Şok edici tarih yazıları/Mustafa Armağan

Şu anda konuyu okuyanlar (Üyeler: 1, Ziyaretçi & Botlar: 0)


Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...

|SeYYaH|

Rektör
Katılım
12 Mar 2011
Mesajlar
13,939
Puanları
113
İşte İnönü'nün Atatürk'ü çarpıttığının belgesi

Eski gazeteleri gözden geçirmek kadar zevkli ve aynı oranda şaşırtıcı pek az şey var bu dünyada. Geçenlerde sahaftan yine bir tomar eski gazete satın aldım ve günlerce sararmış sayfaların arasında dolaştım durdum. Şaşırdığım ve düşündüğüm nice haberle karşılaştım. İşte onlardan birisi:

"Atatürk'ün 22 yıl muhafızlığını yapmış olan 85 yaşındaki Başçavuş Tahsin Cinoğlu, Milli Savunma Bakanlığı'ndan kendisine tahsis edilecek maaşı ve İstiklal Madalyası'nı beklemektedir."

Günaydın gazetesinin 10 Kasım 1969 tarihli nüshasında yer alan haberde Atatürk'ün korumasının Bektaşi dedeleri gibi upuzun sakalıyla çekilmiş bir fotoğrafına da yer verilmiş. Düşünün, Cumhuriyet kurulalı 46 yıl olmuş, Atatürk'ün 22 yıl korumalığını yapmış olan bir emekli askere henüz maaş bağlanmamış, onu bırakın, İstiklal Madalyası dahi verilmemiş. Görüldüğü gibi İstiklal Madalyası'nı alanların hepsi onu hak etmedikleri gibi, Cinoğlu gibi alamayan binlerce hak sahibi de beklemedeydi.

Verilmeyenlerin mutlaka CHP ile veya yeni rejimle bir sorunları olduğunu düşünüyorum. Madalyayı Tek Parti döneminde istediklerine vermişler, istemediklerine vermemişler. Bunu sonuna kadar tartışmaya varım. Ancak CHP ve İnönü'nün, ellerine imkân geçtiğinde tarihi nasıl çarpıttıklarına ve devirler değiştikçe nasıl çark ettiklerine bazı örnekler vermek bugün daha önemli görünüyor bana.

Malum, Atatürk'ün cenaze namazı sarayda gizli saklı kılınmıştır. Türkçe kamet getirilmiş ve iftitah tekbirini Şerefeddin Yaltkaya "Tanrı Uludur" diye almıştır. Nedendir bu gizlilik? Ve nedendir her Müslüman gibi Atatürk'ün de cenazesinin camiden kaldırılmasına karşı çıkma, törende hiçbir dinî sembole yer vermeme tavrı. Ve 1953'te Anıtkabir'de toprağa verilirken kardeşi Makbule Atadan'ın tabuta Arapça bir dua koymak istemesi karşısında "O bunu istemezdi" diye geri çevrilmesinin anlamı nedir?


CHP Genel Kurul Toplantısı'na giderken bir vatandaş İnönü'nün ayağını böyle öpmüştü.

Atatürk'ün cenaze törenini dinî unsurlara yer vermeden icra ettirenler, acaba kendi cenazelerinde nasıl davrandılar? diye insan merak ediyor. Dönemin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, tekbirlerle ve tarikatdaşlarının zikirleriyle uğurlanmıştı son yolculuğuna. Zamanın Başbakanı Celal Bayar Müslüman'a yakışır bir törenle toprağa verilmişti. Keza zamanın Cumhurbaşkanı İnönü'nün cenazesi de tam bir Müslüman cenazesi gibi kaldırılmıştı. Hem de çok ilginç ayrıntılarla bezeli bir kaldırılıştır onunkisi. CHP'liler kadar olmayanların da bilmesi gereken ayrıntıları 29 Aralık 1973 tarihli Hürriyet gazetesinden beraberce okuyalım:

"İnönü'nün ruhunu taziz için mevlit okutturulacağı ifade edilmiştir. İnönü'nün yıkanması işlemi, Pembe Köşk'teki banyoda ve Ankara Müftüsü'nün nezaretinde yapılmıştır. Yıkama işlemini tamamlayan iki imama aile yakınlarından biri yardım etmiş, bu sırada iki oğlu (Ömer ile Erdal) babalarının vücuduna birer tas su dökmüşlerdir. Yıkama işlemi bittikten sonra vefatından sonra alınmış bir kefene sarılmak istenince, eşi Mevhibe İnönü müdahale etmiş ve kendi sandığından çıkardığı "Hasa" denilen bir kumaştan yapılmış kefenin kullanılmasını istemiştir."

Haber şöyle devam ediyor:

"Bayan İnönü ayrıca, yine sandıktan çıkardığı, üzeri sim ile "Lâ ilâhe illalah Muhammeden Resulullah" yazılı 1,5 karış eninde yeşil satenin, İnönü'nün göğsü üstüne konulmasını istemiştir."

Burada dikkat çekmek istediğim husus, Cumhuriyet'in ikinci kurucusu İnönü bir Müslüman gibi gömüldüğü halde ilk kurucusu Atatürk neden bundan mahrum edildi? Atatürk'ün suçu neydi? 'Beni Müslüman gibi gömmeyin' diye bir vasiyeti mi vardı yoksa? Makbule Hanım'ın isteği reddedilirken Mevhibe Hanım'ınki neden normal karşılandı? Aradan 35 yıl mı geçti? Yani zamanla işler değişti diyorsanız, o zaman Atatürk 1938'de değil de, 1958'de ölse farklı gömülecekti mi demek istiyorsunuz? (Bu arada 1953'teki törende de herhangi bir dinî sembole yer verilmeyişi, Demokrat Partililerin de CHP'den farklı düşünmediklerini akla getiriyor.)

Dahası, İnönü uzun siyasi hayatında din konusunda zikzaklı bir yol izlemişti.

Mesela türbeleri kapatan kanunu başbakanlığı döneminde çıkarmış ama cumhurbaşkanlığı döneminde yasağı kaldıran imzayı da kendisi atmıştı. 1950 seçimlerinden önce apar topar açılan türbeler sayesinde Demokratlara gidecek "Müslüman" oylarını avlama hesapları yapmıştı besbelli ama tutmadı.

Arapça ezanın yasaklanışı başbakanlığına, kanunla yasaklanışı cumhurbaşkanlığına rastlar. 1950'de ezan yasağının kaldırılmasına karşı çıkmayan da, 1965 yılında bir meydan konuşmasında ezan okununca susup huşu içinde(!) dinleyen de, bir zamanlar kapattığı Mevlana'nın türbesine gidip neredeyse biz Cumhuriyet'i ondan ilham aldık demeye getiren de İnönü'dür (Meydan, 13 Temmuz 1965). Oysa yıllar önce ezan okunurken susan Menderes'i dini siyasete alet etmekle suçlayan da kendisiydi.

Atatürk'ü istediği kılığa büründüren ve ne yalan söylemeli, kendisini öne çıkarttırmak için çarpıtan İnönü'nün böyle bir kurnazlığı daha hayattayken yüzüne vurulmuş ama cevap verememişti. Kendi anlatımına göre İsmet Paşa Atatürk'le 1916'da Kafkas cephesinde tanışmıştır. Kendisi 2. Ordu'nun kurmay başkanıyken başlarına Mustafa Kemal atanır. Ordunun durumunu sorar. O da 2 saat anlatır ve bir teklifte bulunur. M.Kemal de bayılır buna. Atatürk'ün kendisine güveni oradan gelirmiş vs.

Sabiha Deren, Meydan dergisinde (16 Kasım 1965) sağ olan İnönü'ye, keza sağ olan eski Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'ın ağzından cevap verir. Aras, bir gün Atatürk'ün kendisine İnönü'yle tanıştıkları anı şöyle anlattığını aktarmıştır (özet):

"İnönü'ye planını anlattırdım. Beğenmedim, aynı fikirde değilim dedim. Hayret etti. Çekilmemiz gerektiğini anlattığım halde ısrar ediyordu. İstanbul'a sormamız gerekir, dedi. Neden? dedim. Sonra sorumlu olursunuz, diye uyardı. Ben de 'Kararımı alır uygularım, soracaksa İstanbul bana sorar' dedim. Sabah benim çekilme planımı çalışıp getirdiğini gördüm. Hakikaten mükemmel bir plandı. Ve dediklerimi ben bile bu kadar güzel planlayamazdım. İsmet'e dikkat etmek lazım Tevfik, zira o inanmadığını bile mükemmel surette planlar ve uygulayabilir."

Bu alıntıdan iki gerçek göz kırpıyor tarihe: 1) "İnönü tarihi" diye bir tarih vardır ve İnönü Atatürk'ü de kendisine uydurmuştur. 2) İnanmadığını bile mükemmelen yapabilir oluşu, tam bir tiyatrocu ustalığını gerektirir. Ve 3) Neden İnönü üzerinde ısrarla duruyorsun? sorusunun sahiplerine gülümseyerek mukabele ediyorum.


Mustafa armağan yazıları
 

|SeYYaH|

Rektör
Katılım
12 Mar 2011
Mesajlar
13,939
Puanları
113
Meğer asıl "Camiler kışlamız" diyen İnönü'ymüş!

Başbakan Erdoğan, 14 yıl önce kendisinin siyaseten yasaklı olmasına ve belediye başkanlığından düşmesine sebep olan şiiri TBMM kürsüsünden yeniden okuyunca CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu sert bir tepki vermiş ve şunları söylemiş:

"O camilerde bu ülkeyi savunmak için bu ülke, bizim çocuklarımız için şehitliği göze alan askerler, insanlarımız kalıyordu. Çünkü kışla, yer yok. Nereye bırakacağız bunları, bu askerlerimize nerede bakacağız? Vicdanı olan, tarihi bilen birisi tarihine bu kadar ihanet eden sözler söyleyebilir mi?"

Bir kere şu kanaate vardım ki, Sayın Kılıçdaroğlu'na bir şeyler fısıldanıyor ama onu da tam olarak anlayamıyor. Böylece ne dediğini bilmeyen birisi konumuna düşüyor. Yazık.

Bir parti başkanının, camilerin kışla olmaya en elverişsiz binalar olduğunu bilmesi gerekmez miydi? Diyelim ki, bir şehirde orta boy bir camiyi kışlaya çevirdiniz, peki kaç asker yatıp kalkabilirdi içerisinde? Yan yana yatırsanız 50, hadi ranza koysanız 100 asker. Peki "kışla"da kalan birlik 100 askerden mi ibarettir? Nerede bunun subayı? Nerede mutfağı, banyosu, kileri? Sonra şehir içindeki bu nevzuhur kışlaları nasıl koruyacaksınız? Etrafına duvar veya tel örgü çekerek mi? Böyle bir mantıksızlık olur mu?

Kılıçdaroğlu Tek Parti devrinde camiler buğday deposu, ahır, asker alma dairesi, müze, hapishane, CHP ilçe başkanlığı veya Halkevi yapıldı deseydi (satılanları veya yok yere yıkılanları saymıyorum) muhakkak ki daha doğru bir şeyler söylemiş olurdu. Üstelik bunlar tamamen gerçektir ve hepsinin tek tek delilleri elimizdedir.


İşte camilerimizin hali

Mesela Sultanahmet Camii kapatılarak senelerce asker alma dairesi yapılmıştı. İçinde askerler yatıp kalkıyordu. İbadet yasaktı. Bizzat kalanlardan dinlediklerim var.

Diyarbakır Ulucamii depo yapılmıştı. Halk Ramazan'da olsun teravih kılmak için açmalarını istemişti ama Ankara'daki devletlulardan haber gelmişti, 'Evlerinde kılsınlar' diye!

Bursa'daki Alacahırka Camii'nin askeriyeye verildiğini, onların da camiyi yıllarca ahır olarak kullandıklarını bugün bile o mahallede yaşayanlardan hatırlayanlar var.

İstanbul Dolmabahçe Camii, müze yapılacak başka bir yer kalmamış gibi Deniz Müzesi yapılmıştı. 1960 darbesinden sonra askerler tarafından Yassıada İrtibat Bürosu yapılıncaya kadar da müzeydi (demek ki istenince uygun bina bulunabiliyormuş!).

Öte yandan 23 Temmuz 1940 tarihli "Yenigün" gazetesi Hatay'da hangi caminin kaç liraya satışa çıkarıldığını ilan etmiş. Buna göre Halebi Osmaniye Camii'ne 400, Kurmalı Mescid'e 120, Kantara Camii'ne 50, Sadık Efendi Mescidi'ne ise 100 lira değer biçilmiş. (Türkiye, 14 Temmuz 2011).

Daha bunlar bir şey değil. Asıl dosyayı ileride açacağız ama benim asıl üzerinde durmak istediğim husus farklı. Kılıçdaroğlu'nun o garip tepkisine dönmek istiyorum. Camiler kışla olarak kullanılmış da, askerin kalacağı yer mi varmış! Başbakan'ın şahsında vicdansızlık ve ihanetle suçluyor bizleri.

Erdoğan Meclis'te "Camiler kışla" diye şiir okuyor, Kılıçdaroğlu ise camileri asıl kışla yapanın İsmet İnönü olduğunu itiraf ederek Tek Parti devrini savunmaya kalkıyor. Doğrusu ben asıl buna mana vermekte zorlanıyorum. Hani Çingene'nin merdi kahramanlıklarını anlatırken hırsızlıklarını açıklarmış ya. O hesap.

"Camiler kışla" diyen Başbakan'ı eleştireyim derken, asıl kendi partisinin eski marifetlerinden birisinin camileri kışla yapmak olduğunu savunabiliyor ve bu yakıcı çelişkinin dahi farkında değil.

Hatta şu da söylenebilir ki, Erdoğan camilerin kışla olduğunu sözle ifade ettiği, yani bu sözü fikir özgürlüğü kapsamında değerlendirilebileceği halde, partisinin yeni genel başkanının dediğine göre, İnönü onları bizzat kışlaya çevirmiş! İşin garibi, İnönü aynı şeyi 'yaptığı' için alkışlanırken, Erdoğan bunu 'söylediği' için ihanet etmiş oluyor! (Neye ihanet acaba?)

Bu hakikaten anlaşılması zor bir bilmece ama sözün sahiplerinin bu çelişkiyi dahi kavrayabileceklerinden şüpheliyim.

Mihrabı tuvalet yapılan cami

Bu arada türlü kılıklara giren camilerin hapishane dahi yapıldığına dair bir tanıklığı sizlerle paylaşmak istiyorum. Divriğili değerli tarihçi Necdet Sakaoğlu'nun anlattığını naklediyorum.

"Çocukluğumu geçirdiğim kasabada, Cedid Mustafa Paşa Camisi hapishane olarak kullanılıyordu. Taş bir bina olduğu için tercih edilmişti; zaten o yıllarda camilerin çoğu kapalıydı. Mahkûmlar ayaklarını pencereden dışarı çıkarırlar, türkü söylerlerdi akşama kadar. Sokaktan geçerken, mahkûmlardan korkardık, sanki pencereden üzerimize atlayacaklar gibi gelir, ta uzaktan geçmeye çalışırdık. Camide tuvalet de, su da yoktu. Yıllar sonra benden yaşça daha büyük olan ve o yılları daha iyi hatırlayan bir emekli hâkime, mahkûmların tuvalet ihtiyaçlarını nasıl giderdiğini sordum. "Mihrabın önüne büyük bir küp konmuştu. İki yanına inşaat iskelesi gibi iskele kurulmuş, iki de tahta uzatılmıştı. Mahkûmlar bu iskeleye çıkıp küpü kullanıyorlardı. Küp dolunca da gardiyan, kulpundan sırık geçirip iki mahkûmun omzuna veriyor, dereye boşalttırıyordu."

Camilerimize bu alçakça hakaretlerin yapıldığı tarihlerde İstanbul'da garip bir hazırlık vardı. Şimdi Taksim Gezi Parkı diye bildiğimiz parkın adı, o zamanlar İnönü'nün adını taşıyordu ve merdivenlerle çıkılan meydan girişinin ortasına devasa bir heykel kaidesinin dikilmesi gündemdeydi. Yiyecek ekmek bulamayan İstanbullular heyecan içinde(!) nasıl bir "şaheser"le karşılaşacaklarının heyecanıyla yanıp tutuşuyorlardı. Askerlerine kışla, mahpuslarına hapishane, atlarına ahır bulamayan devletimiz, Viyana'daki bir heykeltıraşa 1 milyon küsur lira ödemiş, devasa kaidesi için de 300 bin lira kadar bir para harcamakta sakınca görmemişti. Ve tam 35 ton ağırlığındaki muazzam heykel 1944 yılında yurda getirilmiş ama hemen ardından çok partili hayata geçildiği için bir türlü yerine dikilememişti.

Şimdi İnönü'nün Taşlık'taki evinin bahçesinde bulunan heykelin parasının günümüzde kaç lira tuttuğunu iktisatçılar hesap ededursun, biz Kılıçdaroğlu'na soralım:

O günün parasıyla çoluk çocuk bütün Türkiye nüfusunun en azından bir gün karnını doyurabilecek olan bu kadar parayı çöpe atmanın hesabını nasıl vereceksiniz? bir. Askerine kışla yapamayan devletin en acil ihtiyacı Viyana'ya heykel siparişi vermek midir, iki.

"Kışla yok, yer yok"muş! Sanki Taksim Kışlası'nı yıktırıp da gezi parkı yaptıran bizzat İnönü değilmiş gibi. Ne pişkinlik Yarabbi!



kaynak
 

|SeYYaH|

Rektör
Katılım
12 Mar 2011
Mesajlar
13,939
Puanları
113
İngilizler İstanbul'dan nasıl çıktı?

Resmi tarih, İstiklal Savaşı'ndan sonra İngilizler başta olmak üzere işgal kuvvetlerini İstanbul'dan nasıl başları önlerinde çıkarttığımızı yazar.

Ne de olsa fena halde yenik ve eziktirler karşımızda. Nitekim muzaffer Türk ordusu 6 Ekim 1923 günü İstanbul'a girmiş ve şehri 5 yıla yakın süren düşman işgalinden kurtarmıştır.

Artık değişmesi şart olan tarih kitaplarımızda böyle yazar yazmasına ama gerçekler aynı kanaatte değildir. Aslında İtilaf devletlerinin silahlı kuvvetleri, resmi geçit törenleri ve centilmenlere yakışır "garden party"lerle veda etmişler, halkın alkışları arasında bayrağımızı selamlayarak Dolmabahçe rıhtımında kendilerini bekleyen "Arabic" adlı vapura binmişler ve sevinç içinde el sallayarak İstanbul'dan ayrılmışlardı.

Hangi tarihte peki? Herkes gibi '6 Ekim'de' diyorsanız yanılıyorsunuz. Doğru cevap için ise biraz sabrınızı istirham edeceğim. Çünkü daha önce hatırlatmam gereken bazı önemli noktalar bulunuyor.

Öncelikle şunu belirtelim ki, işgal kuvvetlerinin İstanbul'u terk edişi ile Lozan Antlaşması'nın imzalanması olayları arasında sandığımızdan da yakın bir bağ mevcuttur. Yani Lozan imzalanana kadar işgal devam etmişti, hatta sonrasında da 2,5 aya yakın bir süre işgalciler başkentimizden gitmemişlerdi.

Hemen araya girip söyleyeyim: Ankara'nın 13 Ekim'de başkent oluşu İtilaf kuvvetlerinin gidişinden bir hafta kadar sonraya rastlar, yani Lozan imzalandığında İstanbul hâlâ payitahttır ve bir maddesinde de Hilafet merkezinin İstanbul olduğu açıkça yazılıdır.

O zaman şunu sormak hakkımızdır diye düşünüyorum: Ankara'yı başkent yapmakla Lozan'ı ilk delen biz mi olduk yoksa? Hani Lozan ilk imzalandığı haliyle dimdik ayaktaydı? Aslında Lozan defalarca delinmiştir. Hatta Montrö bir yana, belki de Lozan'ın lehimize asıl delinişi, "Kanalistanbul" projesiyle gerçekleşecektir. Böylece Boğaziçi, 1918'den bu yana ilk defa tam olarak egemenliğimiz altına girecektir.


Selahaddin Adil Paşa İstanbul'da işgal devletleri temsilcileri ile vedalaşıyor.

Konumuza dönecek olursak, şehrin boşaltılması sırasında İstanbul Komutanı olarak görev yapan Selahaddin Adil Paşa'nın "Hayat Mücadelelerim" adlı hatıralarında (1982) o günler içeriden ve ayrıntılı bir şekilde anlatılır. (Maalesef bu hatıratın orijinali, Paşa'nın oğlu Semuh Adil Bey'in ifadesiyle Kemal Ilıcak'ın yalısında kaybolmuştur.)

Görevine Halife Abdülmecid'in biat töreniyle başlayan Selahaddin Adil Paşa, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'nın hükümlerine uygun olarak bir ay sonra (23 Ağustos) TBMM Lozan'ı onaylayacak ve ancak o zaman İtilaf kuvvetleri denklerini toplamaya başlayacaklardır. (İngiltere parlamentosunun onayı ise eylülde gelecektir.) 25 Ağustos'ta işgal kuvvetleri hazırlığa başlamış, binaları teslim etmektedirler birer ikişer. Boşaltma 1,5 ayda tamamlanacak ve son gün dostane bir tören düzenlenecektir. Bundan sonrasını S. Adil Paşa'nın hatıratından takip edelim (sayfa 424)

"General Harrington tarafından İtilaf devletleri orduları namına 29 Ağustos'ta Türk ordusu için Sumer Palas'ta bir çay ziyafeti verilerek İstanbul'daki askeri, sivil birçok kişi çağrılmış ve kumandanlıkça (yani Türk tarafınca) da 19 Eylül 1923'te Beykoz Parkı'nda bir garden parti ile buna karşılık verilmişti."

S. Adil Paşa bundan sonra ordumuzun İstanbul'a girişi için de hazırlık yaptıklarını ve eylül sonuna kadar işgal kuvvetlerinin binaları teslim işinin sürdüğünü, birliklerin de büyük ölçüde -karargâh heyetleri hariç- ülkelerine yollandığını anlatıyor.

Nihayet 2 Ekim günü İtilaf devletlerinin Mondros Mütarekesi hükümleri gereğince el koydukları bütün cephane ve savaş malzemesinin Türk hükümetine teslim edildiğine dair belge imzalandıktan sonra artık resmi işlemlerin tamamlandığını yazan Paşa, aynı gün, yani 2 Ekim 1923 günü işgal kuvvetlerinin İstanbul'u nasıl terk ettiklerini de şöyle anlatıyor (s. 425)

"Türk, İngiliz, Fransız ve İtalyan birliklerinden ayrılan birer birlik belirli saatte Dolmabahçe meydanında yerleşmiş ve yapılan geçit merasiminden sonra İtilaf devletleri kumandanları tarafından büyük bir seyirci topluluğu önünde alkışlar arasında şanlı bayrağımız selamlanarak yabancı kumandanlar cami rıhtımına kadar uğurlanmış ve burada rıhtıma yanaşan bir motorla Fındıklı açıklarında beklemekte olan Arabic vapuruna gitmişlerdi. Bu suretle de İstanbul işgaline kesinlikle son verilmişti."

Bizzat İstanbul'u teslim alan komutanın ağzından aktardığım yukarıdaki satırlar İtilaf kuvvetlerinin İstanbul'u nasıl terk ettiklerini belge değerinde bir anlatımla ortaya koyuyor. Yalnız o soruyu unutmadınız umarım: 'Hangi tarihte?' diye sormuştuk. Resmi tarih 6 Ekim diyor, S. Adil Paşa ise 2 Ekim.

Doğrusu, İtilaf güçleri 2 Ekim'de çekip gitmişlerdi ama onları göndermenin şerefi Selahaddin Adil Paşa gibi bir muhalife kalmasın diye resmi tarihte Türk ordusunun İstanbul'a giriş tarihi esas alındı ve adı yalnız İstiklal Savaşı'ndan değil, 18 Mart'ın gerçek kahramanı olduğu Çanakkale Zaferi tarihinden bile silindi.

İşte bizde buna tarih diyorlar.



kaynak
 

çağlar522

Doçent
Katılım
6 Ağu 2009
Mesajlar
570
Puanları
0
ilk bölümü okudum ,keşke tarafsız bir yazı olsaydıda hepsini okusaydım,tarih objektiflik ister...
 

desperado64

Rektör
Katılım
14 Ağu 2008
Mesajlar
12,278
Puanları
48
okullarımızda öğretilen tarih dersleri gibi mi?
Aynen hocam. Okullarımızda Kazım Karabekir'in Doğu Cephesindeki başarılarından bahsetmeyen bir ülkeyiz. + Çanakkale Cephesinde Enver Paşa'nın Genel Kurmay Başkanı sıfatıyla başında olduğunu anlatmayan bir ülkeyiz ....
 

1907

Profesör
Katılım
4 Tem 2011
Mesajlar
2,463
Puanları
0
Çerkes Ethem'i vatan haini gibi tanıtan bir sistem var bu ülkede...
 

rtgrlndr

Profesör
Katılım
19 Ara 2010
Mesajlar
1,400
Puanları
38
topalsolucan ağzına sağlık daha kendi tarihini başkalarının yazdığı şekliyle anlatıyoruz biz. ama zamanla düzelecek.
 

fizikci

Doçent
Katılım
1 Şub 2010
Mesajlar
798
Puanları
18
bırak bu işleri hocam.. siyaset iceriyor yazın ayrıca kendın okuyupta koymusundur inşallah... atatürkü icinize sindirin artık ugrasmayın atamızla unuturmaya calıstırdıgınız kadar unuturdunuz canım ülkemdeki insanları yoksullaştırarak dahada ugrasmayın atamızla sözüm ona yazıyı yazana...
polemik yaratmayalım lütfen ben tartısmak istemiyorum....gerek yok


bu memleket tek partili degilidir su an o yüzden muhalefete saygı olsun.. tahrik edici siyasi icerik



Kılıçdaroğlu Tek Parti devrinde camiler buğday deposu, ahır, asker alma dairesi, müze, hapishane, CHP ilçe başkanlığı veya Halkevi yapıldı deseydi (satılanları veya yok yere yıkılanları saymıyorum) muhakkak ki daha doğru bir şeyler söylemiş olurdu. Üstelik bunlar tamamen gerçektir ve hepsinin tek tek delilleri elimizdedir.






 

çağlar522

Doçent
Katılım
6 Ağu 2009
Mesajlar
570
Puanları
0
okullarımızda öğretilen tarih dersleri gibi mi?
konuyu başka yere çekmek istemem ama zamanın şartlarına göre bazı uygulamalar yapılmış,laikliği ,atatürkü ve devrimlerini sindiremeyenleri anlıyorum,zamanında söyleyemediklerini şimdi iktidardayken güçlüyken kusuyorsunuz... ama elbet devran dönecektir,herkesin gerçek yüzünün ortaya çıkması çok hoş,konu ağır siyaset ve fanatizm içeriyor,ders kitaplarında bunlarında bulunmaması gerekiyor;)
 

1ruby1

Profesör
Katılım
30 Ara 2007
Mesajlar
2,443
Puanları
48
Rahat nefes alıyorsak Atamızın sayesindedir.
 

fizikci

Doçent
Katılım
1 Şub 2010
Mesajlar
798
Puanları
18
Rahat nefes alıyorsak Atamızın sayesindedir.

ne güzel söyledin hocam.. ama bu kadar genç nufusa sahip olan bu ülkemizde olanları görüyormusun dahada atasını sevdiren bir toplum olmaktansa uzaklastırma politikası izleyen bir kamuoyu...
Allah aşkına yazıyı iyi bir analizden gecirdim yazı aslında altan altan Mustafa kemali sindirme politikasının bir ürünü hayırlı olsun paketleyip satın bi o kaldı satmadıkları sözüm ona...




kırmızı yazıyı özelikle okuyun ne anlamlar cıkatırsınız ondan ...ah güzel ülkem ah.. hala sindiremediler atam seni hala...
 

blgram

Profesör
Katılım
27 Kas 2009
Mesajlar
1,525
Puanları
0
Bir seyler yazmak istiyorum ama yazmamak da istiyorum. Bir seyler yasam suraya o kisi de bana karsi cephe alma cabasina girecek bilmeden onu iyice asirici yapmis olacam. ( Konuyu acan arkadasim sana degil sozlerim . Belirtmek istedim cunku oyle anlasilabilir.)
 

çağlar522

Doçent
Katılım
6 Ağu 2009
Mesajlar
570
Puanları
0
Bir seyler yazmak istiyorum ama yazmamak da istiyorum. Bir seyler yasam suraya o kisi de bana karsi cephe alma cabasina girecek bilmeden onu iyice asirici yapmis olacam. ( Konuyu acan arkadasim sana degil sozlerim . Belirtmek istedim cunku oyle anlasilabilir.)
bunlarıda yazmana gerekyoktu aslında,burası bir forum ve insanlar düşündükleri söyleyebilir,şu bana cephe alır bu böyle düşünür diye söylemiyorsanız zaten düşündükleriniz sizde kalsın..
 

blgram

Profesör
Katılım
27 Kas 2009
Mesajlar
1,525
Puanları
0
bunlarıda yazmana gerekyoktu aslında,burası bir forum ve insanlar düşündükleri söyleyebilir,şu bana cephe alır bu böyle düşünür diye söylemiyorsanız zaten düşündükleriniz sizde kalsın..
Zaten bende kalmasindan yanayim bazen bazi konularda hic konusmamak gerekiyor yoksa insanlar sana ithamlarda bulunuyorlar yok sucu bucu diye. Yani bir dusunceye sahip olan kisinin illa birilerinden etkilenmesi gerekiyor yoksa boyle bir dusunceye sahip olmasi imkansiz gibi bir duruma giriyorlar. Buda bana cok sacma geliyor. Okuyorum goruyorum bir seyler ben de ona gore karar veriyorum. Bir seye bir kisiye asla karsi degilim ama yanlisa da dogru diyecek adam degilim ister asin ister kesin.

Bir 200 sene once olan olaylar tereddutsuz yanlis yapimis derken bir 100 sene bir 50 sene onceki seyler hakkinda niye konusmuyoruz. Bunlar hakaret degil bunlar yanlisi bulup bir daha yapmama calismak. Boyle asiricilikla bir seye varmayiz. Ve son olarak kimse tarihe mal olmus bir kisiy hakaret etmeke hakkina sahip degil.
 

CbIHTON

Asistan
Katılım
25 Tem 2008
Mesajlar
152
Puanları
16
[video=youtube;xi04uFpdfPw]http://www.youtube.com/watch?v=xi04uFpdfPw[/video]
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Üst
stat counter