Şairler ve hayatları

Bu konuyu okuyanlar

pajero

Doçent
Haiku Nedir?
Haiku;
16. yüzyılda ortya çıkıp 17-19. yüzyıllarda
gelişen üçlü dizelerle yazılan,17 heceden (5/7/5) oluşan,
konusunu genellikle mevsimlerden, yılın ilk ayından,
doğadan ve insandan alan lirik bir Japon şiir tarzıdır.
Birinci ve üçüncü dizeleri beşer, ikincidizesi ise
yedi hecelidir. Hokku, hayku,haikai da denilir. Bu
şiirlerde çoğu zaman Budizm, Taoizm ve yerel inançları
simgeleyen doğa imgeleri kullanılır. Japon edebiyatına
özgü bu şiir biçimi, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl
başında Batı ülkelerinde de belli bir yaygınlık
kazanmıştır. Gelmiş geçmiş en önemli haiku şairleri;
Matsıo Başo, Taniguçi Buson, Kobayaşi İssa ve Masaoka
Şiki gibi Japon şairlerdir.

Türkiye'de haiku tarzında şiir yazmış olan bazı şairler:
Orhan Veli, İlhan Berk, Sina Akyol, Turgay Kantürk,
Enis Batur, Melisa Gürpınar, Mustafa Köz, İbrahim Berksoy,
Oruç Aruoba, Gökçenur Ç., Kadir Aydemir ve Hakan Cem.

Aynı konularda yazılan tanka'lar ise yine Japonların
çok kullandıkları yedi dizelik bir nazım şeklidir.
Bu dizelerin birinci ve üçüncüsü beş, diğerleri
yedi hecelidir. Toplam 31 heceden oluşmaktadır.
 

pajero

Doçent
sıçrıyor
kör bir serçe
çançiçeğinin üstüne

GYODAI

***

geri dönüyorum
kırgın ve öfkeli
söğüt bahçede bekliyor beni

RYOTA

***
şu kiraz çiçekleri
bırakıp beni hayran
gittiler bu dünyadan

ISSA

***
at dışkısında
kırmızı erik çiçekleri
nasılda ışımakta

BUSON
 

pajero

Doçent
Eski Zaman Havuzu, Haiku
Seyhan Erözçelik

Divan şiiri imparatorluğun şiiriyse, geleneksel Japon şiiri de öyledir; ne ki anlamakta güçlük çekebileceğimiz bir garip imparatorluğun, orospudan imparatora dek her kesimden insana şiir yazdırabilen, çay içmeyi bile bir tören havasına yücelten güneş imparatorluğunun(1) yahut ‘göstergeler imparatorluğunun’ şiiri. Dilin ve toplumun yapısı, öğreticilikten kaçınan bu şiiri bir tür incelik gösterisi haline getirmiş; şairler imgeleri, somut ayrıntılar biçiminde ve betimlemeden çok mecazi ilgiler, izleksel karmaşıklık yerine uyum adına kullanarak, haletiruhiyelerinin adeta, sadece, taslaklarını çiziktirmeyi amaçlamışlar(2); belki de bu yolla şiirde duyguyu keşfediyor gibi görünmüşler. Bu yüzden, şairle nesnesi arasındaki uzaklık Japon şiirinde pek azdır: Japon şairi her nesnenin neredeyse içinde soluduğunu duyar ve onu özenle, sevgiyle besler. Kalemi, kâğıdı yanına alıp doğanın yaşadığı değişimi anında ve yerinde saptamak için kırlara şiir gezintilerine(3) çıkan insanların, nesnelere böyle yaklaşmaları şaşırtıcı değil aslında.



Japon şairinin bile-isteye içine düştüğü yanılsama da, Avrupalılara uzun süre yabancı gelmiş. Moritake’nin(4) Kelebek şiirindeki yanılsaması bu açıdan çok belirgindir:

Dalına uçtu yeniden, yere düşmüş bir çiçek! Çırpınan bir kelebekmiş heyhât!

Çiçeğin dalına uçması, belki de, Moritake için olmayacak şey değildir. Çiçeğin kelebek olduğunu anlayınca yanılsamasından sıyrılır ve gerçeğe döner gibi olur, ne var ki Japonların çok sevdiği bir varlık olan kelebek –onlar sivrisineği bile severler-, Moritake’yi yeniden gerçekten koparacaktır. Bu yüzden, sözgelimi, şiirde düş kırıklığı var mı, yok mu, onu da pek bilemeyiz. Bu tür belirsizlikler Avrupa şiirinin de özelliklerindendir. Yine de, aynı yaşantıyı şiirleştiren Avrupalı, dala konan kelebeği, sadece çiçeğe benzetmekle yetinirdi belki.

Şiire ethnocentric bakan biri Japon şiirinden rahatsız olabilir yahut onu görmezlikten gelebilir. Ama, uzun betimlemelerden, bir sürü sıfattan ve teknik cambazlıklardan usanmış şiir okuru, sanıyorum, okurunun arifaneliğine güvenen Japon şiirine sevgiyle dokunur ve bağlanır. Zaten şiiri okumak da, yazmaktan daha kolay değil!

XVII. yy.'da, Japonya’da feodal toplumun iyice yerine oturmasıyla, işsiz ama güçlü samurailer,(5) zengin çiftçiler çoğalmış ve kendilerine şiirle uğraşmak gibi bir meşgale bulmuşlar. Böylece, kaynaklarını Moritake’den alan şiirsel bir canlanma ve aydınlanma başlamış. Bu büyük canlanmaya Teitoku(6), Soin(7),
Onitsura( ve Başo(9) gibi şairler önayak olmuşlar. Haiku’nun başlıbaşına bir tür olması, gündelik yaşamın dışavurumuna önayak olan Başo’yla birliktedir. Başo, kendi deyimiyle bir ‘şiirsel arınma, incelme’ insanıdır, şiirdeki tavrında da öznel kalmayı yeğler.

Başo gibi salt doğa güzellikleriyle yetinmeyip, şiirine insan ilişkileri gibi daha dünyevi şeyleri sokan Buson(10) da kendi başına bir okul olur. (Aklıma, bizim şuh şairimiz Nedim gelip vuruyor neredeyse…) Aynı zamanda iyi bir ressam olan şair, geleneksel Japon ve Çin şiirine göndermeler, tarihin ilginç olaylarıyla kurar şiirini, düş ve imgeleme özgürlük tanır. İzleyicileri, humour’a öncelik veren dizeler yazarlar.

Aynı humour, İssa’da(11) aşk ve nefreti örtülemede kullanılır, bu yüzden, patetik bir şairdir diyebiliriz ona. Ondan sonra, haiku’nun kalitesinde düşüş görülür, ortalığı başarısız Başo taklitçileri doldurur. Bu, modern dönemin şairi Şiki’ye(12) kadar sürer.

Bu arada, Japonya kabuğundan sıyrılmış, kapılarını Batı’ya açmıştır. Yabancı bandıralı ticaret gemileri, Japonya’nın önemli limanlarında boy atmaktadırlar. Böylece, Japon şiirinde, Batı şiirinin olumlu-olumsuz etkileri göze çarpmaya başlar. Bugün de etki, çok değişik biçimlerde de olsa sürüyor. Ve Japonya’da hâlâ şiir yazılıyor. Yani, -her yerde olduğu gibi- sonra da şiir olacak.

Haiku’nun en büyük iki özelliğinden biri, 5-7-5 biçiminde diziler 17 heceden ibaret olması. 5’liler ve 7’liler Japon şiirinde birim olarak kullanılıyor, ancak bunlar bizim anladığımız anlamdaki dizelere benzemiyorlar. (Bu yüzden çevirilerde şiirler tek bir dizeymiş gibi düşünüldü.)

Bir diğer özellik, haikuların hepsinde mevsimlere göndermede bulunan en az bir sözcüğün bulunması. Kelebek (ilkyaz), ateşböcekleri (yaz) gibi. Bunlar kalıplaşmış.

Haikuda uyak yok, zaten yeterince musikili bir dil olan Japonca da bunu gerektirmiyor –Bu Uzak Doğu dili son zamanlarda içinde Türkçenin de bulunduğu Altayik diller kümesine sokuldu. Her sözcüğün açık heceyle bitmesi Japoncayı musikili kılıyor.-

Atsuki hi wo
Um ini iretari
Mogami-gawa
BAŞO
(Batıverdi kızgın güneşi denize Mogami ırmağı.)

Bu yüzden Japon şairi, aliterasyonlardan geniş ölçüde yararlanır.

Haikular, belki de bitmemiş, tamamlanmayı bekleyen şiirlerdir. Bunun için, -daha önce de belirttiğim gibi- insanın arif olması gerekiyor. Bu özellik haikuları çağdaş sanat anlayışlarına çok yaklaştırıyor galiba.


GÜZ AYI(13)
İnsanların hepsi öğle uykusundalar. Güz ayı yol açmış buna.
Teltoku

ÇIPLAK DALDAKİ KARGA
Bir güz akşamı. Karganın teki tünemiş çıplak dala.
Başo

ESKİ ZAMAN HAVUZU
Eski zaman havuzu! Dalıverdi bir kurbağa cup! da.
Başo

İLK KAR
İlk kar- zerrin dallarını eğecek kadar!
Başo

ŞAPKAMDAKİ KAR.
Tüyden hafif şapkamdaki kar! Benim sanki…
Kikaku

İLK KAR
İlk kar! Evinde oturan var mıdır bugün?
Kikaku

ÖLÜM MANZUMESİ(14)
Bir yaprak düşüverdi yere çırpınarak. Ardından salınarak bir başkası indi…

Ransetsu

ŞEFTALİ ÇİÇEKLERİ
Göz alıyor açmış şeftaliler. Salcı sağır olsa!
Şiki

KAMELYALAR
Bahçeyi süpürüyordum tam, düşüverdi kamelyalar…
Yaha

YAZ AYI
Ey yaz ayı, kestirme yol mu var bulutların arasında?(15) Sute Hanım


KASIMPATI BAKICISI
Kasımpatı bakıcısı! Kölesin kasımpatılara
Puson

MEKTUP(16)
Bir mektup getirdiler. Açtım. Rüzgâr esti…
Kito

SÜMÜKLÜBÖCEK
Tırman ağır ağır Fuji dağına, ey sümüklüböcek
İssa

ZEHİRLİ MANTARLAR
İnsanı öldüren mantarlar! Düşündüğüm gibiler, korkunç güzeller!

İNSANLAR VE AY
Çekip gitti insanlar. Bir nebze kıpırdamadı ay yerinden.
Oemaru

CENNETİN IRMAĞI(17)
O denli yakın Cennetin ırmağı, uzansak dalacağız!
Şiro

DOLUNAY
Karanlıkta oturdum ben, konuk odasını dolunaya verdim.
Seibi

KOYULMUŞ AKŞAM
Sesini duydum çiy damlasının. Akşam ilerlemiş demek iyice
Hoyo

CAMDAKİ AY
Çalmamış, bırakmış hırsız, penceremde duran ayı.
Ryokwan

DİLENCİLER
Ayın seyrine çıkmış dilenciler. Mutlu günlerinden dem vuruyor bir tanesi.

Kohei

YAĞMURUN ISLATTIĞI KELEBEK
Çık yok! Çırpınarak dalıverdi yatak odama yağmurun ıslattığı kelebek…

Seifu Hanım



1 Japon mitolojisine göre imparator ailesi güneş tanrıçası Amaterasu Omikami’den geliyor.
2 Burada, Japon şiiriyle resmi arasındaki büyük benzerlik anılmaya değer.
3 “Şiir gezintileri (ginko)”, Japon şairlerinin önemli bir alışkanlığı. Hatta, şiir ‘hac’larına çıkan şairler de var.
4 Moritake Arakida, rahip (1472-1549)
5 Kılıç taşıyan siyasal yöneticiler, savaşçılar.
6 Teitoku Matsunaga, Kyoto’lu, bir “samurai”nin oğlu, Teitoku okulunun kurucusu. (1570-1682)
7 Soin Nişiyama, Kumanoto “samurai”si, sonradan “haikai” öğretmeni, danrin okulunun kurucusu. (1604-1682)
8 Onitsura Kamijima, İtami’li, Soin öğrencisi. (1660-1738)
9 Başo Matsuo, Ueno “samurai”si, sonradan “haikai” öğretmeni, Başo okulunun kurucusu. (1644-1694)
10 Buson Taniguçi. (1715-1783)
11 İssa Kobayaşi, Kaşiwabara’lı, bir çiftçinin oğlu, haikai” ustası (1763-1827)
12 Şiki Masaoka, Matsuyama’lı, Matsuyama “samurai”lerinden birinin oğlu. Tokyo’da yaşadı.
13 “Güz ayı” ya da yalnızca “ay”, 22-23 Eylül gecelerinin ayıdır. Japonya’da bu tarihlerde ay en parlak dönemlerini yaşar ve insanlar geceyi genellikle ayı seyretmekle geçirirler(miş).
14 Eskiden Japonya’da, ölüm döşeğindeki zevk sahibi insanların, özellikle şairlerin, hayatlarını özetleyen bir-iki dize söylemeleri âdetti.
15 “Bulutların yolu (kumoji), göğe karşılık bir deyim. Yaz geceleri çabuk geçtiğinden, haliyle ‘ay seyri’ de çabuk geçiyor.

16 O tarihlerde mektuplar uzun, rulo biçimindeki kâğıtlara yazılırmış.
17 “Cennetin ırmağı (Amo-na-gawa)”, Samanyolu.
 

pajero

Doçent
Haikuda Sabi
Gökçenur Ç.


Japonca bir sözcük olan Sabi, Haiku geleneğinin eşsiz ve yaşamsal bir bileşenidir. Sabi de, Japon sanatlarında yer alan diğer kavramlar gibi, batılı anlaklar tarafından güçlükle kavranabilir. Yine de bu zorluğa göğüs germeye, terimin yanıltmacı ve gizemiyle başetmeye çalışalım.
R.H. Blyth Doğu Kültürü adlı kitabında "söylenebilen şey Sabi değildir" demişti. Bu yorum düşüncelerin uzdilli bir biçimi olarak Zen "sözcüksüzlük" 'ünü anlayan bir Haijin'e hiç bir engel getirmez. Örnek olarak Kishu'nun şu şiirini ele alalım,

Güz ikindisi
tek çığlık atmadan
bir karga geçiyor.

En derin gerçekler imgesizdir, dile getirilmemiş olandan doğmuştur ve haiku'nun sözcüksüz katmanına aittir. Bununla birlikte her sözcük gereklidir haiku'da

Sessizce dalgalanır
kıyıya vurmuş seyir defteri,
kar tutmuş

Aynı şiir şöyle de çevrilebilirdi.

Sessizce sallanır
dalgalarla, kıyıya vurmuş
kar tutmuş kütük

Basho'ya bakıldığında Sabi'nin gizemi artar. "Sabi'nin olmadığı yerde keder vardır" demiştir Basho. Ancak Sabi, keder sözcüğünün genel anlamıyla kuşatılamaz. Daha doğrusu Sabi, ayrık bir noktadan gözlemlendiğinde her şeyin kendi tekil varoluşu içinde olduğu bir yalnızlık niteliği ile mut-keder ikileminin ardına uzanır. Alan Watts'a
göre Sabi Yalnızlığı, şeylerin olağanüstü bir anlıksallıkla, kendi kendilerine ve olmakta oldukları gibi görmekte'dir. Yazar bu duruma ilişkin olarak Buson'un şu şiirini örnek verir.

Ikindi meltemi
sular balıkçılın
ayaklarını yalıyor

Kendimizi doğaya daldırdığımızda, büyük bir sürpriz olarak şeyler o anda yalıtılmış kendine özgülükleriyle görünürler. Sabi Yalnızlığı, bir başına olmak ve her şeyle birlik olmak kavramlarının ötesinde, mut ya da kedere
ilişkin seçtiğimiz bir durum değil bizi seçen bir hâl olarak ortaya çıkar. Diğer bir deyişle Sabi, yalnızlığımızın şeylerin yalnızlığını bozmadığı bir kendi başınalık ve birlikteliktir.

Kış tepesi-
rüzgâr ve yıldızlar
hep birlikte yalnızız

William Higginson Haiku elkitabında Sabi'yi "zamanda yalnızlık duyarlığıyla kuşatılmış bir güzellik" olarak tanımlar. Buna en güzel örnek olarak da Ryota'nın şu şiirini gösterir.

Geceyarısı kimin
ıştını yanıyor hâlâ-
soğuk yağmur

Karasafra'nın (melankoli) alçak sesine rağmen geleneksel olarak Sabi'de insani durumların ıssız yanları yüceltilmiştir. Geçiciliğin kederi sürekli değişime karşı koymayı bıraktığımızda geçmiştir. Böylece sıkıntı kabullenmiş olmayız. Sıkıntı, ancak bir an için ergiyerek çevremizdeki her şeyin içinde çözünmüştür. Aşağıdaki şiirde, Tombo'nun, oğlunu yitirdiğinde duyduğu dile getirilmemiş keder, geçicilik olgusunun zarif güzelliğiyle bastırılmıştır.

Sıcak yaz rüzgârı-
yeldeğirmeni kanatçıklarının
gölgesi otların üstünden akıp
gidiyor

Gerçek bir Haijin ruhunun derinliği ve genişliğinde dünyanın acıları, güzelliği ve erinci kusursuz bir şekilde barıştırılmıştır.

Dalgalı bir deniz
geriniyor Sado göğünde-
samanyolu

Ancak Sabi, sıradan yaşamlarımızı oluşturan, çeşitlilik bahçesindeki "önemsiz" ayrıntıların gözlemlenmesiyle, tüm bunların üstünde, Sabi'nin güzelliğe dahil olmadığı ancak güzelliğin Sabi'ye sahip olduğu bir yerde yükselir.

Gerçek Sabi, haiku'da olduğu gibi, yoksulluğun ıssız yalınlığı'na sahip bir biçimle ile ifade edilebilir.

Gömütleri gezmek:
Yaşlı köpek
yol gösteriyor

Böylece, özgeci ayrımın alçakgönüllü bakış açısı, gerçekliğin krallığına girişte bize rehberlik edecek sanırım

Yaslanıp soluklanıyorum.
sarkık çitler
tepeyi aşıp gidiyor


Şiir çevirileri: Gökçenur Ç.
 

pajero

Doçent
Haiku ile ilgili kitaplar:

*Apartman Haikuları / Metin Üstündağ
*Haikular / J. J. Tablada
*Ay İçin Küçük Şeyler - Turgay Kantürk (Sel Yayınları)
*Ne (Otuzaltı Tanzaku) - Oruç Aruoba (Altıkırkbeş Yayınları)
*Sessizliğin Bekçisi - Kadir Aydemir (Hera Şiir Kitaplığı)
*Susmanın Ötesi - Hakan Cem (Sardes Yayınları)
*Saklı Yüz - Erol Özyiğit (Dönence Yayınları)
 

pajero

Doçent
Başka Dünyaların Haikuları
İbrahim Berksoy

1.
Başka Dünyalar...


Haiku, üç dizelik kısacık bir şiir türü. "Go-Shichi-Go" (beş-yedi-beş) hece ölçüsüne göre yazılan bu geleneksel Japon şiir tarzına duyulan ilgi giderek artıyor. Haiku da tıpkı sushi (çiğ balık yemeği) gibi okyanusları aşıp "başka dünyalar"a yelken açmakta.
Yüzyıllardır bir adada içe dönük bir hayat yaşamış olan Japonların başka dünyalara açılma serüveni imparator Meiji'nin 1868'de ülkede restorasyon dönemini başlatmasına dek uzanır. O günden bu güne geçen 135 yıl gibi kısa sayılabilecek bir süreçte Japonya başka dünyaları anlama ve kendisini başka dünyalara anlatmada doğrusu epey yol aldı.

Okyanuslarla çepeçevre kuşatılmış, adeta doğal yalnızlık sınırları içerisinde yaşayan Japonların bugün kendine özgü geleneksel değerleri "başka dünyalar"a taşıyabilmesi; yüzyıllardır geleneksel Japon tarzı hayatların göstergesi olagelmiş simgelerin, sözcüklerin, kavramların, bu değerlerin yabancısı "başka dünyalar"ca benimsenerek pek çok ülkede kısa sürede popülerleşmesi öncelikle toplum ve iletişim bilimleri açısından ilgi çekici olsa gerek.

Japonya'daki restorasyon dönemi pek çok bakımdan bizdeki Tanzimat dönemine benzer. Japonlar da o dönemde tıpkı bizde Tanzimat döneminde olduğu gibi değişik mesleklerden pek çok kişiyi Amerika'ya, Avrupa'ya göndererek ülkede idari ve teknik düzeyde köklü reformlara yönelmişlerdi. "Ada devlet" olma yalnızlığından (ya da başka yalnızlıklardan) kurtulmaya çalışan ülkelerin "dışa açılma" süreçlerinde iletişim içinde oldukları ülkelerden, toplumlardan olabildiğince çok şey almaları anlaşılabilir bir şeydir. Burada dikkat çekici olansa, haiku, sushi, geisha, kimono, çay törenleri, sumo güreşleri, harakiri, yakuza, ronin, kanji gibi pek çok geleneksel figürün "başka dünyalar"ca benimsenebilmesi ve popülerleşebilmesidir. Bugün herhangi bir Japonca sözlükte İngilizce'den alınan ve Japon dilinin söyleyiş tarzına uyarlanan pek çok sözcük ve kavrama rastlamak mümkündür. Buna karşılık, geleneksel Japon dilinin sözcük ve kavramlarının da Batı dünyasında giderek yaygınlaşmakta olduğu gözlemlenebilmektedir.





2.

Haiku'nun "Saydam ve Doğal" Dünyası...


Haiku, üç dizelik kısacık bir şiir türü olması dolayısıyla ilk bakışta kolayca yazılabilecekmiş izlenimi verir. Oysa bu şiir türünün kaynaklarına inildiğinde, doğayla uyumlu ve olabildiğince yalın bir anlatımla karşılaşılır. Şiirde genellikle "anlık bir durum" ele alınır ve ilk bakışta "olağan bir gözlem"in ürünü ilk iki dize beş hecelik "şaşırtıcı" bir son dizeye zemin hazırlar: Mantıktaki iki öncülden bir sonuç çıkarmak gibi. İlk iki dizede tutulan nefes sanki üçüncü dizede birden bırakılır gibidir. Topu topu 17 heceden oluşan bu kısacık şiir türünün yetkin örnekleri eğer hakkıyla okunursa, haiku'ların özünde "yalın şiir"in doruklarında gezindiği kolayca anlaşılır. Tıpkı neydeki boğum sayısının "en az"a indirgenmesi, bir heykeltraşın monolitik bir kütleden fazlalıkları ata ata "en az"a, "en yalın"a ulaşma çabası gibi bir haiku ustası da yüzlerce "an"a (enstantaneye) karşılık gelen yüzlerce dizeyi sabırla (ve çoğu zaman acımasızca) eksilte eksilte "en yalın" üç dizeye ulaşır.

Kimi mükemmel örneklerini ayrı tutarsak, "başka dünyalar"da denenen haiku'ların Japon geleneksel haiku tarzına ve "ruhuna" karşılık geldiği pek söylenemez. İngilizce olarak yazılan haiku'lara bakıldığında, Japon geleneksel haiku tarzına karşılık gelen, mevsimlerin etkisinde yaşanan doğal "an"ların şairane anlatımından çok, adeta bir "an"ın fotoğrafının çekilmesi çabasına benzer bir tarzın hakim olduğu görülür. Öte yandan, İngilizce yazılan haiku'lar her ne kadar genellikle üç dizeden oluşmaktaysa da 5-7-5 hece ölçüsünün tutturulması pratikte pek mümkün olmamaktadır. İngilizce, bükünlü bir dil olması dolayısıyla sözcüklerin telaffuzunu "hecelemek" o kadar da kolay değildir. Öyle ki, kimi sözcüklerin hece sayısı ve heceleme işlemi sözlükten sözlüğe değişebilmektedir! Bu bakımdan İngilizce yazılan haiku'ları Türkçeye çevirirken 5-7-5 hece ölçüsüne uymak yerine, yazılan şiirin "anlamını" haiku'nun kendi iç mantığına bağlı kalarak yansıtmak bana daha uygun bir yol gibi geliyor. Ancak, çeviride de kimi zaman biçim ve içerik olarak mükemmel bir 5-7-5 hece ölçüsüne ulaşılabilir. Böylesi çevirilerin benimsenmesi ve kalıcılığı elbette ki bu güzel çeviri çabasıyla orantılı olacak ve çevirinin hakkı er geç teslim edilecektir. Ancak, önemli gördüğüm için yinelemek isterim: haiku çevirilerinde "anlam"ı, yapay ve zorlama 5-7-5 hece ölçüsü arayışlarına feda etmek çoğu zaman "beyhude bir fantazi" arayışı olmaktan öteye geçmeyecektir.

Türkçe'de sözcükler, tıpkı Japonca'da olduğu gibi "hecelenebilmektedir". Hece ölçüsü halk edebiyatımızın geleneksel ölçü birimidir. İlkokulda bizler nasıl hece tablosu ezberlediysek, Japonca'da da ilk iş olarak hece tablosu ezberlenir. Bu bakımdan, Türkçe'de 5-7-5 hece ölçüsüne bağlı kalarak birbirinden güzel haiku'lar denenebilmektedir. Böylesi güzel haiku'larını okuduğum şairler arasında ilk anda Orhan Veli, Coşkun Yerli, Oruç Aruoba, Güven Turan, İhsan Üren ve bu türe gerçekten gönül vermiş Kadir Aydemir'i ("Sessizliğin Bekçisi" adlı çalışmasını haiku'ya ilgi duyan herkese öneririm) sayabilirim. Türkçe'de bugüne değin okuduğum haiku'lar arasında beni en çok etkileyeni Orhan Veli'nin "Gemliğe doğru / denizi göreceksin; / sakın şaşırma" biçiminde kurduğu haiku'sudur. Bu haiku'yu "hissedebilmek" için belki de en az bir kez kıvrıla kıvrıla Gemliğe doğru yol almak ve aniden denizle burun buruna gelinen "an"ı hissetmek gerekir.

Başka dünyalarda haiku'ya duyulan ilginin giderek artması üzerine Japonya'da çeşitli haiku yarışmaları düzenlenmeye başlanmış. Bildiğim kadarıyla bu yarışmaların en yaygını Uluslararası Haiku Derneği'nin (Haiku International Association) düzenlediği yarışma. Bu yarışmaya dünyanın dört bir yanından, hemen her yaştan, her meslekten katılım oluyor. Derneğin yayımladığı bültenlerin birinde yarışmaya katılan "haiku severler"in hangi ülkelerden olduklarına dair bir liste yayımlanmış. Listede Türkiye de dahil olmak üzere tam 33 ülkenin adı yer alıyor. Listede (nedense) Afrika ülkelerine rastlanmıyor. Bültende belirtildiğine göre gönderilen haiku'lar titizlikle değerlendirilmekte ve katılımcılara sembolik anlamda çeşitli ödüller verilmekte. Başarılı bulunan haiku'lar belirli sürelerle kutu içecekler ve benzeri ürünlerin üzerinde yer alıyor. Böylelikle başka dünyaların haiku'larının Japonya'da gündelik yaşamda dolaşıma girmesine olanak sağlanıyor. İşte meraklısı için başka dünyaların haiku'larından seçmeler:





Başka Dünyaların Haiku'larından Seçmeler





Bütün bir öğleden sonra


Beethoven ve ağustosböcekleri


...yeşil çayın damaktaki tadı





John A. Hall








Poyraz


dokunup omuzlarına

uyandırıyor düşlerini





Dowd Edward Rebinson








bankta oturmuşuz


yaprak ve ben


akıntıya kapılıyoruz birlikte





Peter Duppenthaler







metro


bir kar tanesi erir


adamın birinin omuzunda





Peter Duppenthaler







gece mesaisi...


gölgem de burada


açık bir çekmecenin gözünde





Koojin Sakamoto







ada cafe'de


mırıltılar kalıyor seslerden geriye


gün batmakta sessizce





L.A. Davidson







kedinin ayak izi


karlı Colorado'dan

gelen mektubun üzerinde





Yasuko Yasui



Gün batımında, atlar


uzanmış yatıyor.


İnce, dar yollar uzadıkça uzuyor





Murray Jakson








hem sımsıkı giyinmiş


hem de uzatmış dilini


kar tanesi yakalıyor





Raj K. Bose








içmek için

sütlüçayı kahveye yeğle esen yelde


ısıtır gönlünü alev gibi





Yuan Hsiung Wu








yıldızlar kayıyor

ve bir çocuk


gökyüzünü boyuyor gözleriyle





Smiljka Gagic








büyük, boz bir ağustosböceği


her ağlamasında


güneşi biraz daha çeker kendine


Hanaki








kış


çay kasesinde


bomboş bir gökyüzü (*)





Stephen Hobson





(*) Japonlar çay törenlerinde konuklarına çayı kâse içinde sunarlar. Kâse ise biçim olarak ters çevrilmiş gökyüzünü andırmaktadır. (İbrahim Berksoy)
 

pajero

Doçent
GÜZ HAİKULARI


Güz akşamı-
Geçiyor bir kargacık
Çığlık atmadan

Kishû


Güz vakti akşam-
Bir mutluluk da vardır
Bu yalnızlıkta

Buson


Sönüyor ışık
Komşu kulübecikte
Soğudu gece

Shiki


Güz mevsimi zor
Komşum
Nasıl yaşıyor?

Bashô


Onuncu ayda-
Ne ben giderim burdan
Ne kimse gelir

Shôhaku


Derin gecede
Değiştirdi yatağı
Gög ırmağı

Ransetsu


Uzun bir güz gecesi
Benim düşündüğümü
Söyler su sesi

Gochiku


Titriyor yoksul
İçine işlemiş soğuk
Bu güz sahabı

Buson


Yoğun sis içinden
Kim bağırıyor böyle
Geminin tepesinden

Kitô


Güneş doğuyor
Asama Dağının sisi
Çöküyor masama

Issa


İnerek attan
Sordum ırmağın adını
Güz rüzgârından

Shiki


Güz rüzgârı kuduruyor
Ama yerinde duruyor
Gökte bulutlar

Rogetsu


Ay yüksekte-
Geçiyorum içinden
Aya bakanlar için

Buson


Bazı geceler
Bulutlar durup bekler
Aya bakanlar için

Bashô


Bakmak istersen aya
Kapanır
Unutsan çıkar ortaya

Chora

Tanrı için bir mum
Yaktım ve dönüyordum
Bir geyik çığlığı!

Shiki


Bir kestane düşüyor
Sus pus oluyor böcekler
Çimenler ortasında

Bashô


Aynı manzara
Ötüşüne, ölümüne tanık
Ağustosböceğinin

Bashô


Ölmek üzereler
Yine de ötmekteler
Ağustosböcekleri

Shiki


Yusufçukların dansı-
Baştan bir dünya
Batan güneşe karşı

Kigiku


Yusufçuk
Konuyor üstüne
Peşindeki sopanın

Kôhyô


Var olduğu günden beri
Hep ihtiyar
Şu korkuluklar

Nyofû


Korkuluklar da
İki göz bir burun
Bu geçici dünyada

Shiki

Ne gülümseme
Ne gözyaşları
Bu amber çiçeğinde

Ransetsu


Beyaz krizantemler
Sarı krizantemler
Yok mu başka adınız?

Ransetsu


Işırken tanyeri
Beyaz krizantemler
Daha da iri

Yasei


Her yıl krizantemlerin
Düşünü gören
Düşüne girer bu çiçeklerin

Shiki


Mezarlık ziyaretinde
Yaşlı bir köpek
Yürüyor en önde

Issa


Kimse gitmedi
Bu yoldan
Güz akşamından başka

Bashô


Sular akıyor
Geceye bırakıyor
Kendini kırlar

Buson


Dağlar karardı
Erguvan parıltısında
Şimdi güz yaprakları

Buson


Çöp yığınında
Açtı bir çan çiçeği
Geciken güz vakti

Taigi


Turnalar ovalarda
Boşalmış evler
Güz vakti buralarda

Tôsei


Hangi sesle hangi şarkıyı
Söyleyeceksin ey örümcek
Bu güz melteminde?

Bashô


Üç kez yükseldi
Ve sonra susuverdi
Bir geyik sesi!

Buson


Çeviren : Kenan SARIALİOĞLU
 

pajero

Doçent
HAIKULAR

kimse kalmadı
davulculardan başka
kapımı çalan

* * *

sen de oyalan
tarağın kırılmadan
uzun saçınla

* * *

dikenli dalda
büyüttüğüm kızlarım
tomurcuk kalsa

* * *

kuşburnu çayı
içer, yabangülünü
tanımayanlar

* * *

yabangülünün
hangi huyunu aldı
kuşburnu çayı?

* * *

canını sıkma
göğsünde pencere aç
leyleklere bak

* * *

bir gün bakarsın
yastığa işlediğin
kuşlar da uçar

* * *

tavuskuşları
uyur mu hiç kafeste
sıcak gecede

* * *

gitmek istersen
göğüs kafesim açık
uç kınalı kuş

* * *

utanmasın hiç
kuşlara mektup yazan
yalnızlığından

* * *

ağaçlar gibi
içinden konuşur hep
yaşlı kadınlar

* * *

akar kokusu
dağların arasından
mor menekşenin

* * *

taş çiçeklenir
mendireğe martılar
üşüştüğünde

* * *

usulca yağar
kesilmiş odun kokan
bir sokakta kar

* * *

kışla barışık
lahanadaki tırtıl
kör bıçakla da

* * *

boyalı sandal
beyaz nilüfer gibi
uyandı suda

* * *

akarsu durup
yassı dere taşının
başını okşar

* * *

içtikçe içti
bir ebruli şekayık
yaz güneşini

* * *

rüzgar dinse de
paylaşamaz maviyi hiç
gök ile deniz

* * *

lale anlatsın
sovanın içindeki
bekleyişini

* * *

akşamsefası
sevdalı mı acaba
ay ışığına

* * *

kuş yuvasını
delidolu lodosun
yoluna kurmaz

* * *

uyandırıyor
meleklerin şarkısı
her gece beni

* * *

beni kim özler
susuz kalan saksıdan
başka balkonda

* * *

yediveren gül
ile aynı köktendir
yediveren aşk

* * *

horoz sesidir
sabah sessizliğini
doyasıya içen

* * *

çavdar ekmeğin
ve tahta masan varsa
hayatı çağır

* * *

limon kabuğu
yanınca sobalarda
yürek serinler


MELİSA GÜRPINAR
 

pajero

Doçent
ON ALTI HAİKU - Yorgo Seferis / Çeviren: Cevat Çapan

"bizden gelen bu.../ Marcus Aurelius"

1

bir damla şarap
damlat göle,
gözden kaybolur güneş.

2

dört yapraklı
tek yonca bile yok tarlada
üçünden hangisi suçlu?

.....

6

düşüncelere dalmış
göğsü yorgun
aynada.

.....

8

gece, rüzgar
yayılıp dalgalanıyor
ayrılık.

.....

10

ölü bir kelebeği
kaldırıyorum şimdi
süssüz, boyasız.

11

nasıl bir araya getirebilirim
binlerce parçacığını
her insanın?

.....

15

dünya batıyor
iyi tutun, güneşle
tek başına bırakacak seni.

16

yazıyorsun:
mürekkep azalıyor,
deniz yükseliyor.
 

pajero

Doçent
NE Kİ HİÇ Haikular

86.
Aceleyle gelip geçer Martı
oysa
biryere gitmez.
10 Kasım'94
Çiftehavuzlar

87.
Lodos geldi--
belirsiz:
hangisi Yaprak, hangisi Yağmur...
11 Kasım'94
Çiftehavuzlar


92.
Yeşil pencereler
sarı pencereler --
benimki, beyaz...
10 Kasım'94
Çiftehavuzlar


95.
Deniz ile Gök
aynı renkse
fırtına gelecek demek.
22 Kasım'94
Karamürsel


202.
Tam da göremediğinde
köpürüverir gene
Dalga.
22 Kasım'94
Karamürsel


200.
Bakalım şu son pencere de
Ne zaman sönecek
artık...
10 Mart'95
Çiftehavuzlar



319.
Yapraklar titriyorlar
beklentileriyle --
neredesin? ...
10 Mart'95
Çiftehavuzlar


312.
Sipsivri minare --
ne istiyorsun:
yeri mi, göğü mü? ...
10 Haziran'95
Eskişehir


66.
Ne çok şey oluşuyor
senden uzakta --
uzaksın işte
17 Ekim'94
Çiftehavuzlar



4.
Martı seslerinden
anlarsın
Deniz'e yaklaştığını.
14 Temmuz'94
Çiftehavuzlar


(numarasız)
Bademlerimi sakla--
dönünce
alacağım onları
16 Ekim 1992
Yalıkavak


(numarasız)
Ağaçlar
kulak kabartmışlar:
Dolunay'ı dinliyorlar.
24 Mayıs'94
Çiftehavuzlar



5.
Seni sevdiğimden başka
hiçbir şeyden
emin değilim--
22 Temmuz
Çiftehavuzlar
129.
Kirli denizde
ak Martılar
nasıl temizleniyorlar?
1 Ocak'95
Karamürsel


126.
"Bir deniz bulmak,
anlamak en sonunda da
yaşamak ne?"
17 Aralık'94
Çiftehavuzlar



376.
Sen mezarım olsaydın
mışıl mışıl uyurdum
içinde.
17 Kasım'95
Çiftehavuzlar



426.
NE Kİ HİÇ

Şimdi gelecek
sana Bahar yeniden:
bırak, bilme, ne --

ne bil, ne bilme:
gelsin hepsi yeniden
sen bilmeden, hiç...
30 Mart'96
Çiftehavuzlar


372.
Göğsündeki tuz tanelerini
pırıldatıyor
Güneş.
30 Eylül'95
Yalıkavak



322.
Kırlangıç,
Sinek'ten daha hzılı olmak zorundadır,
ki --
22 Haziran'95
Çiftehavuzlar


295.
Kaç tane Güneş var
gözümde -- sayamıyorum
bir türlü...
30 Mayıs'95
Yalıkavak


19.
Capcanlı Sardunya çiçekleri
sonlarından
habersiz.
30 Ağustos'94
Arkent


16.
Yavaş rüzgârı
altına alıp
denize gitti Martı
28 Ağustos'94
Arkent


206.
Unutma:
dünyanın geçişinden
arta kalanlar var.
18 Mart'95
Karamürsel



412.
Çoğaltıp durma
haiku'larını -
bak şu dingin Karga'ya:

ne zaman
huzur bulacak
bu çalkantılı yaşamın?

- orada işte:
ki hiç - -
11 Mart'96
Çiftehavuzlar
"Haiku yazdığımı -yani, yazdıklarımın haiku olduğunu- başlangıçta farketmedim. Başo'yla tanışmam
Mayıs'93'de oldu; oysa çok önceleri, ancak haiku sayılabilecek metinler yazmıştım -yani, sonradan
farkettim ki, yazmışım...(tümceler'e aldığım metinlerin birçoğu, ilk kavranış açısından da, kâğıda
dökülüş açısından da -bazısı biçimsel olarak bile-, haiku sayılabilir.)
(...)

Belki, çekici olan, sınırlandırılmışlıktı: "Pekâlâ, söyle bakalım ne söyleyeceksen; ama yalnızca onyedi
nefesin var - ona göre!.." gibi bir kısıt, sanki rahatlatıcıydı bile: Yalnızca "söyle, hızla; ve geç..." gibi
bir anlamda da değil -imbiklemek gibi birşey: "Özü bul -çok söyleme: tam yeterince..." gibi...
(...)

sezinlemeye başladım haiku'nun anlamını:-
Anlık bir anlam: gözüküp geçivereren bir görünüm -göze çarpıveren bir kavrama- daracık kavrayış
aralığından görülüveren kocaman dünya...
Geçiciliğin kalıcılığı -
kalıcı bir geçicilik..."

Oruç ARUOBA, Ekim 1996
 

pajero

Doçent
DÖRT ÇIĞLIK


1
Kızım nerede-
diye sordum, içime.
Çıt, dedi içim.




2
Kızım uzakta-
diye vursam uzağı,
döner mi kurşun?




3
Çilleri kadim-
kızımı, ben ne yaptım...
uğurladım.




4
Gayret; çiviye-
çekiç vurdum; mor yazsın-
diye parmağım.




Sina Akyol
 

pajero

Doçent
Turgay Kantürk'ün Ay İçin Küçük Şeyler adlı şiir kitabından




Nedendir unuttuğum
bu yürek sızısını
sessiz ovada?

Bir kapı gıcırtısı gibi
giriyorum kâğıda




* * *




Bu yaz gününde
kuşlardan başka
sözcükler uçuşuyor
bahçede.




* * *




Sis bastı yine
yoksun
arılar bir de.




* * *




Ne kadar da
sustun yazböceği;
unutmadım sesini.




Turgay Kantürk
 

pajero

Doçent
Kadir Aydemir'in Sessizliğin Bekçisi adlı haiku şiir kitabından




1
Neler var ardında
Sabah yeli.
-Dolanırım, sadece kuş yürekleri.




2
Otları çiğneyen
Bir nisan bulutu mu?
Sarhoş salyangozlar da.




3
Her gece
Aynı ağrıyla
Kayıyor bir yıldız.




4
Nasıl da beyaz!
Durmuyor kanı
Şimşeğin.




5
Yaprak düşüyor,
Kalbimi tutuyorum.
Eylül: bir kadın?




6
Bu ne gürültü.
Tırtıllar, kuşlar
Düşünüyoruz.




Kadir Aydemir
 

pajero

Doçent
TANKA'LAR


koklamak için
burnunu süreceksen toprağa
karıncaların şakalarına gülebilmelisin

*****

kırmızı leke durur parmaklarımda
zaman biçare
afiyetimdedir yediğimiz böğürtlenler

*****

daldaki kırmızı elma
düşündü ağaçta pembe beyaz çiçek halini
kurt içini kemirirken

******

yaşlı denizi ve denizciyi coşturan
dinlemekten yorulmadıkları türküdür
martı sesleri

*****

geceye bir mum yaktığında
önce yüzünün aydınlığını görecek karanlık
ve kamaşacak gözleri

Nagihan Karadağ[/i]
 

pajero

Doçent
HAİKU'LAR / Çeviren: Ülkü Tamer :

bir gün

I

İncecik salkım söğüt
nerdeyse altın, nerdeyse amber,
nerdeyse ışık...

II

Kilden davullarını çalıp
yanlış alarmlar veriyor
kazlar.

III

Soylu tavus, uzun pırıltı,
demokratik kümesin önünden
bir alay gibi geçiyorsun...

IV

Ev taşımıyor kaplumbağa
kendi evini taşıyor hep,
yalpa vurarak gidiyor yolda.

V

Kuru yapraklarla dolmuş bahçe;
hiç böylesine yeşil görmedim
ilkyazda, ağaçlarda.

VI

Çamur parçacıkları
karanlık yolda,
zıplıyor kurbağalar...

VII

Yarasa, geceleyin,
uçuşunu çalışıyor seçenin,
gündüzleri de uçabilsin diye...

VIII

Gecenin kelebeği,
yerleştir çıplak dala
kuru yapraklarını kanatlarının!

IX

Göğün altında bülbül
uçuruyor duasını
tek yıldıza

X

Parlak ay
yerleşip ağa
uykusunu kaçırıyor örümceğin.

XI

Deniz karanlık gece,
bulut, deniz kabuğu,
ay; inci.

J. J. Tablada
 

pajero

Doçent
Aleksandr Sergeyeviç PUŞKİN

Rus şair, roman, öykü, oyun yazarı ve edebiyat eleştirmeni. 6 Haziran 1799'ta Moskova'da doğdu, 10 Şubat 1837'de bir düelloda Fransız bir göçmen tarafından
St. Petersburg (Leningrad)'da öldürüldü. Soylu bir ailenin oğluydu. Fransız Aydınlanma dönemini inceledi, yarattığı yeni edebiyat diliyle çağdaşlarını ve sonraki kuşakları etkiledi: lirik şiirin ve özgürlüğün sesi olarak, Rus edebiyatının ilk önemli kişiliği olarak kabul edilir.
 

pajero

Doçent
GECE SİSİ KAPLAMIŞ TEPELERİNİ GÜRCİSTAN'IN


Gece sisi kaplamış tepelerini Gürcistan'ın;
Karşımda akıyor Aragva uğultulu.
Hem hüzün hem bir hafiflik var içimde; kederliyim,
Seninle dopdolu, aydınlık bir keder bu.
Seninle, sadece seninle... Hiçbir şey
Bozmuyor, tedirgin etmiyor üzgünlüğümü,
Ve yürek yeniden tutuşuyor, seviyor yeniden,
Sevmemesi olanaksız çünkü.





Aleksandr Sergeyeviç PUŞKİN

Çeviri: Ataol BEHRAMOĞLU



KLEOPATRA VE ÂŞIKLARI

Saray pırıl pırıl. Şarkıcılar hep bir ağızdan
Destan okuyorlardı, filâvta ve rubabın akışıyla.
Melike sesiyle ve bakışıyla
Canlandırıyordu ziyafeti ihtişam içinde.
Gönüller sürükleniyordu onun tahtına doğru
Fakat altın tasın önünde, O, birdenbire daldı derinlere
Mucizeli başını, omuzuna eğip durdu.

Ve şimdi muhteşem ziyafet sanki uyukluyordu,
Davetliler susmuştu. Şarkıcılarda ne ses, ne seda vardı!
Ama işte, eğilen başını O kaldırdı yine,
Işıklı bir yüzle başladı sözlerine:
"Mutluluğunuz sizin, benim aşkımdadır,
Dinleyin beni, ben dilersem eğer, siz
Benimle bir olabilirsiniz.
İhtiras alışverişine kim giriyor, kim?
Aşkımı satıyorum ben,
Hayatı pahasına bir gecemi benim
Söyleyin, kim satın alacak içinizden?"

Sustu ve korku sardı herkesi,
Yürekler burkuldu şehvetle...
O, yüzünde soğuk bir cüretle
Dinlemektedir şaşkın mırıltıları
Ve küçümseyen bakışlarını ağır ağır
Hayranlarının üstünde dolaştırmaktadır.
Birden bir insanın çıkışıyla yarıldı kalabalık
Onun peşinden geldi iki kişi daha
Duruşları pervazdı, gözbebekleri ışık.
Melike karşılıyor gelenler ve böylece
Alışveriş bitiyor: satın alınıyor üç gece.
Ölüm odasıdır çağıran onları artık.

Şimdi kutsal kâhinler
Donakalmış davetliler önünde
Uğursuz kâseden
Sıra kur'asını çekiyor birer birer.
Birinci Flavius, son Roma bölüğünde
En yırtıcı asker.
Çıldırtabilirdi onu
Katlanmak bir kadının azametine,
O kabul etmişti zevkin meydan okuyuşunu,
Kızgın kavga günlerinde koşar gibi
Düşmanın davetine.
İkinci, Kriton, genç hakim,
Epikür bahçelerindendi,
Kharite'lerin, Kıbrıs'ın, Amur'un
Şairi ve hayranlarındandı.
Üçüncü, yeni açmış bir bahar çiçeği gibi
Okşuyordu gözü ve kalbi.
Ünlü değildi, adı asırlarda tutmamıştı yer;
Yavaşça gölgeliyordu
Dudaklarını ilk tüyler;
Genç yüreğinde tecrübesiz gücü
Kaynıyor ihtirasla;
Heyecan ışıldıyor gözlerinde.
Mağrur Melike hüzünlü bakışlarını;
Dondurdu onun üzerinde.

"-Ant içerim... Ey zevklerin anası,
Mislini görmediğin gibi hizmet edeceğim sana.
Satılık bir cariye gibi gireceğim,
Kandırıcı ihtirasların odasına.
Dinle beni, gücü büyük Kıbrıslı sen,
Ve siz yer altı hükümdarları,
Ey gazaplı Ayda'nın ilahları,
Yemin ederim ki, sabah şafak sökene kadar
Arzularıma hükmedenleri, ben
Tatlı ihtiraslarla doyuracağım,
Ve bütün esrarlı aşk hünerleriyle
Ve misilsiz bir rehavetle onları yoracağım.
Ama, kızıl sabah ışıklarıyla,
Sökünce ölümsüz şafak,
Yemin ederim ki ölümün baltasıyla
Bu bahtiyar başlar yuvarlanacak."

Ve işte artık gün batıyor,
Altın bir yay gibi doğuyordu ay.
Örtüldü baygın gölgelerle
İskenderiye'de saray.
Fıskiyeler coşuyor, meşaleler tutuştu.
Buhurdanlar tütüyor ağır ağır, yer yer...
Dünya ilâhlarının bekliyor emirlerini
Tatlı, ihtiraslı serinlikler.
Sessiz ve ihtişamlı karanlıkların,
Gönlü çeken mucizeleri arasında,
Ve gölgesinde erguvani perdelerin
Işıldıyordu altın oda...


1835



Aleksandr Sergeyeviç PUŞKİN

Çeviri: Nâzım HİKMET



 

pajero

Doçent
O'NA

Anımsıyorum o büyülü ânı
Karşımda beliriverdiğin,
Uçup gidici bir hayal gibi,
Dehası gibi saf güzelliğin.

Bunluklarında ümitsiz hüznün,
Telâşın yorucu tasalarında,
Çınlardı o tatlı ses uzun uzun,
O güzelim çizgiler görünürdü bana.

Yıllar geçti. İsyancı dalgalarında fırtınaların
Dağılıp söndü eski hayaller,
Unuttum tatlı sesini senin
Ve silindi Tanrısal çizgiler.

Issızlıkta, karanlığında tutsaklığın
Sessizce uzayıp gidiyordu günlerim
Tanrısız, esinsiz, gözyaşsız,
Yaşamsız ve sevgisizdim.

Ve bir an geldi, uyandı ruhum:
Ve işte sen yeniden belirdin,
Bir hayal gibi, uçup giden,
Dehası gibi saf güzelliğin.

Ve yürek çarpıyor bir esrimeyle,
Ve yeniden canlanıyorlar onda
Tanrısallık da, esin de,
Yaşam da, gözyaşı da, aşk da.


Aleksandr Sergeyeviç PUŞKİN

Çeviri: Ataol BEHRAMOĞLU

ŞAİR

Şairi Tanrı Apollon
Kutsal özveriye çağırmadığı zaman,
Yılgınca gömülmüştür o
Boş bir dünyanın dertlerine;
Kutsal liri onun susar;
Soğuk bir uykuda pinekler ruhu,
Dünyanın önemsiz çocukları arasında
Belki, en önemsizi odur.

Ama tanrısal söz ulaştığı an
Onun duyarlı işitimine değin,
Durgun ruhu silkinir şairin,
Bir kartal gibi, uyanan uykusundan.
Dünyanın eğlencesi ona boğuntudur,
Beşerin lâkırdısı ona yabancı,
Durup divanına halkın putunun
Şair eğmez mağrur başını;
Koşar o, akansız ve yaban,
Seslerle ve karmaşayla dolu,
Issız dalgaların vurduğu kıyılara,
Gür uğultulu ormanlara doğru...


Aleksandr Sergeyeviç PUŞKİN

Çeviri: Azer YARAN


 

pajero

Doçent
ŞAİR'E

Ey şair! Değer verme sevgisine sen halkın
Tez geçer gürültüsü zafer övgülerinin;
Aptalın yargısına, soğuk kalabalığın
Gülüşüne de boş ver, aldırışsız ol, sakin.

Sen çarsın: Yalnız yaşa. Yürü özgür yolunda
Özgür akıl nereye götürüyorsa seni.
Yetiştir emeğinin sevgili meyvesini,
Ödül beklemeksizin soylu çabalarına.

Ödül sendedir, çünkü en yüce yargıç sensin;
Ürününe en titiz değer biçebilensin,
Ey güç beğenir usta, sen ondan hoşnut musun?

Hoşnutsan, kalabalık varsın küfretsin sana,
Tükürsün ateşinin tutuştuğu mihraba,
Şımarık bir inatla rahleni sarsıp dursun.





Aleksandr Sergeyeviç PUŞKİN

Çeviri: Ataol BEHRAMOĞLU

ŞAİR’E
Ey şair! Kulak asma, sevgisine sen halkın
O canım methü sena, anlık gürültü, geçer;
Kuru kalabalığın gülüşünü duyarsın,
Ve aptalın hükmünü; fakat metin ol, boşver.

Sen Çarsın; yalnız yaşa, yolunda yalnız yürü,
Yürü, hür vicdanının seni çektiği yere,
Olgunlaştır, sevgili meyveyi, tefekkürü;
Hizmetine karşılık bir mükâfat bekleme.

Her şey sendedir, sende; büyük mahkeme sensin;
Eserine, elden çok, kıymet biçebilensin,
Söyle ey titiz şair, sen ondan memnun musun?

Memnunsan, kalabalık varsın küfretsin sana,
Tükürsün, ateşini yakan ulu mihraba,
Şamdanını, çocukça öfkeyle, sarsadursun.


Aleksandr Sergeyeviç PUŞKİN

Çeviri: Sefer AYTEKİN

 

pajero

Doçent
SEVİYORDUM SİZİ


Seviyordum sizi ve bu aşk belki
İçimde sönmedi bütünüyle.
Fakat üzmesin sizi artık bu sevgi
İstemem üzülmenizi hiçbir şeyle.

Sessizce, umutsuzca seviyordum sizi.
Bazen çekingenlik, bazen kıskançlıkla üzgün.
Bu öyle içten, öyle candan bir sevgiydi ki
Dilerim bir başkasınca da böyle sevilin.




Aleksandr Sergeyeviç PUŞKİN

Çeviri: Ataol BEHRAMOĞLU


 

pajero

Doçent
YAŞAMI

Fransız şair ve yazar, Romantizmin önderi Victor Hugo, Fransa tarihinin en çalkantılı günlerinde 26 Şubat
1802'de Besançon'da doğdu, 22 Mayıs 1885'te Paris'te öldü.
Napolyon ordusunda general olan babası, imparatorun parlak döneminde önemli görevlerde bulundu,
bir çok dış ülkeye seyahat etti ve Madrid'te valilik yaptı. Hugo, anne ve babası arasındaki geçimsizlikler
nedeniyle genellikle annesinden uzak kaldı; annesi ile birkaç yıllığına Feuilland Manastırı'nda yaşadı,
daha çok babası ile yaşadı..
Hugo ilk öğrenimine İspanya'da başladı ancak İspanyol aristokratlarının çocuklarını kabul eden bu okulda,
sonradan soyluluk unvanı almış bir burjuva generalin oğlu olması, alay konusu edilerek dışlanmasına yol açtı.
Yazarların ürünleri ile yaşam öyküleri arasında ilişki kurmak eğilimindeki araştırmacılar, İspanyol okulunda
geçen günlerin, Hugo'nun aristokrasiye bir yandan hayranlık duyup bir yandan da nefret etmesi gibi gerilimli
bir duyguya kapılarak liberal-demokratik ilkeleri seçmesinde büyük rol oynadığını ileri sürmüşlerdir.
Napolyon'un imparatorluktan düşmesi ile birlikte Hugo ailesi için zor günler başladı. Paris Hukuk Fakültesi'nde
başladığı yüksek öğrenimine maddi sıkıntılar yüzünden devam edemedi ve ayrıldı. Ayrıldıktan sonra kendini
kitaplara veren Hugo, ilk şiirlerini de bu yıllarda yazdı. Annesinin ölümüyle sefaletin eşiğine gelen genç yazarı
bu güç durumdan kurtaran yirmili yaşlarda yayınlanan -kraliyet yanlısı- şiirleri oldu; XVIII.Lois tarafından bin frank
aylığa bağlandı, Chateaubriand' ın ilgisini çekti ve romantik akımı benimsemesinden sonra parlak bir kariyerin
kapısını araladı.
1827'de "Cromwell" ve 1830'da "Hernani" oyunları, Paris'te -tıpkı Namık Kemal'in "Vatan Yahut Silistre"sinin
Osmanlıda yarattığı- isyana benzer bir heyecan uyandırdı. 1830 yılında Victor Hugo'nun Hernani piyesinin
oynanmasından sonra romantiklerle klasik edebiyat taraftarları arasında "Hernani Savaşı" denilen tartışma başlattı.
Bu tartışma romantiklerin "klasizm" karşısında kesin zaferiyle sonuçlandı.
Hugo'nun ilk romanı "Notre Dame'ın Kamburu"dur(1831). Bugün okunduğunda, yazarın en yüzeysel ürünü
olarak değerlendirebileceğimiz bu romanın göreli başarısızlığı, Hugo'nun maddi nedenlerle yayınevinin ısrarına
boyun eğerek metnini çok kısa bir sürede tamamlamak zorunda kalmasındandır. Yine de, Hugo'nun yükselen
ünü, Fransa'da bu kitabının da sevilerek okunmasını sağlamıştır.
1831-1941 arasında çok sayıda şiir, piyes ve roman yazan Hugo, 1841'de Fransız Akademisi'ne seçildi.
1848 İhtilali'nden sonra Cumhuriyetçi saflara geçti ve Cumhurbaşkanlığı için aday bile oldu. Kendisi seçilemedi,
ama seçilen Louis Napolyon'u destekledi. Ancak Napolyon da imparatorluğunu ilan edince, Hugo 1851'de
Fransa topraklarını terk ederek -yirmi yıl sürecek gönüllü bir sürgünü geçireceği- Channel Adaları'na yerleşti.
Burada yazdığı "Sefiller"(1861), onun en çok tanınan ve sevilen yapıtıdır.Hugo, Sefiller'in önsözünde:
"İhtiyaçları aşırı fazlalaşan insanlar kendi öz kaynaklarının sınırlarını zorlamaya itilirler ve yollarına çıkan herhangi
bir savunmasız kişiden bile irkilirler. İş ve ücretler, yiyecek ve ısı, cesaret ve iyi niyet hepsi sahip olamadıkları
şeylerdir. Işık gölgeye dönüşür ve karanlık yüreklerini doldurur ve bu karanlık içerisinde erkek, kadın ve
çocuğun zayıflığını ele geçirir ve onları utanç verici işlere zorlar. Artık hiçbir dehşet veya korku dışlanmaz.
Ümitsizlik, sadece dört duvarın adiliği ve basitliği ile sınırlanmıştır; hepsi kötülük ve suça yönelirler...
Hepsi sefilleşmiş bozulmuş kötü ve pislik gibi gözükürler. Fakat o denli alçalmış kişilerin de daha fazla
alçalamayacağı bir çizgi vardır ve bu dönüm noktasında, dış dünya adeta yutar bu zavallı, talihsiz, kimliksiz
insanları... Onlar "Sefiller" dir toplumdan dışlananlar, yeraltı köpekleri..." der.
İmparatorluk dönemi sona erip Üçüncü Cumhuriyet kurulunca, Victor Hugo, Paris'e bir kahraman olarak
döndü. Millet meclisine seçildi, ama politikadan çok edebiyatla ilgilenmeyi tercih etti.
1817'de Akademi Ödülü'nü, 1819'da Toulouse Edebiyat Akademisi Altın Zambak Ödülü'nü, 1825'te Légion
d'honneur nişanını aldı.
Ölümünden sonra cesedi yakılarak külleri Panthéon Kilisesi'ne kondu.




VICTOR HUGO

 

pajero

Doçent
AH, BEN UYKUDAYKEN SEN BAŞUCUMA GELSEN


Ah, ben uykudayken sen başucuma gelsen,
Petrarca'yı ziyaret ettiği gibi Laura'nın, (1)
Değse bana nefesin tam yanımdan geçerken,
İşte o zaman birden
Aralanır dudağım!

Kaç zamandır tutsağı karanlık bir hayalin,
Bitmeli mi bu rüya? Şu kederli yüzüme,
Bir yıldız gibi doğsun senin o gözlerin,
İşte o an düşlerim
Aydınlanacak yine!


Bir kıvılcımın uçuştuğu dudaklarıma
Tanrı'nın arıttığı o aşk parıltılarına,
Bir öpücük kondur, melekten kadına dön,
Ah o zaman ruhum
Uyanır uykusundan!


(1)İtalyan ozanı Petrarca (1304-74) şiirlerinden birinde ölümünden sonra
şiirlerinin kadın kahramanı Laura tarafından mezarının ziyaret edildiğini düşler.



VICTOR HUGO


Çeviren: Tozan ALKAN


 

pajero

Doçent
FRANSA'YA


Bu kitabı yurduma
Taşı rüzgâr, ne olur!
Ölü yaprak açıyor
Ağaç, köksüz olunca



VICTOR HUGO


Çeviren: Tozan ALKAN


 

pajero

Doçent
ŞAİRİN GÖREVİ


I.
Niçin sürgünsün şair yaşadığın toplumda? (1)
Işıksız bir karmaşadır siyasal partiler,
Bir yararı olur mu şu tasasız ruhuna?
Çiçeğe durmuş şiirin sararıp soluyor;
O boğucu, kirli havalarında onların,
Güzelim buhurların, günnük kokuların;
Şaşırıyor yolunu soluklarını duyunca.
Köle ruhlu kavgalarında senin yüreğin,
Çimeni gibidir yaşadığımız kentlerin
Gelip geçenlerin ayaklarının altında.

Halkın ve kral, dumanlı, sisli başkentlerde
Nasıl çarpışıyor iki ölümcül güç gibi,
Duymuyor musun seslerini dehşet içinde,
Sen ey toprağına tohum serpiştiren çiftçi!
Sen ey şair, sen ey usta, kapat kulağını!
Bu şamatanın sana hiçbir yararı var mı?
Gürültünün patırtının içinden gelen
Bu insanların arasında asla yer alma!
Dizelerde tanrıya şarkılar söyleyen sen
Uzak dur, uzak dur, onlara sakın karışma!
Arınmış ruh, şarkını göklerde meleklerin
Verdiği huzurlu, barışçı konserde söyle!

Sen ey kutsal çiçek, sen de gidip çöllerin
Engin gökleri altında serpilip büyü!
Sen ey düşsever insan, sığınakları ara!
Gizli mağaraları, barınakları ara!
Unutuşa kanat aç bulmak için sevdayı,
Sessizliğe koş eğer işitmek istiyorsan
Gökten gelen o sevecen ve o ciddi sesi,
Loş yerlere koş gönü görmek istiyorsan.(2)

Haydi ormanlara git, haydi sahillere git!
Kendi tatlı şarkını oralarda bestele!
Yaprakların ve gök gibi mavi dalgaların
Şarkılarıyla, ilahileriyle birlikte.
Tanrı seni bekliyor kutsal bir yalnızlıkta;
Tanrı ne çokluklarda, ne kalabalıklarda;
İnsan küçüktür, nankördür ve beyhudedir.
Her şey kırlarda titreşir, kırlarda ah çeker.
Doğa büyük bir çalgıdır, büyük bir lirdir,
Şair ise o büyük lirin kutsal yayıdır.


Fırtınalarımızdan çekil ey bilge kişi!
Bu imparatorluk ki tehlikeli sularda,
Yol alıyor, ne dümeni var ne pusulası
Sen sakın aldanma, sen sakın kanma ona!
Bu gemi senin için bir aralık ayında,
Bir balıkçının kurutmak için ağlarını
Gerdiği odasının en ücra köşesinden,
Uğursuz bir gürültüyle gece karanlıkta,
Ürperen ve yana yatmış direkleriyle,
Geçişini duyduğu bir gemi gibi olmalı.



II.
Çok yazık! diyor şair, yazık, hem de çok yazık!
Ben suların ve ağaçların sevdalısıyım;
Onların mırıltıları, fısıltılarıyla
Yoğruldu, olgunluğa erişti yetkin aklım.
Kin, nefret yoktur evrenin yaratılışında.
Engeller yoktur onda, zincirler yoktur onda.
İyilik doludur çayırlar, dağlar, tepeler;
Gülleri, çiçekleri anlatır bana güneşler;
Doğada, uçsuz bucaksız bir huzur içinde
Ruhum dört bir yana ışıklarını saçar.

Seviyorum seni, seviyorum kutsal doğa!
Senin içinde eriyerek sen olmak da var;
Oysa serüvenlerin yaşandığı bu çağda
Herkes kendini başkasına tutsak kılıyor.
Her düşünce bir güçtür, her düşünce kuvvettir.
Tanrı özsuyunu kabuklar için yaratır,
Yeşermiş, çiçek açmış dalları kuşlar için,
Ovadaki bitkiler, otlar için dereleri,
Dolu kadehleri dudaklarımız için,
Akıllar için düşünürü, bilge kişiyi.

Tanrı böyle istiyor çelişkili zamanlarda,
Herkes çalışır ve herkes bir hizmet sunar.
Kardeşlerine dönüp de "Ben artık çöle
Gidiyorum" diyenlere yazıklar olsun!
Kinler, nefretler, rezillikler şu şaşkın,
Huzursuz halkın yakasına yapışmışken
Ne ayıp ayakkabısını giyip gidene!
Hiçbir işe yaramayan bir şarkıcı gibi
Kentin kapılarından apar topar tüyen,
Kırık dökük düşünüre yazıklar olsun!
Daha güzel günleri hazırlamak için şair
Karanlık günlerde, kötü günlerde gelir.
Ütopyaların, düşsel ülkelerin adamıdır;
Ayakları burada, gözleri başka yerdedir.
İster yersinler onu, ister övsünler, ne gam!
O peygamberler gibidir, her an, her zaman
Ve her yerde, içine her şeyi sığdırdığı,
Elinde salladığı bir meşale gibi
Geleceğimizi, güzel günleri aydınlatır.

Halklar sıkıntıya düştüğünde onları görür,
Hep aşklarla dolup taşar tüm düşleri.
O düşler ki nesnelerin ona fırlattığı
Gölgelerin, karanlıkların ürünüdür.
Alay etsinler onunla, varsın etsinler,
O düşünmeyi sürdürür ve kitlelerin
İşitmediği şeyi sessizliğe kaydeder.
Kimileri küçümser, görmezden gelir onu
Bu boş insanların sözlerine güler geçer,
Kahkahayla güler ve sessiz sessiz düşünür.

Uğultularını ve hıçkırıklarını
Dalga dalga kumsallara yayan kalabalık,
Bir okyanus gibi düşlerimizin üstüne
Kuşkuyu ve alayı yayan kalabalık,
Seni kıvançlandıran soylu, yüce düşünce
Devam ediyor gök bak hâlâ kekelemeye,
Ama yaşamın damgasını da taşıyor,
Çünkü insan soyu var Havva'nın karnında
Kartal yumurtasında kartal, meşe palamudunda
Meşe var! Bir beşiktir Ütopyalar da!

Zamanı geldiğinde kamaşmış gözlerinizle,
Bu beşikten, serpilip açmış yürekler için,
Daha iyi bir toplumun çıktığını göreceksiniz.
Hakkın doğurduğu görevin, kutsal düzenin,
Galip gelen inancın ve iyi geleneklerin,
Çıktığını göreceksiniz. Bu devingen ve
Hep kıvançlı ya da hep üzgün kalabalık,
Yasanın ancak düşler kurarak devşirdiği
Bir şeylerin tohumunu bir gün atacaktır.
Bir gün ayaklarının üstünde duracaktır.

Fakat bu güçlü tohumları taşımak için,
İçinde kutsal ışınların arındırdığı,
Esin dolu, sapasağlam yürekler gerek.
Katıksız yürekler, tertemiz yürekler gerek.
Alabora olur tayfası olmayan gemi
Kadırganın yol alması için nasıl ki
Kürekçiler her iki yandan kürek çekerse,
Herkesi ve herşeyi anlayan Tanrının da
Ancak büyük ruhlara düşüncelerinin
İki yanında kürek çektirmesi gerek.

Uzak dursun sizlerden kutsal kuramlar, (3)
Uzak dursun gelecek zamanın yasaları,
Geçmişte sizin yıldızınız altından giden,
Sonra sanrının arkasına gizlendiği,
Örtüyü kaldırıp atıp da ruhunu pintilik,
Ve tutkunun en alçakça emellerine
Hiçbir şey olmamış gibi hemen teslim eden,(4)
Geçmişi, anıları, umutları olmayan,
Bu solgun dudaklı konuşmacı, bu hatip
Uzak dursun sizlerden, uzak dursun sizlerden!

Uzak durur adı insan sarrafına çıkan,
Keselerini altınla doldurmak isteyen,
Efendisini yeni hizmetçiler taşıyan,
O eski rahip gülücüğünü götüren,
Dinselliğini pazara çıkarıp satan,
Yırtık gülücükleriyle tüm kötülüklerin,
Göbek attığı bu zevk, bu eğlence cümbüşünde,
Başkaları düşünürken o kafayı çeken,
Gerçek hazineleri çar çur edip kaybeden
Cüce ruhlu mağrur devden uzak durun! (5)

Dört yol ağızlarında sağa sola sataşan
Boş öfkelerden, hiddetlerden uzak durun!
Günün birinde kaplan kesilecek olan
Halkın sevdiği bu kedilerden uzak durun!
Halk dalkavuklarından, saray yağcılarından,
Partisinin orta yolcu olduğunu söyleyen
Çıkarcı, bencil politikacıdan uzak durun!
Uzak durun bütün sönmüş köseğilerden,
Göğüslerinde bir ruh taşımayanlardan,
Ve ruhlarında Tanrıyı taşımayanlardan!

Yalnızca bu adamların eline kaldıysak,
Ulu Tanrım, içinde yaşadığımız bu çağda,
Şair nasıl olur da bağırmaz acı içinde
Nasıl olur da bağırmaz "yazık! yazık!" diye
Bir gün utançtan yüzünü de gösteremez,
Evinin eşiğinde, öyle bekler ayakta,
İnmek üzere olan akşamın karşısında,
Silinen, yitip giden güne göz yaşı döker,
Ufkun dört köşesine, ufkun dört bir yanına
Korkunç bir hayalet gibi küllerini saçar. (6)

Bulutlarda gezen çakırdoğanları gibi
Gülüşleri duyulur utkulu şairlerin,
Yergici şairlerin, alaycı şairlerin,
Aristofanes'lerin, (7) ve kara şairlerin.
Sayısız utancımızı yüzümüze vurmak için,
Petrone (8) karanlıkta uykusundan uyanıp,
O ünlü Romalı üslubuna sarılırdı.
Aşağılık, alçak çağımızın yöresinde
Archiloque'un (9) topal vezni, aksayan vezni
Bir kırbaç gibi hoplayıp zıplardı elinde.

Ama Tanrı geri çekilmez hiçbir zaman,
Bu güneş ki her şeye bir soluk kazandırır,
Hiçbir zaman tümüyle yitip gitmedi gözden,
Tümüyle batmadı gizlendiği tepelerden.
O hep üzgün ve tasalı koyaklar için,
Körleştirilmiş karanlık şu ruhlar için,
Gururun yoldan çıkardığı yürekler için,
Uçurumların üzerindeki bir doruğa
Işınlarını bırakır, ışınlarını ve
Bazı gerçekleri bırakır alınlar üstüne.
Durmayın haydi yüce ruhlar ve düşünceler,
Durmayın kemirilmiş sıkıntılı beyinler,
Durmayın hasta yürekler, yaralı gönüller,
Sizler dua edenler, güzel şeyler düşünenler!

Haydi biraz cesaret, ey gelecek kuşaklar!
Fırtınanın, boranın ormanda ağaçlarda,
Kopardığı gürültüyle, istemeyerek de olsa
Gelen sizler! haydi biraz daha cesaret!

Dur durak bilmeksizin amaçsız dolaşanlar,
Sizler! yolun zifiri karanlıklarında,
Ellerini uzatarak düşünüzün şekillerini
Gördüğüne inanan gezgin kuşkucular!
Sizler, kafaları acı çeken düşünürler!
Sizler, ilahi bir dehşetle dolu olanlar!
Koyak'ın böğürtlerine sarkmış olarak
Uçurumların kıyılarına tutunanlar!

Sizler, bu kederli ve utkulu dalgaların
Denizinde kazaya uğrayan ey insanlar!
Sizler, denizden tir tir titreyerek çıkanlar!
Sizler! Yalnızca yüreklerini kurtaranlar!

Bütün sabahlarda, çiçeklerin arasında
Sizler, güneşin doğduğunu gören bilgeler!
Ve bu kutsal ışıkların içine gömülmüş
Tan kızıllığında yeniden gelirsiniz siz.

Sizler, ey savaşçılar! Gün doğmadan elini,
Kolunu yıkamak için hazır bekleyenler!
Sizler, odalarda düşler, hayaller kuranlar!
Gözleri karanlığın içinde yitip gidenler!
Sizler, ey sabrın ve direncin insanları!
Sizler, ey hep mutlulukları dileyenler!
Sizler, hâlâ İsa efendimizin eteğini
Ve hâlâ umudu avuçlarında tutanlar!

Sizler ellerinde lamba, bir şey arayanlar!
Sizler tek silahı övendire olan çobanlar!
Dayanın ey dağlarda, beldelerde olanlar!
Dayanın, dayanın, ey vadilerde olanlar!

Yeter ki her biriniz dar bir keçi yolunu
Bir sabahın izini, bir karığı izlesin;
Yeter ki hepinizin kara bir dalga olan
Kıyısı Tanrı ve kuzey yeli bulut olsun;

Yeter ki siz inancınızı eksik etmeyin,
Yeter ki siz kıvançlıyken ya da kederliyken
Bir çocuğa, bir yıldıza ya da bir çiçeğe
Zaman zaman sevgi dolu gözlerle bakın;

Yeter ki köle ya da özgür yurttaş demeden
Her şeyde ve herkeste sevecek bir yan bulun,
Yeter ki siz, teninizin her bir dokusunda
Evrensel insanlığın titreştiğini duyumsayın.

Dayanın, karanlığın ve köpüğün içinde
Hedef çok yakında ortaya çıkacak,
Sisin, dumanın içindeki insanlık soyu
Bir sözcük değildir, bir bilmecedir ancak.

Öne eğilmiş alınlarınızın üstünden
Yeterince geceler ve fırtınalar geçti.
Kaldırın gözlerinizi, kaldırın başınızı!
Işık orada, yukarıda, yürüyün haydi!
Ey halklar, kulak verin, kulak verin bu şaire!
Ey halklar, kulak verin bu kutsal düşsevere!
Gece alnı ışıklı olan yalnızca odur,
O muştulayacaktır size karanlıkları,
Delecek olan gelecek zamanları
Açılmamış tohumu yalnız o bilebilir
Bir kadın gibi tatlıdır erkek ve Tanrı,
Ormanla ve dalgalarla nasıl konuşursa,
Onun ruhuna da öyle usulca seslenir,
Yumuşak, sevecen ve usul bir sesle.

Çünkü O'dur bütün dikenlere karşın,
Arzulara ve kederli olaylarla karşın,
Yıkımlarınız içinde eğilip geleneği
Toplayarak yürümeye devam eden odur.
Gökyüzünün kutsayabildiği her şey,
Ve yeryüzünün kapladığı her şey,
Bereketli, verimli bir gelenekten doğar.
Kökü geçmişe dayanan bütün düşünceler,
İster insansal olsunlar ister tanrısal,
Gelecekte de yaşar ve çiçekler açar.

Işık saçıyor şair sonsuz gerçek üstüne
Işık saçıyor şair, saçıyor alevlerini,
Olağanüstü bir aydınlıkla ruhumuz
İçin ışıl ışıl parlatıyor gerçekleri.
Boğuyor ışığıyla, ışığıyla dolduruyor,
Kenti, çölü, Louvre'u ve kulübeyi,
Bütün ovaları, bütün dağları ve tepeleri,
Kaldırıyor perdeyi gizlerin üzerinden
Çünkü şiir kralları ve şiir çobanları,
Yıldızdır, Tanrının yolunu gösteren. (10)


(1) Diğer insanların tersine şair kalabalıkların içinde kendini sürgün hisseder.
(2) Hugo, "Görünüm" adlı piyesinde de bu düşünceyi işler.
(3) Vigny de "Katıksız Tin" terimiyle aynı düşünceyi işler.
(4) Hugo Tevrat'a gönderme yapıyor.
(5) Hugo burada her dönemin başbakanı Talleyrand'ın portresini çiziyor.
(6) Hugo Tevrat'a gönderme yapıyor.
(7) Aristophane: V. yüzyılda yaşamış Atinalı ünlü güldürü yazarı.
(8) Petrone: Satyricon'un yazarı. Neron'un çok sevdiği yazar. Zamanın gelenek ve göreneklerini hicvediyordu.
(9) Archiloque: İ.Ö. VII. yüzyılda yaşayan yergici İyonyalı şair.
(10) Çocuk İsa'nın önünde bağlılıklarını bildirecek olan krallar ve çobanları Beytlehem'e götüren yıldız gibidir şiir.


VICTOR HUGO


Çeviren: Tozan ALKAN
 

pajero

Doçent
SANAT VE HALK

I
Kıvançtır sanat, sevinç kaynağıdır,
Fırtınada alev alev tutuşur,
Işığı, aydınlatır mavi göğü,
Sanat görkemidir tüm insanlığın
Gözlerindeki kıvılcımdır halkın,
Tanrının alnındaki yıldız gibi.

Bir şarkıdır sanat, eşsiz bir ezgi!
Gönendirir barışçı yürekleri,
Erkekler kadınlarına fısıldar,
Ağaçlara doğru yükselir kentten,
Bütün insanlar hep bir ağızdan,
Uyum içinde o şarkıyı söyler.

Sanat; insanlığın düşüncesi!
Kırar prangaları, zincirleri,
O tatlı diliyle ele geçirir,
Onundur Tibet, onundur Ren nehri.
Sanat özgür kılar köle halkları,
Özgür halkları ise devleştirir.


II
Ey güzel ülkem,yenilmez Fransa!
O güzel ezgili şarkını söyle!
Şarkını söyle ve gökyüzüne bak!
Sevinç dolu, derinden gelen sesin,
Umududur bütün bu yeryüzünün
Kardeşliğin halkı, ey soylu halk!

Güzel halkım şarkını sabaha söyle!
Akşam olunca bir daha söyle!
Bilirsin ışıldar işleyen demir,
Aldırma geçmekte olan yüzyıla,
Aşkın şarkısını söyle yüksek sesle,
Ve özgürlüğün şarkısını haykır!

Şarkısını söyle kutsal İtalya'nın,
Toprağa gömülen şu Polonya'nın,
Yüreği kan ağlıyor Napoli'nin,
Macaristan can çekişiyor bak!
Dinleyin zorbalar, şarkı söylüyor halk
Aslanın kükreyişini dinleyin!



VICTOR HUGO


Çeviren: Tozan ALKAN
 

pajero

Doçent
Ömer Hayyam
Ebul Feth Ömer bin İbrahime veya Ömer Hayyam (18 Haziran 1048 - 4 Aralık 1131), şair, filozof, matematikçi ve astronom.

Yaşadığı dönemin ünlü devlet adamı Nizamül-Mülk ve Hasan Sabbah ile aynı medresede eğitim görmüş ve hayatı boyunca her ikisi ile de ilişkisini koparmamıştır. Bazı kaynaklara göre Hasan Sabbah'ın Rey kentinden olduğu Nizamül-Mülk 'ünde yaşca Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah'tan yaşça büyük olduğunu belirtmektedir. (Kaynak: Semerkant-Amin Maalouf)

Bir çok bilim adamınca Batıni, Mutezile anlayışlarına dâhil görülür. Evreni anlamak için, içinde yetiştiği İslam kültüründeki hakim anlayıştan ayrılmış, kendi içinde yaptığı akıl yürütmeleri eşine az rastlanır bir edebi başarı ile dörtlükler halinde dışa aktarmıştır.

Hayyam 'Çadırcı' takma adını atalarının çadırcılık yapmasından almıştır. Ayrıca İstanbul'un Beyoğlu ilçesinde bir semte adını da vermiştir. Tarlabaşı bulvarında Sakızağacı ışıklardan başlayıp, Tepebaşına kadar inen caddenin adıdır.

Hayyam aynı zamanda çok iyi bir matematikçiydi Binom Açılımını ilk kullanan bilim adamıdır.

Hayyam, genelde şiirlerindeki eğlence düşkünlüğünün belirgin olmasından dolayı Rubâileri ile ünlenmiştir.
 

pajero

Doçent
1.
Ey özünün sırlarına akıl ermeyen;
Suçumuza, duamıza önem vermeyen;
Günahtan sarhoştum, ama dilekten ayık;
Umudumu rahmetine bağlamışım ben
2.
Büyükse de isyanım, kötülüklerim,
Yüce Tanrı' dan umut kesmiş değilim;
Bugün sarhoş ve harap ölsem de yarın
Rahmete kavuşur elbet kemiklerim.

3.
Tanrım bir geçim kapısı açıver bana;
Kimseye minnetsiz yaşamak yeter bana;
Şarap içir, öyle kendimden geçir ki beni
Haberim olmasın gelen dertten başıma.

4.
Rahmetin var, günah işlemekten korkmam;
Azığım senden, yolda çaresiz kalmam;
Mahşerde lutfunla ak pak olursa yüzüm
Defterim kara yazılmış olsun, aldırmam.

5.
Derde gama yatkın yüreğime acı;
Bu tutsak cana, garip gönlüme acı;
Bağışla meyhaneye giden ayağımı,
Kızıl kadehi tutan elime acı.

6.
Akıl bu kadehi övdükçe över;
Alnından sevgiyle öptükçe öper;
Zaman Usta' ysa bu canım nesneyi
Hem yapar hem kırıp bin parça eder.

7.
Ey zaman, bilmez misin ettiğin kötülükleri?
Sana düşer azapların, tövbelerin beteri.
Alçakları besler, yoksulları ezer durursun:
Ya bunak bir ihtiyarsın, ya da eşeğin biri.

8.
Her sabah yeni bir gün doğarken,
Bir gün de eksilir ömürden;
Her şafak bir hırsız gibidir
Elinde bir fenerle gelen.

9.
Dünya dediğin bir bakışımızdır bizim;
Ceyhun nehri kanlı göz yaşımızdır bizim;
Cehennem, boşuna dert çektiğimiz günler,
Cennetse gün ettiğimiz günlerdir bizim.

10.
Yaşamanın sırlarını bileydin
Ölümün sırlarını da çözerdin;
Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok:
Yarın, akılsız, neyi bileceksin?

11.
İçin temiz olmadıktan sonra
Hacı hoca olmuşsun, kaç para!
Hırka, tespih, post, seccade güzel;
Ama Tanrı kanar mı bunlara?

12.
Var mı dünyada günah işlemeyen söyle:
Yaşanır mı hiç günah işlemeden söyle;
Bana kötü deyip kötülük edeceksen,
Yüce Tanrı, ne farkın kalır benden, söyle.

13.
Felek ne cömert ne aşağılık insanlara!
Han hamam, dolap değirmen, hep onlara.
Kendini satmıyan adama ekmek yok:
Sen gel de yuf çekme böylesi dünyaya!

14.
Bilgenin yüreğinde her dilek,
Anka kuşu gibi gizli gerek.
Damla nasıl inci olur denizde:
Sedefler içinde gizlenerek.

15.
Ovada her kızıl lalenin teni
Bir padişahın kanıyla beslendi.
Yerden biten şu mor menekşe yok mu?
Bir güzelin yanağındaki bendi.

16.
Mal mülk düşkünleri rahat yüzü görmezler,
Bin bir derde düşer, canlarından bezerler.
Öyleyken, ne tuhaftır, yine de övünür,
Onlar gibi olmıyana adam demezler.

17.
Gül verme istersen, diken yeter bize.
Işık da vermezsen, ateş yeter bize .
Hırka, tekke, post most olasa da olur,
Kilise çanları bile yeter bize.

18.
Beni özene bezene yaratan kim? Sen!
Ne yapacağımı da yazmışın önceden.
Demek günah işleten de sensin bana:
Öyleyse nedir o cennet cehennem?

19.
İnsan bastığı toprağı hor görmemeli:
Kim bilir hangi güzeldir, hangi sevgili.
Duvara koyduğun kerpiç yok mu, kerpiç?
Ya bir Şah kafasıdır, ya bir vezir eli!

20.
Hak er geç cimrilerin hakkından gelir;
Cehennem ateşleri onlar içindir.
Ne der, dili inciler saçan Muhammet:
Cömert gavur cimri müslümandan yeğdir.

 

pajero

Doçent
21.
Varlığın sırları saklı, benden;
Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin, ne ben.
Bizimki perde arkasında dedi-kodu:
Bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben.

22.
Bir geldi mi derin ölüm uykusu,
Biter bu dünyanın dedi-kodusu.
Ölenden bir haber bekler insanlar:
Ne söylesin? Bilmez ki ne olduğunu!

23.
Yel eser, umutlar savrulur gider;
Sensiz, bensiz kalır bağlar bahçeler;
Altın gümüş nen varsa harcamaya bak!
Ölür gidersin, düşmanın gelir yer.

24.
Sevgili, seninle ben pergel gibiyiz:
İki başımız var, bir tek bedenimiz.
Ne kadar dönersem döneyim çevrende:
Er geç baş başa verecek değil miyiz?

25.
Dünyada akla değer veren yok madam,
Aklı az olanın parası çok madem,
Getir şu şarabı, alsın aklımızı:
Belki böyle beğenir bizi el alem!

26.
Ferman sende, ama güzel yaşamak bizde:
Senden ayığız bu sarhoş halimizde.
Sen insan kanı içersin, biz üzüm kanı:
İnsaf be sultanım, kötülük hangimizde?

27.
Bu dünyadan başka bir dünya yok, arama;
Senden benden başka düşünen yok, arama!
Vaz geç ötelerden, yorma kendini:
O var sandığın şey yok mu, o yok arama!

28.
Şu serviyle süsen neden dillere destan?
Neden hep onlara benzetilir hür insan?
Birinin on dili var, boşboğazlık etmez,
Ötekinin yüz eli var el açmaz, ondan!

29.
Benim halimden haber sorarsan,
Bir çift sözüm var sana, yürekten:
Sevginle gireceğim toprağa,
Sevginle çıkacağım topraktan.

30.
Şu dünyada üç beş günlük ömrün var,
Nedir bu dükkanlar, bu konaklar?
Ev mi dayanır, bu sel yatağına?
Bu rüzgarlı yerde mum mu yanar?

31.
Dün geldi: Nedir aradığın? dedi bana:
Bensem, ne bakarsın o yana bu yana?
Kendine gel de düşün, içine iyi bak:
Ben senim, sen ben; aranıp durma boşuna!

32.
Sabah doldu göklere mavi mavi;
Doldur, ışık döker gibi, kaseyi!
Acı olmasına acıdır şarap:
Ama gerçek acıdır demezler mi?

33.
Adam olduysan hesap ver kendine:
Getirdiğin ne? Götüreceğin ne?
Şarap içersem ölürüm diyorsun:
İçsen de öleceksin, içmesen de!

34.
Camiye gittim, ama Allah bilir niye:
Ne namaz kılmaya, ne dua etmeye.
Eskiden bir kilim aşırmıştım camiden:
O eskidi gittim yenisini yürütmeye.

35.
Kimi dinde imanda buldu yolu
Kimi akıl, bilim yolunu tuttu.
Derken ses geldi karanlıklardan:
Gafiller! Doğru yol ne odur, ne bu!

36.
Her gece aklım dalar gider engine.
Ağlarım, inciler dolar eteğime.
Sevdalıyım, şarap dayanmıyor bana:
Kafam baş aşağı çevrik bir tas mı ne!

37.
Dünya ne verdi sana? Hep dert, hep dert!
Güzel canın da bir gün elbet.
Toprağında yeşillikler bitmeden
Uzan yeşilliğe, gününü gün et.

38.
Şarap sen benim günüm güneşimsin!
Öyle bir dolsun ki seninle içim.
Bir bildik görünce beni sokakta:
Ne o şarap nereye böyle? desin.

39.
Ben ne camiye yararım, ne hayvana!
Bir başka hamur benimki, başka maya.
Yoksul gavur, çirkin orospu gibiyim:
Ne din umrumda, ne cennet, ne dünya!

40.
Bir kuş gördüm yüce Tus kalesinde,
Keykavus'un kafa tası pençesinde.
Sorup duruyor kafaya: Hani? Nerde?

 

SDN Son Haberler

Son mesajlar

Üst