İman Kumları

Şu anda konuyu okuyanlar (Üyeler: 1, Ziyaretçi & Botlar: 0)


22Therefore22

Üyecik
Katılım
14 Ocak 2020
Mesajlar
18
Puanları
3
Wattpad Adresim - Tıkla



Giriş Bölümü


Yıllar önce Sultan Ayzar döneminde onun ordusunda görev yapmış ve Rodok Krallığı ile yapılan savaşlar sırasında bir kuşatma muharebesinde öldükten sonra efsaneleşmiş bir komutanın oğluydu genç Ammar.

Yirmili yaşlarındaydı Ammar. Uzun boyluydu ve gayet güçlü bir görünümü vardı. Bakışlarındaki kararlı ifade onu göz alıcı bir yakışıklılık veriyordu ve sahip olduğu meziyetler büyük bir liderin oğlu olduğunu ispatlar nitelikteydi.

Dürüstlüğünden hiç şüphe edilmezdi. Cesaretiyle kılıç kullanma yeteneği anlatıldığında ise inanılmaz gelirdi dinleyenlere. Hatta bazen sırf bunu görebilmek için çok uzak yerlerden onu ziyarete gelen gençler olurdu ve Ammar bu misafirlerini köy meydanında yaptığı küçük bir turnuva ile eğlendirirdi.

Öncelikle tek rakiple başlardı Ammar. Sonra iki olurdu ve üç, dört… Nihayetinde mağlubiyeti kabullenip bırakırlardı kılıçlarını. Teselli olarak ikram edilen yemeğin ardından da geldikleri köylere geri dönerlerdi gördüklerini anlatmak için. Ammar’ın kılıç konusundaki bu yeteneği tamamen içinden geliyordu. Ergenlik çağının başlarında keşfetmişti bu özelliğini. Yani ona hiç kimse bunu öğretmemişti.

Evin tek çocuğuydu Ammar. Annesi o kadar erken ölmüştü ki, hafızasında ona dair şu anda hiçbir anı kırıntısı bile bulunmuyordu. Babasını ise yedi sekiz yaşlarındayken kaybetmişti. Başka akrabası yoktu küçük Ammar’ın. Onu köyde çocuğu hiç olmamış ve eşini hastalıktan kaybetmiş yardımsever yaşlı bir adam büyütmüştü.

Ammar’ı kendi çocuğu yerine koyarak büyük bir ilgiyle büyüttü. Affan işinin ustası, mütevazi bir çiftçiydi ve Ammar’a da bu işi çok iyi öğretmişti. Son zamanlarda yaşlılığın verdiği takatsizlikten dolayı tarlada çalışamadığı için bütün işler evlatlık oğluna kalmıştı.

Onların yaşadığı Ayn Assuadi Köyü, Sarranid’in batı sınırını teşkil eden büyük kum tepelerinin olduğu bölgedeki küçük bir alanda yer alıyordu. Ülkenin bu bölgesi Rodok Krallığı topraklarına yakın olması nedeniyle uzun yıllardır tehdit ve risk altındaydı.

Ayn Assuadi Köyü’nün asıl geçim kaynağı hurma meyvesi koruluklarıdır. Halkı da arı gibi çalışkan olmalarıyla bilinirdi.


Bölüm 1: Yaralı Asker

Bugün çok sıcak bir İlkbahar günü yaşanıyordu. Köyümün güney girişinin hemen kenarında bulunan küçük bir buğday tarlasında saatlerdir çalışıyordum. Artık güneşin kavurucu sıcağından bunalmıştım ve tarlamızın kenarında olan yaşlı bir palmiye ağacının gölgesine uzanıp dinlenmeye karar verdim.

Masmavi gökyüzünü izlediğim sırada, sabahtan beri aralıksız çalışmanın verdiği yorgunluğu bedenimin her santiminde hissetmeye başladım. Ayrıca son birkaç gündür uykusuz kalmıştım. Hafifçe doğruldum ve tarlaya göz gezdirdim.

Çok az bir işim kalmıştı; fakat bu arada göz kapaklarım iyiden iyiye ağırlaşmıştı. Birkaç saat uyumak ve dinlenmek niyetiyle tekrar uzanıp gözlerimi kapattım ancak istemeden derin bir uykunun kollarına kendimi bıraktım...

Sırt üstü uyurken birden uyandım. Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey kararmakta olan gökyüzüydü. Yanımdaki ağacın rüzgarla salınan yapraklarını kısık bakışlarla izliyordum. Soğuyan havayı ve gerekenden fazla uyuduğumu fark ettim. Ağzım kurumuştu. Sonra olduğum yerde doğrulup ağacın yanında duran ağzı kırık testiye uzandım.

İçinde hiç su kalmamıştı. Boş testi elimde, ayağa kalkıp köyün biraz dışında kalan kuyuya doğru yürümeye başladım. Suya varmama çok az bir mesafe kalmıştı ki yalaktan su içmekte olan siyah renkte bir at fark ettim.

Ürkütüp ihtiyacını gidermesine engel olmamak için olduğum yerde durakladım. Fakat kısa bir süre sonra daha dikkatli bakınca atın yabani olmadığını fark ettim ve ağır adımlarla onun yanına yaklaştım. Garipsediğim bir durum vardı ortada; çünkü eyeri olmasına rağmen sahibi ortalıkta yoktu ve üstelik köyde hiç kimsenin bir atı yoktu. Bizler genellikle deveye binerdik.

Yanına iyice yaklaşınca üzerinde kan lekeleri olduğunu fark ettim. Telaşla yola çıkıp etrafa bakındım. Hiç kimseyi göremeyince hayvanın yol üzerinde bıraktığı nal izlerini takip ederek geldiği yöne doğru koşmaya başladım; bir süre sonra da çölün ortasında hareketsizce yatmakta olan bir adama rastladım.

Tanımadığım bu adamın yırtık pırtık olan kıyafetlerinden bir Sarranid sınır gözcüsü olduğu güç bela anlaşılıyordu. Bir tanesi arbalet oku olup diğer iki tanesi de normal yaydan atılmış oklarla da vurularak ağır yaralanmıştı ve kendinde değildi; ama hala nefes alıyordu.


Bölüm 2: Yaralı Ülke

Sarranid Sultanlığının Kısa Tarihi:

Sarranid’in Hakim’den önceki yöneticisi Sultan Ayzar’dı. Arwa adında kızı gibi sevdiği bir kölesi vardı. Tabii burası büyük bir ülkeydi ve Ayzar ile Arwa arasındaki ilişki pek çok insana göre daha farklı yorumlanıyordu. Sultan Ayzar'ın, Arwa'yı kızı yerine değilde bir eş olarak gördüğü düşünülüyordu. Bu iki söylenti arasından ilkine daha sıcak bakılıyor olsa da, Ayzar'ın, Arwa'yı hangi amaçla olursa olsun gerçekten çok sevdiği herkes tarafından bilinen bir gerçekti.

Zamanla Arwa, Sultan Ayzar’ın saygısını o kadar çok kazanmıştı ki Ayzar onu sultanlığa hükmetmesi için varisi olarak seçmişti. Ayzar’ın vefatından sonra, Sarranid Emirleri İncili Arwa'ya, taht konusundaki desteklerini alabilmesi için General Baybak ile evlenmesi koşulunu sunmuştu. Arwa, o zamanlar halkı tarafından çok seviliyor ve sayılıyordu. Ayzar'ın ölmeden önce vasiyetinde Arwa'yla ilgili yazdıkları da doğrulanmıştı.

Bu sebeplerle Emirlerin onayı olmadan da tahtta çıkabilirdi. Ancak ona bu şartı kabul etmediği takdirde bir iç savaş ile karşı karşıya kalacağı dolaylı yoldan belirtilmişti. Arwa Sarranid’in diplomasi yönetiminle ilgilenirken, Baybak’ta orduların mareşallığını üstlenmişti. Evliliklerinde kısa bir süre sonra halk tarafından Arwa'ya "Ülkenin Annesi" adı, Baybak'a ise "Orduların Komutanı" adları verilmişti. Ancak Baybak evliliklerinin onuncu yılında Kergit Hanlığından Janakir Han’ın yönetimindeki bir ordu ile yaptığı meydan muharebesinde şehit düşmüştü.

Baybak’ın yeğeni Hakim ise bunu fırsat bilerek darbe yaptı ve kendini Sultan ilan etmişti. Sultan Hakim, Arwa’nın Ayzar ve Baybak’ı güzelliği ile manipüle etmiş bir köle olduğunu söylüyordu.Tek başına bir kadının gücüyle taht yönetilmeyeceğini savunuyordu ve kendini iktidara çıkartarak zulmü ve iç savaşı önlediğini iddia ediyordu. Ayrıca Hakim daha ileri giderek Arwa’nın bir büyücü olduğunu ve çevresindeki adamlara büyüler yaparak kontrol ettiğini bile söylemişti.

Hakim tahtı büyük bir çaba sarf etmeden almış olsa bile hiçbir zaman Ayzar veya Arwa kadar ünlü olamadı. Halkın büyük çoğunluğu onun yönetiminden çok rahatsızdı. Saltanatında yaratabildiği tek fark; diğer dönemlere kıyasla Emirler tarafından daha çok saygı duyulan bir hükümdar olmasıydı. Bu başarısını da neye borçlu olduğunu herkes biliyordu. Özellikle fakirleştirdiği Sarranid halkı bunun en büyük bilincinde olan taraftı. Sultan Hakim'in en iyi yaptığı şeyler arasında; devamlı olarak yozlaştırdığı Emirlere toprak konusunda tanıdığı imtiyazlar ve düzenlediği pahalı ziyafetler yer alıyordu.

Savaş İlanı:

Sultanlığın mareşali olan Emir Lakhem, Sultan Hakim’den aldığı emirle, telaş içinde orduyu toplamaya çalışıyordu. O gün bir ulaktan gelen habere göre, Kergit Hanlığı, Sarranid Sultanlığına savaş açmıştı. İki krallık arasındaki sıkıntıyı Kergit kervanlarının Sarranid Emirleri tarafından yollarda önleri kesilerek zorunlu haraç almaları başlatmıştı.

Bu duruma artık daha fazla katlanamayan ve isyan çıkartan Kergitli bir tüccarın liderliği altında toplanan ordu Sarranid’e bağlı olan Dhibbain köyünü yağmalamıştı. İşte çıkan bu kargaşa Sancar Han’ın kulağına da gidince işler iyice kızışmıştı. Birde başından beri Sultan Hakim’in bu haraç olayından haberinin olduğu ve buna göz yumduğu öğrenilince savaş çıkmıştı. Diğer taraftan Sarranid uzun zamandır Rodok Krallığı tarafından iyice rahatsız ediliyordu.

Hazırlıklar tamamlandıktan sonra Emir Lakhem komutasındaki ordular ilk olarak Jameyyed Kalesi kuşatmasını engellemek ve sonrasında Kergitli tüccarların isyanını bastırıp çete başlarını yakalamak için yağmalanan ilk bölgeye yani Dhibbain’e doğru yola çıktı. Sarranid orduları daha birkaç gün önce de Rodoklar tarafından kuşatılan Weyyah Kalesi yakınlarında büyük bir çarpışma yaşamışlardı. Kuşatma dağıtılmıştı ama bu yüzden hem Mareşal Lakhem hem de diğer askerler ve Emirler yorgun düşmüştü.

Savaş Planı:

Sarranid Mareşali Emir Lakhem’in liderliğindeki altı yüz kişiye yakın devasa ordu o gece sabaha kadar hiç durmadan ilerledi. Yağmalanan ve kuşatma altında kalan bölgelere ulaşmak için yaklaşık bir gün daha yolculuk yapmaları gerekiyordu. Bu yüzden Emir Lakhem, bir süre dinlenmek için ordusunu yol üzerindeki küçük bir vahada durdurup istirahat emri verdi. Zaten alınan haberlere göre Jameyyed kalesini kuşatan Kergit Hanlığı ordusu bir anda dağılmıştı. Sanki vazgeçmiş gibiydiler ya da Emir Lakhem’in yolda olduğunu öğrenmişte olabilirlerdi.

Askerler dinlenirken o ve sağ kolu Emir Quryas ile diğer Emirler Kergit Hanlığıyla yapılacak olan çatışmanın planlarını tartışıyorlardı. İlk hedef isyan çıkartan Kergit tüccarlarının saklandıkları yerleri tespit edip bir gece baskını yapmayı düşünen Lakhem, bunu nasıl yapacaklarını anlatıyordu Quryas ve diğerlerine. Sultan Hakim Kergitli tüccarların gizemli liderinin Shariz’de halkın önünde sağ getirildikten sonra asılmasını istiyordu. Hakim’e göre bu sayede kendi insanları arasında ya da diğer göçmenler içerisinde isyan planları yapan başkaları varsa onların cesaretlerini de kırılacağını düşünüyordu.

Bu diğer taraftan da Lakhem’in işlerini zora sokuyordu. Lakhem işlerini garantiye almayı severdi ve bu nedenle yoluna çıkan herkesi kılıçtan geçirmek istiyordu. Emir Quryas’ta onunla hemfikirdi. Bu Lakhem’in açısından olayı kökten ve hızlıca çözecekti. Aslında tüm bu planı Emir Lakhem düşünmüştü. Emir Quryas ise her zamanki yaltakçı tavrıyla Lakhem’den duyduğu fikirlere övgüler dizerek onun memnuniyetini kazanmaya çalışıyordu. Diğer Emirler ise sorgusuz sualsiz Emir Lakhem'i dinliyormuş gibi yapıyorlardı. Bir süre sonra, her sözünü onaylayan sağ kolundan ve ona boş gözlerle bakan Emirlerden sıkılan Lakhem, “Şimdi biraz uyuyacağım. Beni yalnız bırakın.” diyerek toplantıya son verdi.

Mareşal Emir Lakhem:

Sultan Hakim’in çocuğu olmuyordu. Bu yüzden Hakim Sarranid tahtını ele geçirdikten sonra bir varis belirleme ihtiyacı hissetti. Çünkü tahtı aldığında yaşı zaten oldukça ilerlemişti. Sarranidli Emirler arasında sadece genç Lakhem’i öz oğlu gibi sevmişti. O zamanlarda daha sadece yirmi yaşında olup bıyıkları yeni terlemeye başlamış Lakhem, Hakim’in gözüne girmiş ve ilerleyen yıllarda evlat edinilerek Sarranid tahtına varis olmuştu.

Lakhem’in bir ailesi yoktu, sadece bir kız kardeşi olduğu biliniyordu. Emir Lakhem, aslında Sultan Ayzar’ın tahta çıktığı ilk dönemlerde yaşamış eski bir Emirin oğluydu. Annesi ise onu doğururken ölmüştü. Babası ise beş yıl önce Halmar savaşında ölmüştü. Çocuğu olmayacağını artık kabul etmiş Sultan Hakim ise ileride öldüğünde tahtını devredebilmek ve kendi oğlu gibi yetiştirebilmek için yetim olan Lakhem’i evlat edinmişti.

Emir Lakhem’in savaş alanlarında ve sarayda geçen birkaç yıl sürmüş sıkı eğitimleri ardından sadece Sultan Hakim’in oyuyla ordunun Mareşali seçilmişti. Artık otuzlarının başlarına gelmiş Emir Lakhem, esmer tenli, siyah kısa saçlı, sarkık bıyığıyla çoğu kadına göre yakışıklı sayılabilecek bir adamdı. Ayrıca ülkede güçlü bir konumu ve büyük bir serveti vardı.

Ne yazık ki üvey babası Sultan Hakim tarafından almış olduğu eğitime rağmen savaşçılığı ve komutanlığı diğer Emirler arasında pek parlak olmasa da zeki bir adamdı ve gelecekte Sarranid’in tahtına oturmayı hayal ediyordu. Gerçi Emirler arasında artık Sultan Hakim’de eski ününü yitirmeye başlamıştı. Tüm bunlar sadece sonun başlangıcıydı.

Bölüm 3: Kötü Haberler

Devasa surlarla çevrili başkent Shariz’in güney kapısından içeriye karşılaştığım siyah atın üzerinde hızla girmiştim. Saraya doğru yaklaşıyordum. Sarayın giriş kapısına ulaşınca atımdan indim ve kapıdaki muhafızlardan birine yaklaşıp telaşlı bir ifadeyle Sultan Hakim’i görmek için geldiğimi, ona Ayn Assuadi köyünden çok önemli bir haber getirdiğimi söyledim. Sarranid ile sınır komşuları olan Rodok Krallığı ile Kergit Hanlığı aralarında barış anlaşması imzalamış ve sonrasında ittifak kurarak aynı anda Sarranid Sultanlığına saldırmaya başlamışlardı.

En kolay hedef olan köyleri yağmalayıp halkı katlederek Sarranid’in kalbine doğru ilerleyişlerini sürdürüyorlardı. Yol kenarında bulduğum o yaralı asker saldırıya uğrayan sınır devriyelerinden birinde görevliydi ve onlara saldıran Rodoklu ve Kergitli askerlerden kaçarken vurulmuştu.

Yaralı gözcü kendine geldikten sonra durumu bana anlatınca bende köy büyüklerine anlattım. Köy halkı bu haberi derhal Sultan Hakim’e bildirmek için haberci olarak beni yollamışlardı. Çünkü benden başka köydeki gençler arasında gönüllü olan bir kişi bile çıkmamıştı. Tabii üvey babam Affan bu durumu duyunca şiddetle karşı çıkmıştı. Başıma bir iş gelmesinden korkuyordu. Ancak biraz uğraşıp dil döktükten sonra onu ikna ettim.

Getirdiğim haberi alan Sultan Hakim, çaresiz bir ifade ile yüzünü buruşturdu. Çünkü ordusunun önemli bir kısmı kuşatma ve yağmaları bastırmak için kuzey batıya gitmişti. Bana beklememi emretti ve hemen şehir meclisini topladı. Bir süre sonra bende toplantı salonuna çağırıldım. Toplantı salonuna çekingen adımlarla girdim, meclis üyelerini ve Sultan Hakim’i saygıyla selamlarken karşımdaki ihtiyarların karamsar bakışlarından bazı şeylerin ters gittiğini anladım.

“Emredin sultanım,” dedim Sultan Hakim’e doğru birkaç adım atarak.

Hakim tahtını itekleyerek ayağa kalktıktan sonra düşünceli bakışlarla yanıma yaklaştı ve dostane bir tavırla elini omzuma dokundurup, “Adın Ammar’dı değil mi?” diye sordu.

“Evet sultanım,”

“Senin babanı hatırlıyorum. Tüm Kalradya’daki en iyi ordu komutanlarından biriydi. Ne yazık ki Ayzar’ın ordusunda heba oldu gitti.”

“Sağ olun sultanım,” dedim.

“Senin ismini de çok duydum. Bütün köy ve şehirler bunu konuşuyor. Dövüş konusundaki becerinin eşsiz olduğu söyleniyor. Öyle bir babanın oğlundan zaten daha azını beklemezdim.”

“Çok naziksiniz sultanım,”

Hakim memnun bir ifade ile bir an gülümsedi ve ardından da, “Her neyse…” dedi ve yine az önceki düşünceli haline büründü.

“Gelelim asıl meseleye. Şimdi anlatacaklarımı dikkatlice dinlemeni istiyorum…”

“Sizi dinliyorum sultanım.”

“Her şey üst üste gelmeye devam ediyor. Ana ordumuzun büyük bir çoğunluğu oğlum Emir Lakhem’in yönetiminde Kergitli tüccar loncasının üyelerinin topraklarımız üzerinde yürüttükleri saldırıları bastırmakla meşgul. Rodokların ise uzun zamandır gözleri topraklarımızdaydı ve diğer taraftan geriye sadece başkent Shariz’in güvenliğini gerçekten sağlayabilecek sayıda askerimiz kaldı. Bu şehrin sınırları dışındaki hiçbir yer artık güvenli değil. Sana demem o ki Ammar, Ayn Assuadi köyü Başkent Shariz’in ve bizzat benim güvenliğimden daha önemli olamayacağı için ana ordumuz işini bitirene dek kendisini savunsun. Uzun lafın kısası şu, elinizden geldiği kadar Kergitleri ve Rodokları oyalayıp bize zaman kazandırmanızı istiyorum anlaşıldı mı?”

Rahatsız ve şaşkın bir ifadeyle sessizce dinlemeye devam ettim. Sultan Hakim'de bunu fark etmiş olmalıydı ki kısa bir süre itiraz edip etmeyeceğimi görmek için bekledi. Daha sonra lafına devam etti:

“Bu dediğimi yapabilirseniz hem sizin için, hem de zor zamanlar yaşayan ülkemiz için çok iyi olur. Bu hizmetlerinizin mükâfatını fazlasıyla veririm. Durum bu ve şimdilik bizim bu tedbiri uygulamaktan başka çaremiz yok.”

Sultan Hakim’in söylediklerini duyduktan sonra fazlasıyla şaşırmış ve rahatsız olmuştum; fakat bundan başka yapabileceğim hiçbir şey olmadığını da biliyordum. Zaman kaybetmeden Sultan’ın emrini köyüme iletmek için hemen yola koyuldum. Bir gün sonra Ayn Assuadi’ye ulaşıp Hakim’in emrini köylüme bildirdim.

Bu haberi tıpkı benim gibi bir kesim şaşkınlıkla karşılamıştı. Fakat daha büyük bir çoğunluğu Hakime sinirlenmiş ve bildiği tüm küfürleri arkasından etmişti. Aralarına üvey babamında dahil olduğu köyün önde gelenleri, düştüğümüz bu durum karşısında ne yapmamız gerektiğini konuşmak için aldıkları ortak karar sonucunda, akşam toplanıp konuyu tartışmaya karar verdiler.

Bende fırsattan istifade dinlenmek ve hasret gidermek için üvey babam Affan ile evime gittim.

Bölüm 4: Kaçmak Ölümden Beter

Kergit Hanlığı ile Rodok Krallığı orduları topraklarımızda savaş naralarıyla adım attıklarından beri geçtikleri her yolda, karşılaştıkları bütün Sarranid köylerini, köylülerini ve kervanlarını yağmalayıp insanlarımızı katlediyorlardı. Ayn Assuadi köyüne de er ya da geç ulaşacaklardı. Sultanımız Hakim'den destekte göremeyince Ayn Assuadi halkı iyice ne yapacaklarını şaşırmıştı. Bu yüzden köyümüzün büyükleri de çok tedirgindiler ve kasaba halkı adına hayati bir karar almak zorunda kalmışlardı.

Akşam başlayan ama gece boyunca süren görüşmelerin ardından düşman ordularına karşı direnmenin intihar etmekten farkı olmadığına karar verip Sultan Hakim’in emrine karşı gelerek hiç zaman kaybetmeden kuzey batıya doğru Svadya veya Nord topraklarında bir yerlere göç etme kararı almışlardı. O krallıkların bölgelerinde savaş yoktu ve uzun süredir barış halindeydiler. Vaegirlerin diyarı soğuk iklimi sebebiyle tercih edilmemişti. Kısacası kapımıza kadar dayanmış büyük savaştan ne kadar uzaklaşırlarsa o kadar iyiydi onlar için.

İşte bunların konuşulduğu sırada bende kapının ardından konuşulanları merakla dinliyordum. Verilmiş bu talihsiz kararla ne yazık ki aynı fikirde değildim. İçeri hışımla girdim ve ısrarla Sultan Hakim’in emrine uyup savaşmamız gerektiğini yineledim; ama ihtiyarlar beni dinlemedi ve göç etme kararı alındığını tüm kasaba halkına ilan ettiler.

Bir süre amaçsızca köyün kuytu köşelerinde dolaştım ve büyük bir üzüntü içinde evime gittim. Kapının eşiğine oturdum ve sessizce göç için hazırlanan Affan’ı izlemeye başladım. Köy ahalisi alelacele lazım olacak giyecek ve yiyecekleri develere yüklüyordu. Ben ise düşmanlarla nasıl savaşabileceğimizi düşünüyordum.

Benim üzgün ve düşünceli bakışlarla kapının önünde oturduğumu fark eden üvey babam Affan, “Ne bekliyorsun oğlum?” dedi. “Öteki deveyi sen al berikiyi ben alayım. Şunlara bir el atta eşyalarımızı hayvanlara yüklemeye başlayalım. Haydi, acele et Ammar şu hazırlıklar bir an önce bitsin.”

Affan'da kızgındım. En azından bana hak vermesini beklemiştim. Buna kızacağımı anlaması gerekliydi ama o yarım asırdan fazladır yaşadığı yeri uğrunda savaşmadan terk etmekte çok istekliydi. İsteksiz bir tavırla ayağa kalktım ve ağır adımlarla içeri girip odama oturdum. Az sonra Affan bana tekrar seslendi dışarıdan:

“Daha ne bekliyorsun Ammar, ben develerimizi hazırladım. Köylüler meydanda toplanmaya başladı artık gitmemiz lazım. Biliyorsun oğlum eski takatim kalmadı. Yetişemezsek geride kalırız. Bizi beklemezler.”

“Tamam, baba sen onlarla git!” diye seslendim. “Sen o hainlerle git. Benim alacağım birkaç parça eşya daha var; onları da alınca gelirim.”

“Böyle konuşma oğlum. Bizler çiftçiyiz. Hiçbirimiz senin gibi kılıçta kullanmayı bilmeyiz. Ne anlarız savaştan? Hadi fazla gecikme. Zaman çok değerli. Düşman orduları küçük köyümüzü bizimle beraber yutmadan önce buradan uzaklaşmalıyız.”

Evimi bırakıp gitmek istemiyordum. Bu sadece Sultan Hakim'in bizlere olan emriyle alakalı değildi. Asıl sebebi; yıllar önce öz babamı şehit eden Rodoklardan ve onlarla işbirliği yapıp insanlarımızı katleden Kergitlerden kaçmayı gururuma yediremiyordum. İçinde bulunduğum çaresizliği ve yaşlıların aldığı kararı düşündükçe de öfkemi kontrol edemiyordum. Hızlı adımlarla evin salonuna geçip elbise dolabımdan şehit babamın bana emaneti olan savaş kıyafetlerini çıkardım.

Kalkanı ve kılıcı kuşandıktan sonra evin bahçesinde bekleyen siyah atıma binip hızla kasaba meydanına doğru sürdüm. Bu at ile aramda kısa sürede büyük bir dostluk oluşmuştu. Adını Fırtına koymuştum. Toprağımızın çöl iklimi gereği atları pek tercih etmiyorduk. Çünkü atlar çölün içinde çabucak yorulur ve yavaşlardı. Develer ise hem su hem de yedikleri besinler gereği bu konuda çok daha dayanıklıydılar.

Elbette ordularımızda memlüklerin ata bindiklerini görmüştüm. Ayrıca rahmetli babamda namı Kergitler tarafından bile bilinen usta bir at binicisiydi. Sanırım kanımdan geliyordu bu kılıç kullanmak ve at binmek. Uzakta gecenin karanlığında bir anda meydana doğru giden yolda belirdim. Dörtnala Fırtına’nın üstünde tozu dumana katarak giderken, metal zırhımın, silahımın takırtıları ve nal sesleri havayı yararak arkamdan sanki bana eşlik ediyordu. Beni ilk anda görenlerin çoğu üzerimdeki zırhı ve silahları fark edince garipsemişlerdi.

Onların şaşkın bakışlarına aldırmadan kalabalığın ortasına doğru sürdüm atımı. Uzun ama etkileyici bir konuşma yapmalıydım ve ne olursa olsun onları savaşma konusunda ikna etmeliydim. Aksi takdirde Sultan Hakim, bizleri arkamızdan “Korkak göçmenler” diye anacaktı; bunu düşünmek dahi gururumu kırıyordu. Her zamanki kararlı tavrımla, kalabalığın orta yerinde durduğum atımın üzerinden seslenmeye başladım kasaba halkına:

“Vatanımıza ihanet ediyorsunuz! Bizlere atalarımızın kanlarıyla ödedikleri bedeller sonucu yaşamamız ve korumamız için emanet edilmiş toprakları, halkımızı katleden yabancı kişilere bırakıp kaçıyorsunuz. Korkaksınız, zayıfsınız! Şundan emin olun ki buradan gittikten sonra yeni yaşamınızda ve yeni çevrenizdeki diğer halklardan insanlar sizden bu gurur kırıcı sıfatlarla bahsedecekler. Korkak Sarranidliler ya da korkak göçmenler diyerek söze başlayacaklar.

Eğer böyle bir yaşamı ölümden daha kolay görüyorsanız sizlere diyecek başka lafım kalmıyor. İsteğiniz krallığa sığınmak için defolup gidebilirsiniz. Şayet gerçekten böyle düşünüyorsanız bir an bile o sığıntı rezil hayatın kollarına atılmakta tereddüt etmeyin. Lakin ben sizin gibi bir avuç acizin bu yolculuğuna asla katılmam. Rahmetli annemin ve benim doğduğum bu köyde kalıp tek başıma savaşacağım. Hiç kimse doğduğum toprakları beni öldürmeden elimden alamaz. Ve ölüm, benim için sizin gibiler arasında yaşamaktan daha kolay ve onurlu bir sondur.

Tüm kalbimle inanıyorum ki rahmetli babam ve annemde bunu yapmamı tercih ederdi. Son olarak şunu da unutmayın ki ben bunu bizi zor günlerimizde yalnız bırakmış ve açıkça ölmemizi umursamayan bir sultan için yapmayacağım. Bunu benim gibi onuruyla yaşamış olan benden öncekiler için ve sonraki nesillere örnek olmak için yapacağım. Şimdi benimle aynı fikirde olanlarınız varsa peşimden gelir ya da sonsuza kadar derin bir utancın içinde pişman olarak belki biraz daha fazla yaşar. ”

Sözümü bitirdikten sonra kimseye cevap hakkı tanımadan ve arkama bakmadan hızla atımı şaha kaldırıp meydandan ayrıldım ve kasabanın güney girişine doğru sürerek gecenin karanlığına karışarak kayboldum.

Bölüm 5: Savaş Rüyası

Her şey bittiğinde vakit hala geceydi. Bir anda geldiler ve ne olduğunu anlayana kadar etrafımızı sarıp tepemize çöktüler. İşler kontrolden çıktı ve artık kaçmak ya da savaşmak bir seçenek değildi. Bir süre sonra ise gökyüzü kara bulutlarla kaplanmıştı. Ardından şiddetli bir sağanak yağmur başlamıştı. Evet çölde sağanak yağmur başlamıştı. Bu o kadar şaşırtıcı olmamalıydı. Yılın belli başlı zamanlarında topraklarımız yağmura doyardı fakat bu en fazla birkaç gün ya da hafta sürerdi. Sonrasında yılın kalanında kavurucu sıcaklık tepemizden eksilmezdi.

Artık inleyenlerin sesleri de kesilmişti ve kimse kımıldamıyordu. Yağmur bugün burada ölmüş olanların cansız bedenlerin üzerine dökülüyordu ve onların cesetlerindeki kılıç, mızrak, ok yaralarından boşalan kanlarla oluşmuş küçük gölcükleri temizliyordu. Suçumuz yoktu, hatta sebebini bile öğrenememiştik. Fakat neden başladığını bilmediğimiz mantıksız bir savaşın uğruna Ayn Assuadi halkı köy meydanını kendi kanlarıyla boyamıştı.

Her şeye rağmen onurumuzu korumuştuk. Ancak yaşadığımız bu şeyin adı savaş değildi. Bizleri mezbahanelerde hiçbir şeyden haber olmadan bekleyen domuzlar gibi kıstırıp katletmişlerdi. İnanılmaz olan şey bu olayın komik tarafı birkaç saat önce köylülerime o cesaret verici o konuşmayı yapan ben ben değildim. Hatıralarımda ki o eski Ammar'ın benliği savaşın gerçek yüzüne şahit olunca yok olmuştu. Neyden bahsettiğini bilmeyen aptal bir çocuk gibi davranmıştım.

Meydanın ortasındaydım. Açık alanda yağmurdan ıslanmış bir şekilde yerde dizlerimin üstünde kan revan içinde yıkılmış duruyordum. Her şey hemen uyanmak istediğim bir kâbus gibiydi. Kirpiklerimdeki damlacıklar sanki göz kapaklarıma ağır gelmeye başlamıştı. Zorlanarak gözlerimi tekrar açmaya çalışıyordum ama gücüm yetmiyordu işte.

Burnuma ağır toprak kokusuyla karışmış, çürümeye başlayan cesetlerin kokusu geliyordu ve bu silmek istediğim o katliamın görüntülerini gözümde canlandırıyordu. Ağır hareketlerle doğrulurken, sanki tonlarca ağırlıktaymış gibi hissediyordum. Nerede olduğumu hatırlamak için yorgun bakışlarımla etrafıma göz gezdirmeye çabaladım.

Atım Fırtına ile düşmanlarla çarpışırken ok ile vurulmuştum ve dengemi kaybederek yere düşmüştüm. Attan düşerken başımı büyük bir taşa çarparak ağır bir darbe almıştım. Bu yüzden tüm bunlar bana gerçek dışı geliyordu. Dramatik olarak üstüme yığılmış ölülerin arasında korunur vaziyette kalmıştım. Kendime geldiğimde ilk anda şok geçirmiştim. Bilincim yerinde değildi. Hayalle gerçek birbirine girmişti.

Sonra okun saplandığı yer olan sağ kolumda hissettiğim acıyla irkildim. Bu beni azda olsa gerçekliğe getirip uyandırmıştı. Dehşet dolu gözlerle baktım yerdeki bedenlere tekrar ve tekrar. O birkaç saniyede gördüklerim bir insan ömrü gibi gelmişti bana. Kergit ve Rodok askerlerinin hain bakışlarla ve kahkahaları eşliğinde üzerimize yağdırdıkları okları hatırlamıştım. Bu adamlar benim evimi, ailemi ve komşularımı yani kısacası hayatımı yok etmişlerdi. Bu arada göz ardı ettiğim bir gerçek vardı; çok fazla kan kaybetmiştim. Bilincim tekrar gidecek gibi oluyordu.

Çocukken düşen yıldırımları izlemekten çok keyif alırdım. Bu durum söylediğim gibi nadir olduğundan dolayı yılın bu zamanını daha çok sever ve hep beklerdim. Köyde diğer çocuklar korkup saklanırken ben düşen yıldırımların seslerinde huzuru bulurdum. Yaratıcının kırbaçları gibi inerlerdi yeryüzüne.

Fakat yıldırımları ilk defa bu kadar yakından görüyordum. Peş peşe köye çok yakın yerlere çarpıyordu ve yağmalanmış Ayn Assuadi köyünü karanlıkta kısa bir anlığına aydınlatıyordu. Meydanda dolaşmaya başlamıştım, tek tek herkesi bir faydası olacakmış gibi kontrol ettim; ama şu anda zaten ölmek üzere olduğumu bildiğim gibi hiçbirinin yaşamadığını da biliyordum.

Hayatım boyunca hiçbir şeye ağlamamıştım ne annemin ne de babamın ölümüne bile ama ilk defa yaşadığım bu denli tarifsiz çaresizlik duygusu beni hüngür hüngür ağlatmaya başlamıştı. Gözyaşlarımı tutamıyordum, onlara gark olmuş halde içlerinde boğuluyordum.

İstemsizce titreyen bedenimi amaçsızca dolaştırmaya devam ettim. Görüşüm gözyaşlarımın damlalarından buğuluydu. Bir ormanın içine girmiştim. Üstüme gelen devasa ağaçlara çarpmama rağmen varılacak bir yeri olmayan yürüyüşümü sürdürdüm. Ayaklarıma ısrarla küçük dal parçaları dolanıyordu. Tüm bunlar güç bela sağladığım dengemi daha çok bozuyordu.

Birkaç adım aralıklarla yıkılıp kalıyordum. Kendimi çamura bulamış şekilde kontrolsüzce kaldırmaya çalışıyordum. Ölmek istemiyordum ama sadece İntikamımızı almadan ölmek istemiyordum. Bu yüzden son gücümle bana yardım edebilecek birilerini bulma umuduyla yaşama tutunmaya çalışıyordum.

Nasıl başardığımı bilmiyordum ama ormanın ilerisindeki açıklığa çıkmıştım işte. Gözüme uçsuz bucaksız yeşillik alanlar ilişti. Bu alanın görüntüsü dünyada hala güzelliklerin olduğunu resmetmiş bir ressamın portresi gibiydi. Yakınlarda şehir ya da kasaba olabileceğini düşünüp sınırlarımı iyice zorlayarak sıklaştırdım adımlarımı. Gözlerimden ve yanaklarımdan aşağıya süzülen damlaların hala yağmur yağdığı için mi yoksa ağladığım için mi olduğunu anlayamıyordum.

Sonra ufukta hatlarını belirgin göremesem de büyük yapılar ilişti gözüme. Büyük surlar, kaleler ve çevrelerinde tarlalar olan büyük alana yayılmış bir yerdi. Fakat yağan yağmurla çamurlaşıp, ağırlaşan toprakta daha fazla ilerleyecek halim kalmamıştı.

Yeni yeni doğmaya başlayan sabah güneşinin muhteşem manzarası, kapanan göz kapaklarımın ardında kaybolurken bayılmadan önce hissettiğim ve duyduğum son şey; yüzüstü düşerken beni iki koluyla tutup kendine çeken bir kızın sesiydi. Hiçliğe doğru ruhumu teslim ettiğim sırada bir mucize gerçekleşmişti.

Güneş ışıklarından yüzünü seçememiştim. Fakat sesinden bir kız olduğunu anlamıştım. Beni nasıl yaptıysa iki narin eliyle tutmuş, kollarını dolayarak kucaklayıp dizinin üstüne yatırmıştı. Gözyaşlarımla ona boş bir ifadeyle bakmaya çalışırken, yüz hatlarını bir türlü göremediğim için üzülüyordum.

Ancak gözlerinin çok güzel olduğundan emindim. Kız en güzel bahçelerden toplanmış gül ve papatya çiçekleri gibi mis kokuyordu. Aniden rahatlatıcı bir duygunun bedenimin üzerinden ve sonrada içerisinden süzülerek aktığını hissetmeye başladım. Onun güzel kokulu kollarında bütün acılar ve sıkıntılar gitmişti. Yaşadığım onca kötü şey artık uzak ve unutulmuş birer anı kırıntılarıydı...

Meydanı derin bir sessizlik bürümüştü. Kasabalılar benden duydukları sözlerle irkilip, bunları düşünmeye başlamışlardı. Fakat bu sessiz bekleyiş bütün bir gece sürdü. Farkında olmadan atımı bağladığım bir ağacın kenarında uyuyakalmıştım. Sabaha doğru gördüğüm korkunç kâbusların etkisiyle yeni güne gözlerimi açtım.

Kendime gelmeye ve gördüğüm şeyleri yorumlamaya çalıştığım esnalarda, köyün içinden giderek yaklaşan tartışma seslerinin gürültüsüyle irkildim. Geceleyin kaçma taraftarı olan gençler ve yaşlıların yaklaşırken bana olan bakışlarında hak veren bir ifade görmüştüm. Aralarında üvey babamı gördüm ve onun bile kararlılığım karşısında sanki savaşma isteği gelmiş gibiydi.

Toplaşan kasabalılar çevik bir hamleyle silahlarını çektiler ve bana doğru uzattılar, sonra hep bir ağızdan:

“Buraya seninle birlikte ölmeye geldik.” dediler öfkeyle.

Beklenmedik bu destek karşısında, gördüğüm korkunç kâbusu hemen unutmuştum. Çünkü artık benim birlikte ölüme meydan okuyacak kadar cesur olan yüz kişi daha vardı arkamda. Siperler kurduk ve oraya adamları yerleştirdik. Rüyamda Ayn Assuadi köyünün yaşadığı felaketin gerçekleşmesine izin vermeyecektim. Doğduğum bu köyde, küçük ordumla beraber bir efsane yazacaktık.
 
Üst
stat counter