu kadar çok sevebiliyor,


Beni aşan bir iş yapıyorum.
Seni sevmek ne tuhaf şey? Neyini, niçin ve nasıl seviyorum? Yüreğini mi, evet, aklını mı evet, huyunu mu evet, Hepsi bu kadar mı? Hayır.


Nazım hikmet


Saat dört, yoksun. Saat beş yok.
Altı, yedi ertesi gün daha ertesi
ve belki kim bilir...
Hapisane avlusunda
bir bahçemiz vardı.
Sıcak bir duvar dibinde
on beş adım kadardı.
Gelirdin yan yana otururduk



Bir Cumartesi gününü,
hapisane çeşmesiyle ıslanan
bir ikindi vaktini hatırlıyor musun?
Bir türkü söyledi Şaban Usta,
aklında mı :
«Beypazarı meskenimiz, ilimiz,
kim bilir nerde kalır ölümüz...?»


O kadar resmini yaptım senin
bana birini bırakmadın.
Bende yalnız bir fotoğrafın var :
bir başka bahçede
çok rahat çok bahtiyar
yem verip tavuklara gülüyorsun.


Hapisane bahçesinde
tavuklar yoktu, fakat gülebildik
ve bahtiyar olmadık değil.
Nasıl haberler aldık hürriyete dair,
ayak seslerini dinledik müjdelerin,
ne güzel şeyler konuştuk
hapisane bahçesinde...


Sıcaklar bildiğin gibi değil
ve ben ki yalı uşağıyım,
deniz ne kadar uzak...
İkiyle beş arası
cibinliğin altına uzanarak
ter içinde
kımıldanmadan
gözlerim açık
dinliyorum sineklerin uğultusunu


kıyametten kırk gün önce.
bir gece başın bir kalasla ezilmiş,
çıkmamak sabaha...
Ölümün bu kadar körü
ve mendeburu...
Ben yaşamak istiyorum biraz daha,
bir hayli yaşamak.
Bunu birçok şey için istiyorum,


Yayından fırladı ok Menzil ırak
Hedeften bir eser yok!!!
ok uçuşta usta değil çıraktı.
Bu uçuş yıllarca yıllar kadar sürdü.
ok hedefin kırmızı kalbini gördü…
Ok uçuşta usta oldu gayrı
çırak değil O menzili artık ırak değil


Baba Her yılbaşında
Sana söyleyecek bir tek Söz var
Seni ne kadar çok seversem’
O kadar Çok olsun
ömrümden geçen yıllar…’


Baba Babam, ağabeyim,
kardeşim, arkadaşım
Ne zulüm, ne ölüm, ne korku
Başımı eğmez
Yalnız senin elini öpmek için
Eğilir başım


Bir gönülde iki sevda olamaz


Oturmuşum cumbaya
yüzüme suların ışığı düşüyor
bir ırmak kıyısında mıyım
bir deniz kıyısında mı?
O tepsideki ne
o güllü tepsideki
yer çileği mi kara dut mu?
Fulya tarlasında mıyım
karlı kayın ormanın da mı?


Gülüp ağlıyor sevdiğim kadınlar
Dostlar nasıl bir araya geldiniz?
Birbirinizi tanımazsınız.
nerde bekliyorsunuz beni?
Beyazıt' ta Çınarlı Kahve' de mi
gözlerim yanıyor gözlerim
İçimde sarmaş dolaş karmakarışık
büyük uzak iki şehrin hasreti.


Yıldızlar rüzgâr ve su.
bir gemici korosu
su gibi, rüzgâr gibi türkü söylüyor,
türkü diyor ki, «Korkumuz yok!
İnmedi bir gün bile gözlerimize
korkunun karanlığı türkü diyor ki,
Bir gülüş ateşiyle yakmasını biliriz
ölümün önünde sigaramızı.»



Pencereler yağmur yağıyordu
ben alt dudağımda cıgaram
türkü söylüyordum içimden
yağmur sesini
kendi sesimden çok severim


Pencereler çıktım kırmızı yataktan
çocuk burnumu dayadım
terli camına pencerenin
oda sıcaktı ve anamın kokusu vardı
dışarda kar yağıyordu
ben kızamık çıkarıyordum


Pencereler sabaha karşı mıydı
belki de gece yarısı bilmiyorum
odamın içindeydi yıldızlar
ve gece kelebekleri gibi
çırpınıyorlardı camlarınızda
ben onlara dokunmaktan çekinerek
açtım sizi pencereler
salıverdim yıldızları geceye
aydınlık sınırsız hür geceye


düştüm bir pencereden
bir güzele bakarken
dünya halime güldü
güzel dönüp bakmadı
belki farkında değildi


Pencereler pencereler
ben oturdum birinin içine
sarkıttım ayaklarımı bulutlara
bahtiyarım diyebilirdim belki


HALK MAHALLELERİ Burada evler,
bir işsizin umutsuzluğuna benzer. karanlığı terlidir, yapışkandır koku ağırdır. Bu mahalleler, ne coğrafya kitaplarına girer ne de güzel, tarihî manzara koleksiyonlarına...


Kızını, İtalya'nın en zengini ile evlendiren büyük idealist Sinyor Mussolini, faşizmi anlatırken der ki:
Faşist, rahat hayata hor bakar... Yeryüzünde saadetin mümkün olacağına inanmaz


Banka direktörlüğü ve İtalyan finansına Sezar'lık eden Mussolini, faşizmin tarifi için şöyle der:
Faşizm için her şey devletin içindedir. Devletin dışında manevî veya insanî hiçbir şey yoktur, her şey değersizdir


Halk Mahallelerinde» oturanlar büyük bir enerjiyle, devletin hapishaneleri, vergi daireleri ve polis karakolları içine alınmışlar, onlara devletin dışında her şeyin değersiz olduğu anlatılmıştır...


Kiralık odalar, kiralık elbiselere benzerler. Her ikisinde de aklıma ilk gelen şey: «Bunu benden önce kim giydi? Burada benden önce kim oturdu?» olur.


Ve anladım ki yalnız değilim.
Belki dün gece kurşuna dizilen, belki bu gece kurşuna dizilecek olan bir adamın bir yıl soluk aldığı, kımıldandığı, düşündüğü, bir odada insan kendisini yalnız hissedemiyor


Onu sevdim birdenbire. Ona sınırsız bir saygı duydum. Yıllarca beraber düşünmüş, yan yana dövüşmüş, bir ağızdan şarkı söylemiş gibiydim onunla


Habeşistan bir yarı müstemleke.
O, Galla'dan bir zenci.
Ben, emperyalizmin yerli kölesi.
Anamın yüzünü görmedim.
Beni doğururken ölmüş.
zenci delikanlının yüzü bilmiyorum O bu kapıdan ölüme götürülmüş


Ben bu kapıdan içeri girdim. Birdenbire anladım ki o, bana anam kadar yakındır


Yakınlık duygusu öyle bir nesne ki, insan kendine yakın bulduğu insandan kalmış elle tutulur, gözle görülür bir hatırayı elle tutmak, gözle görmek istiyor


En açıkgöz baskınlarda, araştırmalarda bile, en umulmadık yerlerde, en çok ele geçirilmek istenen bir şey kalır.



Babasının yirmi beşinci kızı benim üçüncü karım gözlerim, dudaklarım
TARANTA BABU Sana bu mektubu
içine yüreğimden başka bir şey komadan yolluyorum Roma'dan.
Bana darılma sakın şehirlerin şehrinden sana gönderecek kendi yüreğimden daha akla yakın
bir hediye bulamadım

Rastladılar yavrulu bir dişi kurda.
Yavruları vurdular.
Ana kurdun sütüyle
karınlarını bir temiz doyurdular.
Sonra gidip Roma'yı kurdular.
İşte böyle temelinde Roma'nın
dişi kurt sütüyle dolu kovalar
ve bir avuç kardeş kanı var...



üçüncü kızımın
ve beşinci oğlumun anası
TARANTA - BABU!..
Sus TARANTA - BABU!
Sevgiyle saygıyla haykırarak sus!..
Dinle bak:
zincirlerini kırıyor
Roma'nın varoşlarında SPARTAKUS!..


Görmek işitmek duymak
düşünmek ve konuşmak
koşmak alabildiğine
başı dolu başı boş koşmak...
Hehehey TARANTA - BABU
hehehey yaşamak ne güzel şey
anasını sattığımın yaşamak


Düşün beni kollarım, senin
üç çocuk doğurmuş kalçalarındayken
Düşün sıcak...yemişin adını düşün
Gözdeki tadını düşün
kıpkırmızı güneşin
yemyeşil otun
ve koskocaman
masmavi bir çiçek gibi açan
ay ışığını Düşün


Düşün TARANTA - BABU!
İnsanoğlunun yüreği kafas kolu
yedi kat yerin altından çekip çıkarıp
kara toprağı bir yumrukta
yere serebilir,


yılda bir veren nar bin verebilir.
Ve dünya öyle büyük,
öyle güzel öyle sonsuz ki
deniz kıyıları her gece hepimiz
yan yana uzanıp yaldızlı kumlara
suların türküsünü dinleyebiliriz...
Yaşamak ne güzel şey



yaşamak ne güzel şey...
Anlıyarak bir usta kitap gibi
bir sevda şarkısı gibi duyup
bir çocuk gibi şaşarak YAŞAMAK...


Yaşamak birer birer ve hep beraber
ipekli bir kumaş dokur gibi Hep bir ağızdan sevinçli bir destan okur gibi YAŞAMAK..

YAŞAMAK Ne acayip iştir ki bu ne mene gidiştir ki TARANTA - BABU
bugün bu inanılmıyacak kadar güzel bu anlatılamıyacak kadar sevinçli şey böyle zor bu kadar dar
böyle kanlı bu denlü kepaze...

Sen ki kapkara cahilsin sorsam ki Keçilerin sütleri kesilir portakallar güneş gibi kuruyup kıtlık geçerse toprağımızdan ne yaparsın dersin ki yıldızlı bir gece gibi damla damla kaybederim boyamı damla damla solarım dersin ki Bir Afrika kadını için Kıtlık ölümdür bolluk ise sevinç



ne hikmettir ki büsbütün tersine
Bir dünya burası
bollukla ölüyor, kıtlıkla yaşıyor Varoşlarda hasta, aç kurtlar gibi insanlar dolaşıyor


ambarlar kilitli
ambarlar buğdayla dolu..
İnsanlar yalnayak
insanlar çıplak...


Bir öyle şaşılası dünya ki burası,
balıklar kahve içerken
çocuklar süt bulamıyor.
İnsanları sözle besliyorlar,
domuzları patatesle...


Mussolini çok konuşuyor TARANTA - BABU Tek başına
yapayalnız karanlıklara
bırakılmış bir çocuk gibi
bağıra bağıra
korkuyla tutuşup
korkuyla yanarak
Mussolini çok konuşuyor
çok korktuğu için çok konuşuyor!.


Bugün aklıma yazısız bir resim geldi, Taranta - Babu! Ve benim, birdenbire yüzünü değil gözünü değil senin sesini göresim geldi, Mavi Nil» gibi serin yaralı bir kaplan gözü gibi derin sesini senin!

İtalyan kuvvetlerinin Habeşistan'da
harekete geçmeleri için yağmur mevsiminin bitmesi ve baharın gelmesi bekleniyor...Ne tuhaf şey Taranta - Babu bizi kendi topraklarımızda öldürmek için
kendi topraklarımızın baharını bekliyorlar.


Ne tuhaf şey Taranta - Babu;
bu yıl Afrika'da yağmurların dinişi,
kokuların gökten yere inişi
ve güneşin altında toprağımızın
Gallalı bir kadın gibi gerinişi,
bize senin memelerin gibi tatlı yemişlerle beraber
ölümü getirecek.


Ne tuhaf şey Taranta - Babu!
Kapımızdan içeri ölüm
kolonyalı şapkasına bir bahar çiçeği takıp girecek...



Geliyorlar Taranta - Babu, seni öldürmeğe geliyorlar Karnını deşip
barsaklarının kumun üstünde aç yılanlar gibi kıvrandıklarını
görmeğe geliyorlar.


Seni öldürmeğe geliyorlar Taranta Babu seni ve keçilerini Oysaki, ne onlar seni tanır ne onları sen..
Ve ne keçilerin atlamıştır
onların çitlerinden.


Geliyorlar Taranta - Babu.
Kimi Napoli'den Tirol'den kimi.
yumuşak ve sıcak bir elden kimi...
Onları ordu ordu tabur tabur
düğüne götürür gibi
üç denizden aşırıp
ölüme getirdi gemiler..


ölmeğe ve öldürmeğe gelenler bayraklarını dikip geri dönseler bile kesik kolunu Somali'de bırakan Torinolu tornacı artık çelik çubukları ipek gibi öremeyece Ve kör gözleriyle bir daha Sicilyalı balıkçı deniz ışığını göremeyecek.


Taranta Babu'm Bu son mektubum Belki birbirimizi görmiyeceğiz. Belki beni kurşuna dizen namlular gelip senin memelerinde kırmızı delikler açacak


Kim ki, adaletin ve medeniyetin yolunda yürümek ister, hayatını fedaya hazır olmalıdır.

kızım, annem, karım, kardeşim
sen başında güneşler esen
altın gözlü çocuğum benim
bir demet mor menekşe olsun getiremedim sana!
Ne haltedek dostların karnı açtı
kıydık menekşe parasına!

Öküzlerimin boynuzlarında
toprağı sürüyorum sabırlı bir kibirle
toprak nemli ve ılık.
Demir dövüyorum öğleye kadar
kırmızıya boyanıyor karanlık.
Yapraklarında yeşilin en güzeli,
zeytin devşiriyorum
ikindi sıcağında
üstüm başım, yüzüm gözüm ışık.


Her akşam mutlaka misafirim var,
kapım bütün şarkılara açık.
Geleceyin suya diz boyu girip
çekiyorum denizden ağları:
yıldızlarla balıklar karmakarışık.
Benden sorulur oldu dünyanın hali
insan ve toprak,
karanlık ve aydınlık.


Anladın ya işim başımdan aşkın,
beni lafa tutma, gülüm,
ben sana aşık olmakla meşgulum.


Kimi der ki kadın
kış gecelerinde yatmak içindir.
zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki vebalimdir.


Kimi der ki kadın hamur yoğuran.
Kimi der ki çocuk doğuran.
O benim kollarım, başımdır.
Yavrum, annem, karım,
Hayat arkadaşımdır.
 

Murataltug

Doçent
Necip Fazıl Kısakürek

BEN, kimsesiz seyyahı meçhuller caddesinin BEN, yankısından kaçan çocuk kendi sesinin BEN, sırtında taşıyan işlenmedik günahı Allah'ın körebesi, cinlerin padişahı...

BEN, usanmaz bekçisi, yolcu inmez hanların BEN tükenmez ormanı, ısınmaz külhanların...BEN, kutup yelkenlisi, buz tutmuş kayalarda;
Öksüzün altın bahtı, yıldızdan mahyalarda...

BEN, başı ağır gelmiş, boşlukta düşen fikir; Benliğin dolabında, kör ve çilekeş beygir...BEN Allah diyenlerin boyunlarında vebal;

BEN bugünküne mazi, yarinkine istikbal...BEN, BEN haritada deniz görmüş, boğulmuş Dokuz köyün sahibi, dokuz köyden kovulmuş...
Hep BEN, ayna ve hayal, hep BEN

Bu akşam o kadar durgun ki sular
Gömül benim gibi kedere diyor.
İçimde maziden kalma duygular
Ağla geri gelmez günlere diyor.

Ey gönül, gidenden ümidini kes!
Kaçan bir hayale benziyor herkes,
Sanki kulağıma gaipten bir ses
Buluşmalar kaldı mahşere diyor.

Enginden engine koşarken rüzgar,
Bende bir yolculuk heyecanı var…
Yattığım kayaya çarpan dalgalar
Çıkıver bir sonsuz sefere diyor.

Ruhuma bir kefen bezi yeter de;
Yetmez aç nefsime sırma ve ipek.


Çare yok yüzünden düştüğüm derde Güneşle bir tutsam girmez hizaya Dar bulur sığmam der dipsiz fezaya Kuyruk sallar, sonra hırlar ezaya Benim nefsim ne köpek

Oyuncak kırılır, haydi, ya insan,
Nasıl parçalanır, nasıl bölünür?

Bir daha ölmemek için ölünür.
Ölüm ölene bayram, bayrama sevinmek var Oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var

Çekilmez akılda bu kadar sancı;
Akıl bir küçük diş, at, kurtulursun!

Büyük randevu... Bilsem nerede, saat kaçta Tabutumun tahtası, bilsem hangi ağaçta?Ne azap, ne sitem bu yalnızlıktan,


Yaram var, havanlar dövemez merhem Yüküm var, bulamaz pazarlar dirhem.

Yollar ki, Allah'a çıkar, bendedir.
Hasreti denizlerin Denizler kadar derin Ve o kadar bucaksız.

karşımda yapraksız Kullanılmış bir takvim.Üzerinde bir resim Azgın, sonsuz bir deniz Resimdeyse bir nokta Yana yatmış bir gemi,
Kaybettiği alemi Arıyor deryalarda.

Denizler oldu tasam, Yakar onu bulmazsam Beni bu hasret dedim
Varırım elbet dedim. Bir ömür geze geze Takvimdeki denize.

Yola çıktığımız gün Bakarlar sinsi sinsi Niçin o anda hepsi Niçin o güne kadar Dilsiz duran ne kadar Eşya varsa dirilir Yolumuza serpilir Ufak böcükler gibi


Birden bakar ki insan
Herşey karmakarışık.
Ve kalb ağlayaraktan
Çekilir geri geri
Terkeder bu mahşeri.

Bu mahşerin içinden
O gün ben de geçtim ben,
Nem varsa evim, anam,
Çocukluğum, hatııram,
Ve ne sevdalar serde
Bıraktım gerilerde


Kaçar gibi yangından.
Rüzgarların ardından
Baktım da süzgün süzgün
Kurşun yükünü gönlün
Tüy gibi hafiflettim.
Denize hicret ettim

can nasıl dayansın, nasıl dayansın?
mezara çekmekse beni maksadın
önümde o siyah gözlerin yansın.

bir sütun alevsin, bir sütun duman,
yalnız seni görür gözünü yuman.
senden ateşine bir deva uman
bari gitsin kara toprağa kansın.

yalnız seni görür gözünü yuman.

bir çukur solumda, bir taş sağımda
kabre girdim bu genç çağımda

öyle bir yüksel ki sen toprağımda
görenler ruhumu tütüyor sansın
Saçların omuzlarından aksın
Mermer üzerinden geçen su gibi

Gözünün değdiği yere gül düşer

Yaz vaktinin gündüz uykusu gibi
Saç tel tel örtüler hep tül tül düşer
Gözünün değdiği yere gül düşer
Sonunda sana da bir gönül düşer


Gönlümün şimdiki duygusu gibi
Dillerde dökülüp sayılır saçın
Sıcak nefeslerle bayılır saçın
Bir tütsüdür kalbe yayılır saçın
Kararan gözlerin buğusu gibi

Dinle, kulağını ver de mezara!
Ölüler evlattan yana çırpınır.
Nesiller arası korkunç manzara;
Domuz yavrulayan ana çırpınır.
Kalbten kazıdılar iman sırrını;

Her günün bugünden beter yarını.


Hergünün bugünden beter yarını.
Acı rüzgarlara vermiş bağrını
Türk bayrağı yana yana çırpınır.

Rabbim, Rabbim, bu işin bildim neymiş Türkçesi Senin aşkın ateştir, ateşin gül bahçesi...

Kaç mevsim bekleyim daha kapında, Ayağımda zincir, boynumda kement? Beni de, piştiğin bela kabında O kadar kaynat ki, buhara bezet!

Bekletme Yunusum, bozuldu bağlar Düşüyor yapraklar, geçiyor çağlar;
Veriyor, ayrılık dolu semalar,
İçime bayıltan, acı bir lezzet.


Rüzgara bir koku ver ki, hırkandan;
Geleyim, izine doğru arkandan;
Bırakmam, tutmuşum yakandan,
Medet ey dervişim medet!

Üstüme söverek gel, bayılırım; fakat sövmen bir fikir öfkesine, bir düşünce sinirine bağlı olsun...
Böyle gelebiliyor musun?

Sen, yalnız kendine oyuncak edindiğin mukavva Dünya içinde sahte gerçekler imal edip bunları insanlara yutturmaktan anlıyorsun!

Güvenle gel, biterim; öyle ki, hiçbir desteğin olmasa da güvenindeki heybet bana yeter?

Sen yalnız, arslanın iki ayağı arasına sığınıp, faaliyetine engel gördüğü kediyi rapor eden sıçana benziyorsun!

Fikrin yok, hakikatin yok, bilgin yok, ihlâsın yok, güvenin yok; ve düşün, bunlardan tek tek pay almış olarak ne çapta ahlâkın yok! ..

Sonsuzluk Kervanı,'peşinizde ben,
Üç ayakla seken topal köpeğim! '
Bastığınız yeri taş taş öpeyim.
Bir kırıntı yeter kereminizden!

Bu gidenler, Altın Kol Silsilesi;
Ölçüden, ahenkten daha güzeller..
Sonsuzluk Kervanı, istemem azat!
Köleniz olmakmış gerçek hürriyet.




Hiç bir operatör, ameliyat masasından kendisini yumruklıyan kanserliye, kızamaz.

hiç bir gardiyan, parmaklığı içinden kendisine deli diye bağıran çılgına,

hiç bir hâkim darağacı önünde küfürler savuran mahkûma kızamaz.


Beni, doktor, gardiyan ve hâkim şeklinde gören sensin! Senin bu halini sezer sezmez artık sana kızmıyorum. Merhamet ediyorum.

İnsan başıyla fare kafasını ayıran tek hassa, bence fikir öfkesidir.
Fakat bu öfke, iyi kötü bir kudreti, bir şahsiyeti, bir mesuliyeti kalmış insanlara ve hadiselere karşıdır.

bu kadar adileşmeye nasıl tahammül ediyorsun Ne yapayım, ekmek paramı kazanıyorum. Başka ne yapabilirim?

Kendinden ve haysiyetinden bu kadar fedakârlık edeceğine niçin potin boyacılığı etmeyi tercih etmiyorsun?

sen benim gözümde hiç bir şeyi temsil etmiyorsun. Ne hokkabaz şiirini, ne işporta komünizmanı, ne hile ustalığını, ne açık gözlülüğünü
Senin nene mukabele edeyim?

Ben senin kâbusun, geceleri uykuna giren umacın, her an yokluğunu hissettiren şeytanınım. Sana acıyorum. elimden ne gelir?

Seninle son defa konuşuyorum hepsi bu kadar. sen mazursun. Seni affediyorum ne yapsan affedeceğim istediğini yap Sakın bu fırsatı kullanmamazlık etme!



Benim hakkımda, içinde hapsettiğin şeylerin hacmini bilmiyorum. Rivayete göre üç perdelik bir piyes, rivayete göre bir roman...


Bir gündü, hava ılık
Ve cadde kalabalık
Bir kadın sapıverdi önümden
Yalnız bir endam gördüm, arkasından, ipince.
Ve görmeden sevdiğim,
işte bu kadın dedim,
Çarpıldım sendeledim.

Namaz, sancıma ilaç, yanık yerime merhem Onsuz, ebedi hayat benim olsa istemem

Başta gerçek Türkün ruh köküne bağlı yeni gençlik mücadele hayatımda beni okumuş her fert, kısaca Allah ve Resulüne perçinli herkes... Onlara hitap ediyorum

Emanetim, beni seven ve İslâm dâvasında bir hak sahibi olduğumu kabul eden herkese...

söylenecek söz «Allah ve Resulü; başka her şey hiç ve bâtıl» demekten ibarettir.


Koca Hz Ömer bile Allah Resulünü öldürmeye davranmış ve peşinden bütün sahabîlerin, derecede ikincisi olmak gibi bir şerefe ermiştir.

Nasıl, nerede ve ne şekilde öleceğimi Allah bilir.

Fakat imkân âleminde en küçük biricik dileğim, Ankara'da, Bağlum Nahiyesindeki yalçın mezarlıkta, Şeyhimin civarına defnedilmektir.

Cenazeme çiçek ve bando muzika gönderecek makam ve şahıslara uzaklığımız ve kimsenin böyle bir zahmete girişmeyeceği malûm... Çiçekler çamura ve bando koğuşuna

Cenazemde, ne nutuk, ne şamata, ne medh, ne şu, ne bu... Sadece Fatiha ve Kur'ân...

Mezarımda Mevlid de istemem! ... Onu, uhrevî rüşvet vasıtası yapanlara bırakınız! Sadece Kur'ân...

Mevtanın ardından, onun için kaza namazı Şafiî içtihadınca caizdir ve aynı içtihat Hanefilerce rahmettir.

Bir de, üzerimde hakkı olanların bunu Allah rızası için helâl etmeleri...

Allahı, Allah dostlarını ve düşmanlarını unutmayınız! Hele düşmanlarını! ... Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup üzerinde toplayınız!

Beni de Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından birtakım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız!

Allah deyip şöyle bir doğrulsana!

Gözüm,aklım,fikrim var deme hepsini öldür, Sana çöl gibi gelen,o göl diyorsa göldür

Zeybeğimi bir kaç kızan,vurdular
Çukurda üstüne taş doldurdular
Zeybeğim Zeybeğim ne oldu sana
Allah deyip şöyle bir doğrulsana!

Zeybeğim kalkamaz dirilemez mi?
Şu ters akan sular çevrilemez mi?
Ne güne dek böyle gider bu devran
Zeybeğim bir sel ol bir çığ ol

Kır at zincirlenmiş ufuk sahipsiz
Han kayıp hancı yok konuk sahipsiz Baş köşede sırma koltuk sahipsiz

Kızanlar,dört yandan abandınız! Zeybeğin kanına ekmek bandınız! Bilemem susarak ölmek mi hüner? Lisan çıldırıyor dil nasıl döner?


Zeybeğim; dünyayı aldın götürdün
Bir öldün beni de binbir öldürdün!

Ağla,bir dinmeyen hasrete ağla
Zeybeksiz yolları gözetle ağla! ....

Kalbim bir çiçektir, Gelin, gelin, onu açın geceler Beni yâdedermiş gibi, bütün gün Ötün kulağımda, çın, çın, geceler!

Kalbim bir çiçektir, Gelin, gelin, onu açın geceler

Geceler çekmeyin benim için hüzün Gelin siz, ruhumu tenimden süzün; Bırakın nâşımı yerde gündüzün, Gölgemi alın da kaçın geceler!

İnsanlar içinde en yalnız insan;
Ölüler içinde en yalnız ölü…

İçimde bir mahşer uğultusu var;
Ruhumdur çağıran, tenimi cenge.
Gözlerim bir kuyu, dilim kördüğüm,
Bir görünmez âlem olsa gördüğüm;


Tam otuz yıl saatim islemiş ben durmuşum; Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum...

Kader, beyaz kağıda sütle yazılmış yazı Elindeyse beyazdan, gelde sıyır beyazı! .

Kim bu yüzü çizen sanatkâr ressam Geçip de aynaya, soran olmaz mı?

Artık sana hakaret etmeyeceğim. Çünkü hiçbir hakaret senin kadar alçalamaz.
 
Üst