Derin Güçler ve İstihbarat Savaşları... (Haklarında Ne Biliyoruz..?)

Şu anda konuyu okuyanlar (Üyeler: 1, Ziyaretçi & Botlar: 0)

Hangi istihbarat teşkilatında çalışmak isterdiniz? Veya sizce hangisi daha iyi?

  • MI6

    Kullanılan: 0 0.0%
  • MSS - Çin

    Kullanılan: 0 0.0%
  • PSIA - Japonya

    Kullanılan: 0 0.0%
  • BND - Almanya

    Kullanılan: 0 0.0%
  • MOSSAD

    Kullanılan: 0 0.0%
  • NSA

    Kullanılan: 0 0.0%
  • FSB

    Kullanılan: 0 0.0%
  • Diğer (yorumlarınızda belirtebilirsiniz)

    Kullanılan: 0 0.0%

  • Kullanılan toplam oy
    12

PARAzitCELL

Profesör
Katılım
5 May 2017
Mesajlar
3,926
Puanları
113
Konum
istanbul
Derin güçler dediğimiz ülkeleri yönetme arzusunda olan Dünyada imparatorluklar kurabilen güçlerdir. Son İmparatorluk olarak görülen abd'de başkan trump beyaz sarayda hamburger dağıtmak zorunda bırakılmıştır, kendi cebinden ödeyerek. Düşünün artık gerisini...

Fransa'da sarı yelekliler eylemi bugün itibari ile google'ın sahibinin evinin önünden başlamış, dünse afrikaya değin uzanmıştır...

Yunanistan batmış, Fransızlar macronu kovmak üzere, Almanya da merkel hanım siyasete son vermek durumunda kalmıştır.

Tüm Avrupa'da AŞIRI SAĞ PARTİLER ve buna uygun LİDERLER(!) iş başına getirilmeye çalışılmaktadır.

Bir yandan abd'li bir yetkili şöyle demiş: Çin, silah ve ordu bakımından abd'yi şimdi dahi geçmiş bir ülkedir.

Kürsü serbest, isteyen istediğini yazabilir :) İster komplo teorileri ister sağlam haberler, ne biliyoruz kısaca...?

Dünyamızı kimler yönetiyor veya kimler yönlendiriyor, istihbari anlamda kimler daha güçlü...

UYARI: Burada yazmanızın yasak olduğu veya paylaşmanızın sakıncalı olduğu resim veya haber kaynakları için dikkatli olunuz. Sonuçta bunlar istihbarat kuruluşları :p Güme gitmeyelim.
 

Usain

Profesör
Yasaklı
Katılım
17 May 2018
Mesajlar
3,762
Puanları
113
Bu konuya yazmak bence tümden sakıncalı. Ankete bile basmayın. :confused:
 

PARAzitCELL

Profesör
Katılım
5 May 2017
Mesajlar
3,926
Puanları
113
Konum
istanbul
Bu konuya yazmak bence tümden sakıncalı. Ankete bile basmayın. :confused:
Sakıncalı kısmına gelirsek, neyi - neden sakıncalı olabilir ki...? Daha önce hiç mi böyle konu açılmamış forum dünyasında...?
Zaten kimse burada çok çok gizli bir haber paylaşacak değil, kendi fikir veya projeleri ya da haberlerden duyduklarını yazacaktır...
 

Usain

Profesör
Yasaklı
Katılım
17 May 2018
Mesajlar
3,762
Puanları
113
Ne yalan söyleyeyim her şeyden korkar olduk...
Ama birini seçmem gerekirse CIA derdim. Söylemesi çok havalı.
 

PARAzitCELL

Profesör
Katılım
5 May 2017
Mesajlar
3,926
Puanları
113
Konum
istanbul
Milletimiz cesurdur, öyle olmalıdır:

Çünkü, Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir. Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihî bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek millî ülkümüzdür.
 

Usain

Profesör
Yasaklı
Katılım
17 May 2018
Mesajlar
3,762
Puanları
113
Milletimiz cesurdur, öyle olmalıdır:

Çünkü, Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir. Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihî bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek millî ülkümüzdür.
Tabi öyle olunmalı...
Ama soruyorum size fikir özgürlüğümüz var mı?
Fikirlerimiz birilerine dokunursa ne olur. Etraftaki örneklere bakalım.
Neyse ben konuyu fazla baltalamayayım. :)
İyi forumlar. :)
 

PARAzitCELL

Profesör
Katılım
5 May 2017
Mesajlar
3,926
Puanları
113
Konum
istanbul
Bir örnek:

Screenshot - 20_01.png



Çok sayıda genç aksiyonla dolu ve bıçak sırtında bir hayatın hayalini kurar.

Fakat Vladimir Putin bu hayalleri kendi gerçeğine dönüştürdü.

9'uncu sınıftan beri KGB'ye katılmayı kafaya koyan Vladimir Putin romantik ajan hikayeleri rüyasının peşinden gittiğini söylüyor.

Sovyetler Birliği Dönemi'nde Leningrad olarak adlandırılan ve bugün Sankt-Peterburg olarak bilinen kentteki KGB merkezine giden Vladimir Putin kuruma katılma isteğini belirtse de yetkililer hukuk okuması gerektiğini söyledi.

Bu tavsiyeyi dinleyen Putin 1975'de hukuk diplomasını aldı.

Bu davranışlarından etkilenen istihbarat ajansı KGB, Putin'e kuruma kabul edildiğine dair bir mektup gönderdi.

KGB'ye girmeye hak kazanan Putin Almanca dil yetkinliğini geliştirdi ve judoda siyah kuşağa yükseldi.

Sır gibi saklanan bir istihbarat görevi için 1985 yılında Doğu Almanya'ya gitti.

2017'de yaptığı bir basın toplantısında KGB yıllarına ait verdiği bilgilere dayanarak Vladimir Putin'in bir Sovyet James Bond'u ya da Rus Judi Dench'i olduğunu söyleyebiliriz.
 

PARAzitCELL

Profesör
Katılım
5 May 2017
Mesajlar
3,926
Puanları
113
Konum
istanbul
MİT ajanı simitçi gördüklerini anlattı

-Üniversite gençliği arasında uzun yıllar espri konusu olan “köşedeki si-MİT’çi” esprisinin kitabınızın başlığıyla örtüştüğü görülüyor. Simitçi MİT’çiler hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

Değişik kimliklerle faaliyet gösterme hemen hemen tüm güvenlik örgütlerinde rastlanan bir uygulamadır. Takip ve izleme yapan tüm istihbaratçılar hedef kişileri daha rahat izleyebilmek için zaman zaman de-maske olurlar, yani kılık değiştirirler. Simitçilik sizin de bahsettiğiniz gibi uzun yıllardır ülkemiz kamuoyunda espri mevzuu haline gelmiş bir maskeleme faaliyetidir. Dolayısıyla ben de ilgi çekeceğini düşünerek kitabıma bu adı verdim.

-Hâlâ simitçilik yapan MİT’çiler var mı?

Günümüzün ileri teknolojisi ve değişen istihbarat faaliyetlerini düşününce ben hiçbir MİT’çinin simitçilik yapacağını sanmıyorum. Lakin Emniyet ve Jandarma istihbaratının hâlâ bu tür maskeleme faaliyetlerine başvurduğuna şahit oluyoruz. Ama dediğim gibi MİT artık bu tür bir izleme yöntemi kullanmıyor.
 

Elbruz46

Rektör
Katılım
22 Şub 2008
Mesajlar
11,893
Puanları
113
Öncelikle kavramlar yakın olduğu için karıştırılması kolay oluyor.

İstihbarat birimleri derin devlet demek değildir.

Ancak derin devlet yapıları genellikle istihbarat ve askeri güçleri kontrol altına almaya önem vermiştir diyebiliriz.

Aslolan millettir.
Devlet ise millete hizmet etmek için kurulmuş sistemdir.

Eğer devletin içinde, devletin imkanları ile güç elde etmiş kişiler/kurumlar milletin değil başka çıkar gruplarının hizmetine girmiş ise adı ne olursa olsun tasvip etmek mümkün değildir...

İstihbaratçı millet için çalışacak.
Asker milleti için çalışacak.
Siyasetçi millet için çalıacak.
Bürokrat millet için çalışacak.

Güç gruplarına, diğer devletlerin çıkarlarına, kendi ikballerine değil...

Ne yazık ki siyasetçiler göz önünde olduğu için herkes onlara odaklanıyor. Kahraman da hain de onlar oluyor.

İşte derin devletteki derin burada devreye giriyor. Suyun yüzeyindeki siyasetçiyi görüyoruz ama derindeki istihbaratçı, asker, bürokrat, memur küme hizmet ediyor, kim için çalışıyor göremiyoruz.

Hesabı siyasetçiye soruyoruz.
Siyasetçi bu derinleri kontrol altına almak istediğinde bu güçler öyle kolay siyasetin emrine girmiyor türlü türlü oyunlarla siyasetçiyi halkın önüne atıyor.

Her olayda ismini bildiğimiz sorumlular kadar ismini bilmediklerimizin de parmaklarının olabileceğini aklımızdan çıkarmamalıyız.
 

PARAzitCELL

Profesör
Katılım
5 May 2017
Mesajlar
3,926
Puanları
113
Konum
istanbul
Ayaklarındaki taşları cımbızla temizlerdik
Yeşil’ olarak bilinen Mahmut Yıldırım’ın oğlu Murat Yıldırım Milliyet’e konuştu. Oğlu, ‘Yeşil’i, ‘Operasyonlardan 55-60 kiloya düşmüş olarak döner, ayağının altındaki taşları cımbızla temizlerdik. En büyük zevklerinden biri müzik yerine çatışma sesi dinlemekti’ diye anlatıyor.


yeşil.Jpeg



OĞLU, OPERASYONLAR SONRASINDA ‘YEŞİL’İN YAŞADIKLARINI ANLATTI:
Yazdığı “Kod adı Yeşil” isimli kitapla bir anda Türkiye gündemine oturan “Yeşil” lakaplı Mahmut Yıldırım’ın oğlu Murat Yıldırım babasının yaşantısıyla ilgili ilginç ayrıntıları Milliyet’e anlattı.
Ankara’da bir oto kiralama şirketi işleten evli ve bir çocuk babası, 30 yaşındaki Murat Yıldırım, 1996 yılında, “Akşam görüşürüz” deyip evden çıkan babasının bir gün döneceğine inanıyor.
Murat Yıldırım’ın anlatımına göre, Mao’nun strateji kitaplarıyla PKK’nın yayın organları, kongre kararlarını okuyan Yeşil, operasyonlardan 55-60 kiloya düşmüş olarak dönüyor, ayağının altındaki taşlar çocukları tarafından cımbızla temizleniyordu. İki ay yataktan çıkmayacak kadar inatçı olan “Yeşil”in en büyük zevklerinden biri ise müzik yerine çatışma sesleri dinlemekti...
Bu kitabı neden yazdınız?
- Bu kitabı yazmamdaki tek amaç ortaya bir karakter koymak. Yani “Yeşil” ismi anılınca insanların bu adam kimdir, fikri yapısı nedir anlamasını istiyorum. Bu kitaptan sonra insanlar “Yeşil” hakkında konuşacakları zaman karşılarında bir karakter bulsunlar. Mesela daha önce “Yeşil”e “itirafçı” diyenler oldu ve insanlar inanıyordu.
Ayrıca bazılarının elinden günah keçilerini almak için yazdım. Ön plana çıkmak gibi bir niyetim yok. Öyle bir niyetim olsa bütün kanallardan çağırıyorlar, hepsine giderdim. Zaten kitabın gelirini de almıyorum, bütün gelir Cemalettin Emeç’e (kitabın diğer yazarı) gidiyor.

‘Yılda bir kez eve gelirdi’
Mahmut Yıldırım nasıl bir babaydı? İlişkileriniz nasıldı?
- Ben de babayım. 10 yaşında oğlum var. 24 saat beraberiz. Bir baba olarak oğlumu tatmin edemiyorum. Ama benim babam senede bir kez gelirdi, genelde kış aylarında gelirdi. Bazen diğer yıla da sarkardı. Buna rağmen iyi bir babaydı, yani bizi tatmin edebilirdi.
Operasyonlarda yaşadıklarını, arkadaşlarıyla ilişkilerini size anlatır mıydı?
- Benim kitapta anlattıklarım, biz Ankara’ya döndüğümüzde babamın bana anlattığı şeyler. Bazılarını da babamın arkadaşlarından dinledim. Ayrıca 1996’dan önce de gazetelerde babamla ilgili haberler çıkıyordu. Özgür Gündem, 2000’e Doğru, Aydınlık gibi dergiler babamı yazardı ve biz de bunlar babam gelince okusun diye toplardık.
Bize öyle söylemişti. Tabii orada babamızı görüyoruz, bir baba evladına açıklama da yapmak zorunda. Çünkü orada ‘Katil Yeşil’ diyorlar.
Ayrıca biz ataerkil bir toplumuz, kadın erkek bir arada oturmaz. Misafir olduğu zaman onlara hizmet edecek olan evin en büyük oğludur. Babamın arkadaşları geldiği zaman yanlarında hep ben dururdum ve zaten babam beni çok severdi.
Babanızın “Yeşil” olduğunu ne zaman nasıl öğrendiniz? Öğrenmeden önce “Yeşil” diye birisinin varlığını biliyor muydunuz?
- Tabii biliyordum. Ben o tarihlerde Elazığ’da ülkü ocaklarına giderdim. Orada insanlar “Yeşil” hakkında konuşurlardı. Babamın “Yeşil” olduğunu öğrenmeden önce zaten “Yeşil” e hayrandım. Babama da soruyordum. Babamın “Yeşil” ile tanışıyor olmasından da gurur duyuyordum. Babam genelde kış aylarında gelirdi. Maaşını çektikten sonra da hamsi almaya giderdik. Yine bir gün bir araba durdu, adamlar babama “Yeşil” diye hitap ettiler. O an anladım ve gurur duydum.

‘Mao okurdu’
Kitap okur muydu? Özel zevkleri, hobileri var mıydı?
- Mao’nun stratejilerini anlatan kitapları okurdu. PKK’nın yayın organlarını, kongre kararlarını okurdu. Bunları da iyi bir empati kurmak için okurdu. İtirafçıların savunmaları gelirdi, onları okurdu.
Müzik dinler miydi?
- Çatışma seslerinin kayıtlı olduğu kasetler vardı, onları dinlerdi. Abdülsamet Abdulvasıt var, Mısırlı bir hafız. Onları dinlerdi.
Birçok istihbaratçı babanızın öldüğünü söylüyor, siz ne düşünüyorsunuz?
- Ölmediğine dair somut bir delilim yok, 1996’dan sonra hiç görüşmedim. Şimdi mesela ben kardeşimle her gün görüşüyorum, bir gün görmesem hemen ararım merak ederim. Ama ben babamla senede bir kere, iki senede de bir kere görüşüyorduk. Öyle bir karakteri vardı. O yüzden çok anormal gelmiyor bana.
En son ne zaman gördünüz babanızı?
1996’nın kasım ayı sonu. Evden her zamanki gibi ‘Akşam görüşürüz’ diye çıktı. Zaten her zaman yaptığı şey buydu. Bir kere çıkınca çok uzun süre gelmiyordu.
Siz en son 1996’da gördünüz, Mehmet Eymür de 1996’dan sonra irtibatın kesildiğini söylüyor, fakat Şemdin Sakık 1998’de kendisini Irak’tan “Yeşil” ve ekibinin getirdiğini söylüyor?
- Ben babamın Suriye’deki gücünü, istihbarat gücünü biliyorum. Sakık’ın söylediğine göre, o tarihte babam hayatta.
Peki, bunu duyunca araştırmadınız mı babanız sağ mı diye?
- Bugüne kadar hiç kimseye babamın yaşayıp yaşamadığını sormadım. Çünkü ben babamı tanıyorum. Benim babam gelmemesi gerekiyorsa gelmez. Çok inatçı bir insandı. Çatışmalardan dönüp geldiği zaman 55-60 kilo oluyordu. Cımbızlarla ayağının altından taş parçaları çıkarıyorduk. 2 ay yataktan kalkmıyordu. Yani bu onun inatçılığını gösteriyor.

‘Oğlu olmak dezavantaj’
Babanızın geri geleceğine inanıyor musunuz? Ümidiniz var mı?
- Var tabii, neden olmasın? Neticede oğluyum, yaşamasını isterim. Her zaman böyle bir umutla yaşıyorum. Ben seviyorum babamı. Kayıp ailelerinin yakınlarına bakın. 20 senedir arayan var. Bu konuda duygusal davranıyor da olabilirim. Bu içimde yaşattığım bir istek de olabilir ama böyle bir umudum var, niye olmasın ki? Ölüsünü görmedim.
Nasıl geçiniyorsunuz? Babanızın sizi “emanet ettiği” dostlarından yardım aldınız mı?
- Kesinlikle hayır. Babam gittikten sonra babamın hiçbir arkadaşından maddi yardım almış değiliz, böyle bir talebimiz de olmadı. Kendi ayaklarımızın üzerinde duruyoruz. 10 senedir oto kiralama işi yapıyorum.
“Yeşil”in oğlu olmak bir avantaj mı?
- Hayır, hiçbir avantajı yok. Dezavantajı var. 18 yaşıma girdiğim günden bugüne DGM’lerde yargılanıyorum. Hakkımda bir takipsizlik, bir beraat kararı var, ayrıca iki dosyadan da yargılanmam devam ediyor. Ben bu hayat tarzından memnun değilim ki. Hep saklanarak, hep tehdit altında yaşıyoruz. Bundan kim memnun olabilir ki? Akşam düzenli olarak evine gelen, işçi ya da memur bir babam olmasını çok isterdim.
O kadar çok isterdim ki... Hatta Ankara’ya taşındığımız zaman, babam belirli bir süre eve gelip giderdi, hayatımızın en mutlu günleri o günlerdi. Benim babam bir kere bile okula gelip, ne benim ne kardeşimin derslerini sormamıştır. Böyle bir baba figürünü kim ister?

‘1973’ten beri istihbaratçı’
Anneniz ne düşünüyor? “Git babanı bul” diyor mu?
- Hayır, böyle bir şey demiyor. Ama ailece üzülüyoruz tabiki.
Babanızın devletle ilişkisinin adı neydi? Kadrolu memur muydu, sözleşmeli işçi miydi? Resmi adı neydi?
- MİT zaten kendisi bunu açıkladı. 1973’ten beri istihbaratçı olarak çalıştığını MİT söyledi.
Maaşını alıyor musunuz? Sigortasından faydalanabiliyor musunuz?
1998-99’da iptal edildiğinden beri almıyoruz. Sigortasından da faydalanmıyoruz.
Faydalanmak için girişimde bulundunuz mu?
- Hayır bulunmadık.

Ayaklarındaki taşları cımbızla temizlerdik
 

|SeYYaH|

Rektör
Katılım
12 Mar 2011
Mesajlar
13,727
Puanları
113
Konum
HeNdeK
Sevgili @PARAzitCELL çok güzel bir konu açmışsın abim, eline sağlık, Allah razı olsun. Bu konu altında ara sıra böyle güzel hikayeler paylaşırız inşaallah. Yeşil'in oğlunun röportajını heyecanla okudum. Vatikan köpeği kardinal FETÖ iblisinin hayatını kararttığı bir kahramanımızın hikayesini buradan paylaşarak katkı sağlamak istedim ben de.
***
Paralel Yapı operasyonlarla DARBEYE eğilim duyanların yanı sıra masum olan çok kişiyi bir vesile ile tutup içeri attı!
Yıllarca yatan oldu!
Bunlardan biri de o MİT'çiydi!
Afganistan'da görev yapıyordu! O bölgede efsane olduğu söyleniyordu!
Büyük devletlerin elini sokmaya korktuğu her yerde onun izi vardı!
Korkusuzca gezerdi oralarda! Türk bayrağından aldığı güçle girip çıkmadığı yer yoktu! Bir sabah telefonu çaldı!
Gidip açtı! TALİBAN, daha sonra CIA'da çok ama çok üst düzey bir göreve gelecek olan Amerikalı .............'yı kaçırmıştı!
CIA ayağa kalkmış, ancak elinden bir şey gelmiyordu! Kaçırılan Amerikalı istihbaratçıdan ümit kesilmişti! Bütün aramalara rağmen kaçıranlara bir türlü ulaşılamıyordu! Yani Ladin'in "sözde yakalanmasını" film yapıp insanları kandırmak gibi değildi her şey! Zordu!
Hem de çok zor!
Telefondaki Amerikalı "Eğer siz yardım etmezseniz adamımız ölecek! Tek umudumuz sizsiniz!" diyordu! Paralel'in hedefindeki MİT'çi demek çok önemliydi!
MİT'in çok bilinen ismi hemen dışarı attı kendini! Ekibini topladı!
Kısa bir araştırmadan sonra Amerikalı istihbaratçının nerede olduğunu tahmin etti! Plan yaptı! Çok zamanı olmadığını biliyordu! Gözle görülmesi mümkün olmayan bir yerde CIA ajanının izini buldu! Çok dikkatli olmak zorundaydı! Öyle biriydi zaten! Ekibiyle girip kan kaybından ölmek üzere olan CIA ajanını kurtardı!
Taliban, nefret ettiği ajanın p....una şişe sokmuş ve taşla kırmıştı! EN bilindik işkence yöntemleri buydu! Bizim MİT'çi kaptığı gibi Amerikalı'yı hastaneye götürdü! Hayata döndürdü! O saatten sonra çok iyi dost oldular!
Amerikalı için en değerli insan bizim MİT'çiydi!
Derken burada operasyonlar peşpeşe gelmeye başladı! Tanıdığımız savcılar onun uzaklarda olduğunu bildiği için MİT'e devamlı yazı göndererek İFADEYE çağırıyordu! Hiçbir neden yoktu! Ama ısrar sürüyordu! Bunun üzerine MİT'çi, Müsteşar Hakan Fidan'a yola çıkmadan istifa mektubu gönderdi!
İstifa dilekçesinin üzerindeki tarihi Fidan atacaktı! Açıktı tarihi! Ancak MİT'in yeni patronu istifa mektubunu işleme sokmak yerine TERFi verdi! Cevaben de "Biz senden çok memnunuz!" dedi!
Ama Paralel savcıların ısrarı sürüyordu! Sonuçta daha fazla dayanamadı! "Gitmemek olmaz" diye düşündü! Yola çıkma kararı verdi!
Onun gideceğini duyan Amerikalı istihbaratçı koşarak yanına geldi! Nefes nefese "Bosna ve Özbekistan pasaportun var! Buralarda büyük hizmetin var! El üstünde tutulursun!
Sakın gitme, seni tutuklayacaklar!
Gökyüzünü bir daha göremeyeceksin!" diye uyardı! Hayatta kalmasına karşılık olarak onun hayatını kurtarmaya çalışıyordu! Ama MİT'çi dinlemedi! Dev askeri kargo uçağına atladığı gibi Ankara'ya indi!
MİT'te her şey yolundaydı!
Sıradan bir ifade verilecek ve herkes yoluna gidecekti! Durum böyle olunca bizim MİT'çi Ankara'dan İstanbul'a geçti! Düne kadar çok kişinin girip çıktığı Beşiktaş'taki adliyeye girdi!
Yıllarca spor yapan MİT'çinin en büyük özelliklerinden biri dik saçlarını arkaya taramasıydı! O ünlü şişman savcıyla bir araya geldi! Hiçbir sorun yoktu! Savcı anlamlı bir soru da soramıyordu! MİT'çinin kendi personeliyle telefonda konuşurken neden "KODLAR" kullandığını sordu!
Gülümseyen MİT'çi "Bundan daha doğal ne olabilir ki!" diye cevap verdi!
Şişman savcı bu cevaptan hoşlanmamış olacak ki kalkıp MİT'çinin saçlarından çekiştirdi ve "Peruk mu kullanıyorsun yoksa!" dedi!
MİT'çi, işin renginin değiştiğini fark etti! Savcı da onun fark ettiğini fark etti!
Konuşulacak pek bir şey yoktu!
Savcı ayağa kalkarak "Ben sizi salıvermeyeyim de hakim bunu yapsın!" teklifiyle mahkemeye yolladı!
Mahkemede sıranın kendisine gelmesini bekliyordu! Koridorda otururken kolunda cüppesi olan bir HAKİM yaklaştı ve kulağına eğildi! "Siz Kaşif Kozinoğlu musunuz?" diye sordu!
Afganistan'dan gelen Kozinoğlu "Evet!" der demez hakim "Ne olur dik durun ya da kaçın! Çünkü sizi tutuklayacaklar!" diyerek bütün dengeleri değiştirdi!
MİT'çi hala tutuklanması için bir neden göremiyordu! Bu nedenle kaçmak yerine mahkeme sırasının kendisine gelmesini bekledi! Davet üzerine salona alındı! MİT'in savcılığa gönderdiği hiçbir belge DOSYANIN içinde yoktu! Zaten hep böyle oluyordu!
Teşkilat, Kozinoğlu'nun arkasında durmasına rağmen şişman savcı ile kendisi gibi kilolu olan diğer savcı belgeleri kaldırıp çöpe atmıştı! Hakimin önünde bulduklarına bakarak, yani savcılığın isteklerine uyarak karar vermesi gerekiyordu!
Hakim terliyor, önündekileri okuyor, ancak bir karar veremiyordu! Dakikalar geçti! MİT'çi ne olacağını merakla beklemeye başladı! Terini silen hakim ayağa kalkarak arkasındaki kapıya doğru yavaş yavaş ilerlemeye başladı!
MİT'çi şaşkındı! Hakim kapıya asılıp kendisine doğru çekti! Aradan süzüldü!
Tam arkasından kapı kapanırken de "Seni tutukladım!" diyerek sırra kadem bastı! Hızla kaçtı!
O andan itibaren MİT'çinin SİLİVRİ günleri başladı! Ancak teşkilat çok sayıda adam göndererek kendisini yalnız bırakmadı! Tansiyonu çıkıp, kalp krizi geçirirken de yalnız değildi! Tam teşekküllü ambulans gerektiği zaman da yalnız değildi!
İşte Türkiye, uzaklardan emir alanların ülkeyi karıştırdığı bir dönemi yaşıyordu!.

Ergün DİLER
Takvim gazetesi
05 Kasım 2014
 
Son düzenleme:

PARAzitCELL

Profesör
Katılım
5 May 2017
Mesajlar
3,926
Puanları
113
Konum
istanbul
Dusitd2


KENYA ve Suriye'deki patlamalara dün kenarından köşesinden değindik. Buralarda olaylar televizyon ve gazetelerde sunulduğu gibi algılanır.
Çok kişinin de sahnenin arkasına geçme gibi bir niyeti yoktur. Hal böyle olunca gerçekler bizden çok uzaklara düşer. Gidip bulamayız, alıp göremeyiz!
Neyse...
Patlamalardan ilerleyelim.
Bakalım karşımıza ne çıkacak?
Nasıl bir TRAFİK var da ıskalıyoruz. Yazılanlara, çizilenlere, fısıltılara bir bakalım isterseniz...
Dünyanın yönünü daha iyi anlamak için Amerika'daki iç kargaşayı dikkatlice incelemek günümüz için yeterli. ABD'de ne olduğunu anladığınız an tüm politikaları çözmek gayet kolay bir hal alır... Neticede SON İMPARATORLUK ABD!
ABD'de en son gelişme neydi? HÜKÜMETİN KAPATILMASI...
KAPATMA işlemi için ABD Başkanı Donald Trump ile DEMOKRATLAR birbirine girdi. Büyük tartışma kavga yaşandı. Kongre resmen sallandı! Konu neydi? Meksika duvarı ödeneği... Trump, 5 milyar dolarlık ek bütçe istiyor.
Demokratlar da yaklaşık 1.3 milyar dolar için onay vereceklerini söylüyorlar.
Maksimum 2 milyar dolar olsun diyorlar. Yani 1 trilyon dolar dış borcu olan ABD, sadece 3 milyar dolar için federal hükümeti kapatıyor.
Bunu okuyanlar da inanıyor.
Amerikan medyasının önemli kalemleri, "Hükümet kapandı, neler olacak?
Çok ciddi bir durumla karşı karşıyayız" yorumlarını yapıyor. OYSA yazılanların dışında kocaman bir gerçek var! Kimse ona dönüp bakmıyor! MEKSİKA olayında Rothschild ailesinin, çok önemli bir planının başarıyla tamamlandığını görmeliyiz.
Ailenin çocukları olarak görülen Senato'daki Demokratlar'ın lideri Chuck Schumer ile Temsilciler Meclisi azınlık lideri Nancy Pelosi, aslında Trump'ın gücünü kullanması için hükümetin kapatılmasını sağladı. Çünkü ABD'de hükümet kapatıldığı anda BAŞKAN savaş hali yetkisini alıyor. Bu çok açıklanmayan ve kullanılmayan bir güçtür.
Trump, kişisel olarak çok sevdiği Chuck Schumer ve Nancy Pelosi sayesinde gücü eline aldı.
ABD'nin çok önemli kurumlarında çok önemli değişiklikler yapıldı. Çünkü Başkan Trump şu anda tek yetkili. 49 kişinin değiştirildiği ve yerine Trump'ın çok güvendiği isimlerin atandığı gizli bir gerçek. Pentagon'da da özel birimlerde 7 isim, Trump tarafından bu süreçte değiştirildi.
Şimdi Pentagon bu hamle karşısında çaresiz gibi görünse de Ortadoğu'dan başlayan bir rüzgar ile damat Jared Kushner ve Ivanka Trump'ı hedef alacak. Çünkü Trump, açılmaması gereken kutuyu açtı. Artık Amerikan iç dengesindeki savaş, bir tarafın zafer kazanmasıyla sonuçlanacak. Trump, tarihi bir karar alarak Pentagon'a savaş açtı. Amerikan yönetiminde hiç kimse bu güce karşı savaş açma cesaretinde bulunamazdı.
Trump daha önce de benzer adımlar atsa da Savcı Robert Mueller sayesinde sessizleşti.
Şimdi de Pentagon'un elindeki en büyük koz yine Mueller. Ve elbette Mueller'in yakın arkadaşı John Kerry.
Daha önce yazmıştım.
İki isim kolejden arkadaş.
KATOLİK DÜNYASININ iki önemli siyasetçisi...
2016 yılında John Kerry, Kenya'nın başkenti Nairobi'ye gitti.
DusitD2 Otel'de İngiliz derin devletiyle bir toplantı yaptı.
Karşısındaki isimler çok ama çok önemliydi. Kerry çok netti!
Rothschild ailesinin, Amerika üzerindeki etkisinin artık son bulmasını istedi.
İngiltere de söz verdi. DusitD2 Otel, İngiliz derin devletinin karargahıdır.
Buradaki her toplantı, MI6'nın Afrika ve Ortadoğu'da atacağı adımlar için çok önemlidir.
Peki bu otel son günlerde ne ile tekrar karşımıza çıktı.
SALDIRI İLE!
Kenya'nın başkenti Nairobi'nin Westland (Burası uluslararası istihbarat literatüründe İngiliz toprağı olarak bilinir) bölgesindeki DusitD2 Otel'i Eş Şebab hedef seçti.
Ölüm saçtı! 21 kişinin öldüğü saldırıda İngiliz derin devletine çok net bir mesaj verildi: Amerikan hükümetinin kapatılmasına neden olan Rothschild ailesine sessiz kalmayın. İngiliz derin devleti verdiği sözü tutsun. Bu ilk ciddi uyarımız... Devamının geleceğini biliyorsunuz...
Kenya'daki "MI6 merkezine saldırı yapıldı" sözü net gerçek olarak kabul görür. Burada hedef doğrudan İngiliz derin devletiydi. Bu da KRALİYET AİLESİNİN bir bölümüydü! Pentagon, bu saldırının daha şiddetlisini İngiliz toprağında da yapabilecek güce sahip, ki defalarca da yaptı.
Eğer İngiliz derin devleti, 2016 yılında Kerry'nin anlaşmasına sadık kalmamakta direnirse Pentagon, İngiltere topraklarını kan gölüne çevirir.
İşte o zaman Rothschild ailesinin hükümeti kapatması da bir sonuç vermez. Belki de herkesin kaybedeceği kapı aralanır! Bilinmez.
Eş Şebab, AFRİKA BOYNUZU'nda açlığın, kıtlığın, hastalığın cirit attığı bölgede görev yapan, içerisinde çokça ABD ASKERİ barındıran kanlı bir örgüttür! 7 ülkede çok etkili organizasyonları vardır! Belki de 2 yıldır hiç sesi çıkmayan Eş Şebab ve DEAŞ'ın birer gün arayla iki büyük saldırı gerçekleştirmesi de bir tesadüf değil. Fransa'daki doğalgaz patlamasının da bir tesadüf olmadığı gibi.
2019'da birçok ülkede saldırı olacak. O nedenle Eş Şebab ve DEAŞ ismi tekrar gündeme geldi. Şimdi birçok ülke dikkatli olmalı. Ya Pentagon'un Washington'daki binası ya da NATO'nun Brüksel'deki merkezindeki planlar, birer terör saldırısı olarak 2019'da birçok kez yaşanacak. Bunu anlamak için kahin olmaya da gerek yok. Amerikan iç dengesindeki yön arayışını izlemek yeterli.
Orada sular durulmadığı sürece kimseye rahat yok. Zaten dün "FALANCA ÜLKELERE GİTMEYİN" UYARILARI BAŞLADI...
RESMEN... Kavga ya da savaş tırmandı. İyice tavan yaptı. Bıçağın kemiğe dayandığı yerdeyiz. Çalkantı büyük olacak... Kimse de güvende değil... Garip şeyler olacak gibi....

Ergün Diler - Dusitd2 https://www.takvim.com.tr/Yazarlar/ergundiler/2019/01/18/dusitd2
 

PARAzitCELL

Profesör
Katılım
5 May 2017
Mesajlar
3,926
Puanları
113
Konum
istanbul
Türk İstihbaratının Efsane Ajanları

Bu yazımda Türk istihbarat tarihinde çok önemli operasyonlar yapmış istihbaratçılarımızdan sadece ikisinin hikâyesini sizler için kısaca derledim. Daha önceki yazılarımı okuyanlar istihbarat denilen faaliyete bakış açımızdaki yanlışlıkların ve “ajan” algımızdaki hataların neler olduğunu bilirler. Yazılarımda istihbaratçı olmanın Amerikan filmlerindekinden ne kadar farklı olduğunu her fırsatta vurguladım. Ama inanın biz Türklerin istihbarat tarihindeki kahramanlar, o filmlerdeki sahte kahramanları solda sıfır bırakır.

Aslında istihbarat tarihimizdeki kahraman istihbaratçılarla alakalı kapsamlı bir çalışma yapmayı planlıyorum. Bu yazıyı da siz değerli okuyuculardan ne tepki alacağını görmek için yazma ihtiyacı hissettim. Çünkü maalesef istihbarat ülkemizde çok ilgi çekmeyen ve çalışılmayan bir alan. Yine de isimlerinin dahi halkımız tarafından bilinmediğini düşündüğüm bu iki ajanımızı sizlerle paylaşmadan edemedim. Hepinize iyi okumalar…

Mebruke Hanım: Teşkilat-ı Mahsusa’nın Kadın Ajanı

Türkler olarak hem tarihte kadın hükümdarların olsun, hem inandığın dinin peygamberinin soyu kızından devam etsin, hem de Türkler ve Müslümanlar kadınlara kıymet vermiyor denilsin… Sırf bu algı yüzünden eminim birçoğunuzun ismini bile duymadığı bu kahraman kadın ajanımıza öncelik vermek istedim. Hepiniz İngiliz ajanı Lawrence’ı duymuşsunuzdur… İşte Mebruke Hanım o meşhur İngiliz ajanını alt eden Teşkilatı-ı Mahsusa ajanımız. Tabii ki tarih derslerinde anlatılmaz, öğretilmez ve hatırası yaşatılmaz…

Maalesef kaynaklar çok kısıtlı olduğu için ayrıntılarını bilmiyoruz ancak hikâye kabaca şöyle… Osmanlı’yı yıkmak için Şam’da istihbarat güçlerini birleştiren İngiliz ve Fransızlar’ın elinde hayati önemde belgeler vardır ve bunları Şam’da Fransız konsolosluğunda bir kasada muhafaza etmektedirler. Osmanlı’nın eline geçmesi halinde büyük zarara uğrayacakları bu belgeleri ele geçirmek için 3 kişilik bir Teşkilat-ı Mahsusa timi vazifelendirilir. Bu timde kadın ajanımız Mebruke Hanım da vardır. Çok sıkı korunan Fransız elçiliğine sızmayı başarırlar ve belgelerin olduğu kasayı bombayla patlatıp belgeleri ele geçirmeyi başarırlar. Ama Mebruke Hanım bu operasyonda yaralanır.
Lawrance

Olaydan sonra elçilikte inceleme yapan İngiliz istihbaratçılar bombayla patlatılıp açılan kasanın yakınlarında bir tutam kadın saçı bulurlar. Lawrence bu kadın istihbaratçının kimliğinin tespiti ister. Bir kadın tarafından mağlup edilmek onu deliye döndürmüştür. Ama Mebruke Hanım belgeleri çoktan Türk makamlarına ulaştırmıştır bile. Yaralı olmasına rağmen başkaca operasyonlara da katılan bu kadın kahramanımız daha sonra ise Trablusgarp’a geçer ve orada istihbarat yapmaya devam eder. Son nefesine kadar vatan hizmetini sürdürür. Ruhun şad olsun Mebruke Hanım…
Sudanlı Zenci Musa

Zenci Musa’yı tanıyan kaç kişiyiz? Hayatı savaş alanlarında geçen bu kahraman ajanımız Kuşçubaşı Eşref’in emir eridir. Osmanlı hangi cephede savaştıysa orada Zenci Musa’nın ayak izi de vardır. Hayatı istihbarat yapmakla ve savaşmakla geçmiştir. İşte Osmanlı’nın kahraman ajanı Zenci Musa’nın yürek burkan hikâyesi…

1911 yılında Trablusgarp’ın işgali üzerine Libya’ya giden Zenci Musa, Osmanlı Subayları ile birlikte direnişe destek verdi. Orada Kuşçubaşı Eşref ile tanıştı ve emri altına girdi. Edirne’nin kurtuluşu harekâtında da rol alan bu kahramanımız, daha sonra da Eşref Bey’in komutasında gizli bir görevle Yemen’deki 7.Orduya altın götürmek üzere Arabistan’a gitti. İki ayrı tim halinde yola çıkmışlardı ama Eşref Bey’in timi Hayber’de 25.000 kişilik bir İngiliz birlik tarafından kıstırıldı. Eşref Bey iki gün boyunca direndi ama maalesef sonunda esir düştü. Zaten bundan sonra birbirini canları gibi seven bu iki insan bir daha birbirlerini göremeyecekti. Ama önemli olan vatandı, vazifeydi… O hengâmede Zenci Musa 300.000 Osmanlı altınını kaçırmayı başardı ve Yemen’de Tevfik Paşa’ya teslim etti. İngilizlerden altın kaçırma hikâyesini duymayan yoktur. İşte bu hikâyenin kahramanıdır Sudan’lı Zenci Musa…

1.Dünya Savaşı’ndan sonra Anadolu’ya gelerek Kurtuluş Mücadelesine katılan Zenci Musa hayatının sonlarına doğru verem oldu. Savaştan sonra geçimini Galata’da hamallık yaparak sağlayan bu kahraman, kendisine maaş bağlanması teklifi karşısında şu cevabı vermişti; Vatanın kurtuluşu için her şeyini feda eden bu yüce milletten maaş almak benim ne haddime… Ben ne yaptım ki!!! Bana maaş olarak vereceğiniz parayı yaşlı bir Müslüman’a verin. Ben hamallık yaparım.”Hayatının sonlarına doğru bir tekkeye kapanan Zenci Musa öldüğünde heybesinde çıkanlar sadece şunlardı; Kuran-ı Kerim, Osmanlı haritası, kefen bezi ve komutanı Eşref Bey’in fotoğrafı. Sadece bunlar…

İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy der ki: “Eşref Bey’in emir eri Zenci Musa, omuzlarından arşa yükseldi Nebi İsa…” Ruhun şad olsun büyük kahraman… Saygılarımla…


Yazan:
Mahmut Nedim Suiçmez
28 Nisan 2017

---- Mesajlar birleştirildi ----

Türk Halkının “Mit” ve “İstihbarat” Algısı

Ekli dosyayı görüntüle 63600

Ülkemizde istihbarat alanında en büyük eksikliklerden biri de istihbaratın akademik bir değer taşımadığı, istihbaratın bir bilim olmadığı düşüncesidir. Abraham SHULSKY ’e göre “İstihbarat her tür ekonomik, politik, sosyal ve askeri gelişmeyi anlamayı ve derhal öngörmeyi amaçlayan evrensel, sosyal bir bilimdir.” Türk halkının ve akademisyenlerinin çoğunun düşüncesi bundan çok uzaktır.

İstihbarat, Türk toplumu için yıllarca korkulması gereken, ağza alındığında başa dert açabilecek yasaklı bir kelime, bir tabu ve uzak durulması gereken bir kavram ve faaliyet olarak görülmüştür. Ancak Türk toplumunun istihbarat faaliyetlerine ve teşkilatlarına bu gözle bakması çok da yadırgayabileceğimiz bir şey değildir. Çünkü istihbaratın ne anlam ifade ettiği, devlet yönetiminde ne ölçüde önemli olduğu uzun yıllar boyunca devlet teşkilatlarımız tarafından dahi tam olarak anlaşılamamış ve yanlış politikalar sonucunda halkın istihbarat teşkilatlarımızdan ve faaliyetlerinden korkmalarına sebebiyet verilmiştir. Örneğin CIA’nın yıl içinde ürettiği istihbaratın %60’ı açık kaynak istihbaratı temelli olduğu halde ülkemizde ancak 2008 yılında Milli İstihbarat Teşkilatı bünyesindeki reorganizasyon çerçevesinde Açık Kaynak İstihbaratı Dairesi kurulabilmiştir.

“İstihbarat, yabancı bir hükümetin ya da siyasi bir partinin yıkılması, yabancı devlet adamlarının veya hedeflerin ziyana uğratılması, kişi veya ajanların kaçırılması veya öldürülmesinden ayrı olarak bir ülkenin rakiplerinden daha fazla avantaj sağlamasını veya en azından yaşamaya devam etmesini sağlayan bilginin toplanılmasıdır.”[1]

Bu tanım istihbarat faaliyetlerini algılayış biçimimiz açısından yerinde ancak fonksiyonel anlamda eksik bir tanımdır. Zira tanımda belirtilen amaçlara yönelik yürüttüğümüz faaliyetler kapsamında elde ettiğimiz bilgilerin stratejik veya taktiksel boyuttaki hedeflerimize yönelik analize tabi tutulmaması durumunda bu faaliyet istihbarat değil ancak “haber alma” olarak nitelendirilebilir. Yani istihbarat; stratejik veya taktiksel boyutta kullanmak üzere çeşitli yöntemlerle elde ettiğimiz bilgilerin sistematik bir şekilde analiz edilerek ilgili makamlarca kullanılması sürecini bir bütün olarak ifade eder.

“Bilgi olarak istihbarat, Sun Tzu’ ya göre, bir hükümdarı ya da bir generali başarıya, fethe ve büyük işler yapmaya götüren, geleceği görmesidir. Faaliyet olarak istihbarat konusunda ise Sun Tzu, geleceği görmek denilen şey ruhlardan, kamlardan, geçmişteki olaylar ile yapılan karşılaştırmalardan veya hesaplamalardan çıkarılmaz. O, düşmanın içinde bulunduğu durumu bilen insanlardan elde edilmelidir.”[2] Demektedir.



Türklerde istihbarat faaliyetleri çok eskilere dayanır. Bir milletin kaderinin asla şansa bırakılamayacağını acı tecrübeler ile bilen bu millet, tarihte çok başarılı teşkilatlar kurmuş, taktik ve stratejik istihbarat ihtiyacını karşılayacak çok değerli istihbaratçılar yetiştirmiştir. Ancak birtakım politik başarısızlıkların sonucu toplumumuzun “stratejik zihniyetinde” ve devletimizin “bürokratik hafızasında” kırılmalar, bozulmalar meydana gelmiştir. Bu kırılmaların, bozulmaların halka olan etkilerine gelmeden önce devletin istihbarat anlayışının nasıl şekillendiğine göz atalım.

Günümüzde “haber alma” olarak Türkçeleştirilen “istihbarat” kelimesi köken olarak Arapça bir kelimedir. Bu Türkçeleştirme aslında toplum ve devlet olarak istihbarat denilen faaliyet hakkındaki paradigmamızın derin ipuçlarını içermektedir. Ülkemiz genel olarak Ortadoğu ve Arap kültürü etkisinde toplumsal dinamiklerini şekillendirmiş ve bu durum hiç şüphesiz felsefi boyutuyla, devlet teşkilatlarımızın yapısına ve işleyişine de olumlu/olumsuz tesir etmiştir. Ortadoğu kültüründeki bu isimlendirmeye bakarsak istihbaratın insanların zihninde “reaktif yönüyle” yer ettiğini görürüz. Örneğin Suriye’nin istihbarat teşkilatına “El-Muhaberat”, Mısır’ın “Al-Mukhabarat al-‘Ammah” adını vermekle aynı felsefi yaklaşımın kalıntılarını barındırdığını görürüz. İşte Batı ve Doğu kültüründeki istihbarat algılarının temelde ayrıldığı noktaların başlangıcı, bu faaliyetlerin isimlendirilmesinde açıkça karşımıza çıkmaktadır. Doğu kültüründe “haber, bilgi” kavramları etrafında şekillenen bu çok önemli devlet faaliyeti Batı kültüründe “zekâ, akıl” kavramları etrafında şekillenmiş, isimlerine de bu şekilde yansımıştır. Örneğin dünyanın en etkili istihbarat teşkilatlarından ABD ve İngiltere istihbarat teşkilatları CIA ve MI5’ın açılımı ”Central İntelligence Agenc” ve ”Military İntelligence 5”dır. Buradaki “intelligence” kelimesi köken olarak İngilizce’de “zekâ, akıl” anlamına gelen “intelligent” kelimesinde gelmektedir. Bu örnekler iki kültür arasında istihbarat faaliyetlerinin nasıl algılandığına dair önemli bir ipucudur. Kültürler arası bu algılanış biçiminin sebeplerine girmeden şunu söylemek isterim ki bu durum, bölge insanlarının “tarihsel hafızaları” ve “stratejik zihniyetleri” incelendiğinde tam tersine şekillenmesi gereken bir durumdur.

Arap ve genel olarak Ortadoğu kültüründe “savaş”, Batı ülkelerine göre çok farklı yaklaşılan bir olgudur. Clausewitz’e göre: “Batılılar savaşı başka bir aracın kalmadığı bir ortamda düşmanı yenerek iradelerini kabul ettirmek amacıyla yapılan bir eylem olarak görürler. Oysa Doğu ve Ortadoğu’da savaş, askeri olarak kazanılmasa da politik olarak kazanılması mümkün ve bundan dolayı yenilgi söz konusu olabileceği halde dahi başvurulması gereken bir yöntem olarak görürler.”[3] Bu tespitin yanına Albay Norvelle B. De Atkine’nin “Why Arabs Lose Wars” adlı çalışmasındaki şu görüşü de eklemek gerekir: “Araplar, Avrupa’da şövalye geleneğinden gelen yüz yüze çarpışma yerine ağırlıklı olarak hile ve aldatma üzerine kurulu bir savaş geleneğine bağlıdırlar.”[4]

Böyle bir savaş anlayışı ve savaşma geleneğine bağlı bir kültürde zafer ancak çok güçlü bir istihbarat anlayışı ve teşkilatı ile mümkündür. Böyle bir kültürden etkilenen, en azından tarihsel ve jeopolitik bağlamda etkilenmesi gereken Türkler’in istihbarat algısındaki yanlışlıkların/eksikliklerin sebebi pek tabii ki tarihsel ve bürokratik hafızamızdaki ve stratejik zihniyetimizdeki kırılmalara bağlanabilir. Eski Başbakanımız Ahmet Davutoğlu’nun da önemle üzerinde durduğu gibi bu faktörler, ülkelerin güç denklemlerinde çarpan etkisi yaparlar.[5] Bu çarpanların tersine çevrilmesi sonucunda aslında tarihsel ve felsefi bir zorunluluk olarak Doğu kültüründe şekillenmesi gereken ve haliyle bizde olması gereken istihbarat algısı tam tersine şekillenmiştir.



(Hepimiz James Bond’uz??? Yüzde 73’ün DERDİ??? Vatandaş ajanlığa MERAK SARDI???)


Emniyet eski mensupları Muazzez Şenel ve A. Turhan Şenel, 1970 yılında polis okullarında okutulmak üzere yazdıkları “Stratejik İstihbarat” adlı ders kitaplarının girişinde “Zaferin gerçek rüknü, aziz Türk istihbaratçılarına ithaf…”demektedirler.[6] Peki, Türk halkı nezdinde “aziz Türk istihbaratçıları” hangi değere sahiptirler?

İstihbarat ve MİT(Milli İstihbarat Teşkilatı) kelimeleri bugüne kadar hep şaibeli ya da illegal faaliyetler içince bulunan kişilerle birlikte anılmıştır. Hatta kayınpederi Ali Yıldırım’ dan dolayı PKK terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ın dahi ”MİT ajanı” olduğu iddia edilmiştir.[7] Üniversiteli öğrenciler, fakültelerinde siyasete ilgi duyan ya da istihbarat gibi derin ve tehlikeli(!) konular üzerinde düşünen arkadaşlarını gördüklerinde “Yoksa sen de MİT ajanı mısın?” diyerek dalga geçmiş, üniversite önlerindeki her simitçiyi MİT ajanı addetmişlerdir. Hatta bu konuda eski bir istihbaratçı tarafından “Simitçi mi MİT’çi mi?”[8] adında bir kitap dahi yazılmıştır. MİT gibi hayati öneme sahip ve onurlu bir kurumun mensubu olmak ülkemizde birçok kesim tarafından yıllarca ayıplanmış ve alay konusu olmuştur. İstihbaratçılık ispiyonculukla eş tutulmuştur.

Basın camiasında bir gazetecinin MİT ajanı olduğunu ima yahut iddia etmek o gazeteciye hakaret olarak algılanmıştır. İsrail eski istihbarat şeflerinde birinin bizlerin de ders alması gereken şu açıklaması İsrail toplumunun konuya bakış açısını çok iyi özetlemektedir: “Dünya üzerindeki her İsrail vatandaşı hatta her Yahudi birer MOSSAD üyesidir.” Yukarıdaki gazete haberi ise Türk toplumunun konuya yaklaşımını ortaya koyması bakımından manidardır. Bir o kadar da üzücü… Şahsi görüşüm o ki, milli ve dini dürtülerle rakip olarak gördüğümüz İsrail toplumu karşısında bizler de en azından “Her Türk asker ve istihbaratçı doğar!” diyebilmeliyiz. Mottomuz bu olmalı…

Bir ülkenin tarihi anlaşılmadan sosyal ve politik analizinin yapılması mümkün değildir. Çünkü bugünkü toplumsal yapı, tarihsel bir devamlılığa sahiptir. Ancak bu tarihsel süreklilik içinde araştırıldığında sosyal ve politik analiz anlam kazanır. Tüm bu realitelerle beraber Türk toplumunun istihbaratı algılayış şekline ve istihbaratçıya bakış açısına da yansıyan tarihi ve bürokratik hafıza ve stratejik zihniyetindeki kırılmalar konunun uzmanlarınca derinlemesine incelenmelidir. Yıldız İstihbarat Teşkilatı, Teşkilat-ı Mahsusa, Karakol Cemiyeti, Milli Emniyet Hizmeti Riyaseti gibi kurumlara geçmişte sahip olmuş ve Yakup Cemil, Kuşçubaşı Eşref, Kara Vasıf Bey, Zenci Musa gibi istihbaratçılar yetiştirmiş bu milletin istihbarat ve istihbaratçılar hakkında yaşadığı bu felsefe değişimi incelenmeli ve halkın yanlış istihbarat algısı ile istihbaratçıya bakış açısı mutlaka düzeltilmelidir. Unutulmamalıdır ki zaferin gerçek rüknü aziz Türk istihbaratçılarıdır.


(MİT resmi sitesinde isimsiz kahramanlarımız için hazırlanan “Şehitler” bölümünün görseli)

6 Ekim 2016 Perşembe günü Hatay Reyhanlı’nın Bükülmez Köyü karşısındaki Atme çadır kentine düzenlenen bombalı saldırıda Şehit olan, ay yıldızlı bayrağa sarılı tabutlarını görmediğimiz, isimlerini dahi bilmediğimiz kahraman 3 MİT mensubunun aziz hatırasına… Ruhları şad olsun…

Saygılarımla…
[1] Mehmet ATAY, Stratejik Ulusal Güvenlik İstihbaratı, Strateji Dergisi, 1996, sf.80
[2] Ümit ÖZDAĞ, İstihbarat Teorisi, Kripto Yayınları, 6. Baskı, Ankara, 2012, sf.42
[3] HERMAN Michael, Intelligence Power in Peace and War, and Democracy, Cambridge, 1996, sf.116
[4] Norvell B. De Atkine, Why Arabs Lose Wars, 1999
[5] Ahmet DAVUTOĞLU, Stratejik Derinlik, 80.Baskı, İstanbul, Kasım 2012, sf.34
[6] Muazzez ŞENEL ve A. Turhan ŞENEL, Stratejik İstihbarat, Emniyet Genel Müdürlüğü Önemli İşler Müdürlüğü Yayınları, Ankara, 1970
[7] Ayrıntılı bilgi için bkz. Saygı ÖZTÜRK, Apo Olayının Perde Arkası, Doğan Yayıncılık, 4.Baskı, İstanbul, Mayıs 2009, sf.97-120
[8] Yılmaz TEKİN, Simitçi mi Mitçi mi? , Paragraf Yayınevi, Ankara, 2005.


https://www.stratejikortak.com/2018/07/turk-halkinin-mit-ve-istihbarat.html

---- Mesajlar birleştirildi ----

.
.
.

---- Mesajlar birleştirildi ----

.
 
Son düzenleme:

PARAzitCELL

Profesör
Katılım
5 May 2017
Mesajlar
3,926
Puanları
113
Konum
istanbul
Yazan:
Mahmut Nedim Suiçmez
20 Nisan 2017

Kendinizi Test Edin: İstihbaratçı Olmak İster Misiniz?





Yeni çalışmama hoş geldiniz. Yazıyı okumaya başlamadan önce siz değerli okuyucu ile bir anlaşma yapmamız lazım. Öncelikle, bu yazıda sizler istihbaratçı olacaksınız. Ben de sizden stratejik istihbarat raporu isteyen amiriniz olacağım.

Bu çalışma eminim ki istihbarata ciddi anlamda ilgi duymayanların yarısına gelmeden okumayı bırakacağı bir çalışma olacak. İki amacım var bu çalışmada; ilki halkımızın zihnindeki yanlış istihbaratçı imajını yıkarak bir istihbaratçının nasıl çalıştığını gözler önüne sermek, ikinci amacımsa bu alana gerçekten ilgi duyan okuyucularımız için stratejik istihbarat analizi yapma imkânı sunmak ve analiz sürecinin elemanlarını izah etmektir. Uzun ve yorucu bir çalışma olacak. Hiçbir kaynakta bu tarz bir çalışma bulamayan, istihbarata ilgili kişiler için faydalı olmasını ümit ediyorum. Hazırsanız kalem ve kâğıtlarınızı hazırlayın ve operasyona başlayalım…



Bu tablo, istihbarat amacı ile hazırlanmış malzemenin kıymetlendirilmesi için kullanılan standart HARF-RAKAM METODUDUR. Buna göre kaynağın “doğruluk ve güvenilirlik” derecesi harf gruplarıyla, haberin “doğruluk ve ihtimal” derecesi rakamlarla gösterilir. Pratik olayımızı çözerken bu tabloyu kullanacağız…

Örneğin; genellikle bir işe katılmış ve bizzat müşahedede bulunmuş istihbaratçının raporuna “A”derecesi verilir. Mesela bu rapordaki bilgiler başka bir raporla da teyit edilmişse ihtimal derecesine de “1” verilir. Sonuç olarak bu istihbarat raporu “A-1” kategorisinde değerlendirilir ve ona göre kıymetlendirilir.

Farzedelim ki siz milli seviyede herhangi bir özel karargâhta istihbaratçısınız. Bağlı bulunduğunuz birimin görevi ise stratejik istihbaratı işleme tabi tutarak İSTİHBARAT TAHMİNLERİ hazırlamaktır.

Sorumlu olduğunuz bu görev esnasında bir gün size “Çok Gizli” ibareli bir zarf teslim edilmiş olsun. Yine farz edelim ki bu zarftan çıkan rapora özel bir önem vermektesiniz. Bu sebeple bu raporu doğrudan siz işleme tabi tutmak istiyorsunuz. Atmanız gereken ilk adım rapordaki bilgiyi değerlendirmek, raporun değerini veya önem derecesini tayin ve tahmin etmek olacaktır. Üzerinde çalışmamız gereken raporumuz (tamamen hayali) şöyle olsun;

RAPOR NO:12361

ÜLKE : Kantanya

KONU : Zambak Gölü bölgesinde bir sanayi ve ulaştırma faaliyeti

ALINDIĞI YER : Kantanya\ Günçek

HABER TARİHİ : 16 Eylül 1961

HAZIRLANDIĞI TARİH : 20 Eylül 1961

SAYFA ADEDİ : 2

EK NOTLAR : Rapor Kantanya’daki Askeri Ataşe tarafından verilmiştir. Bölgenin krokisi kaba hatlarıyla ekte verilmiştir.

F – 3 (Tabloyu hatırlayın) 1: 1 Ağustos 1961’de Davulca şehrinden Zambak Gölü’ne tek hatlı bir demir yolu inşa edilmiştir. Cebri çalışma sistemi uygulanmıştır. Hat sonu 1 Kasım 1961’dir.

2. Yamanak-Taburca demiryolu hattı sökülmekte ve bunlar Zambak Gölü’ne gidecek hat için kullanılmaktadır. Yeni demiryolu aşağı yukarı %60 oranında 5 Ağustos 1961’de tamamlanmış durumdadır.

3. Projede çalıştırılan kalifiye personelin yaşayış şartları düşüktür ve işten ayrılabilme sadece hastalık halinde mümkündür. Birçok işçi iyi beslenemediklerinden şikâyetçidir.

B – 4 4: 25 Ağustos 1961’de Zambak Gölü’nün 8 km güney batısında büyük bir sanayi tesisinin inşasına başlanmıştır. Temel inşaatları anormal şekilde geniş tutulmuştur. Tamamlanan bir bölümde devamlı silahlı askerlerle korunan penceresiz beton bir yapı yükselmektedir. Yapıya sadece birkaç kişinin girmesine izin verilmekte ve sürekli devriyeler dolaşmaktadır. Bu yeni tesise yakın bir bölgede bir hidroelektrik santral vardır.

F – 3 5: Dobrulka’daki iş kurumu 2 Ağustos’ta Zambak Gölü’nde çalıştırılmak üzere 300 işçi temin emri almıştır.

6. Bölgedeki çiftçiler zirai mahsullerini normal yollarla satışa çıkardıkları takdirde alacakları paradan çok daha düşük bir para getirecek fiyatla inşaat projesinde çalışanlara satmaya hükümet tarafından zorlandıklarından şikâyetçidir.

C – 2 7. Askeri birliklerin bir kısmı yakın zaman içinde Zambak Gölü Bölgesine sevk edileceklerdir. Birçok uçaksavar birliği onlara refakat edecektir. Sevk edilecek olan birliğin komutanı karısına operasyonun çok gizli olduğunu söyleyerek yanında gelemeyeceğini söylemiştir.

8. Çok sayıda makine yüklü tren Zambak Gölü yakınlarına sevk edilmiştir.

C – 6 9. Zambak Gölü kıyılarında Silahlı Kuvvetler için büyük bir dinlenme ve eğlence yeri inşa edilecektir. Buraya sevk edilen birlikler savaşma yeterliklerini ispat etmiş olan özel askerler arasından seçilecektir.

KAYNAKLAR :

Paragraf 1-3 : Demiryolu inşa işçilerini barındıran han sahibi

Paragraf 4 : Batıya iltica etmeden önce Zambak Gölü bölgesinde çalışan inşaat mühendisi. Aynı kaynağın 9003 sayılı raporu

Paragraf 5-6 : Zambak Gölü bölgesinden bir çiftçi

Paragraf 7-9 : Kantanya ordusundan bir subayın karısı ve aynı kaynak 10011 sayılı rapor



İMZA

Albay-Ataşe Mahmut Nedim SUİÇMEZ

Ek-1: Kantonya Krokisi
BİRİNCİ GÖREV:

Verilen bu açıklamalar ve raporun genel havasına göre;

  1. Bu rapora karşı yapacağınız ilk şey nedir? Hemen ilk dikkatinizi çeken hususlar neler olmuştur?
2. İlk yapacağınız iş nedir?

BİRİNCİ GÖREV CEVABI:

Büyük ihtimalle yazıyı buraya kadar okuyanların sayısı bir elin parmağını geçmemiştir. Çünkü bizler toplum olarak bilgiyi analiz etmek yerine başka kişilerin yorumlarıyla düşünce dünyamızı tatmin etme eğilimdeyiz. Öncelikle bilgi nasıl değerlendirilir, analiz süreci nasıl işler bunları öğrenmemiz gerekir. Ülkede meydana gelen her olayda “MİT ne iş yapar, istihbaratçılar uyuyor, MİT nasıl engelleyemedi bu saldırıyı, istihbaratçının işi nedir?” gibi yorumlar yapan insanlar maalesef bir istihbaratçı nasıl çalışır, istihbarat sistemi nasıl işler konularından bihaberdir. Sadece bu çalışma örneğinin bile istihbaratçılarımızın ne kadar saygı duyulması gereken insanlar olduğunu ve istihbarat faaliyetinin tahayyül ettiğimizden ne kadar farklı olduğunu ortaya koyduğunu düşünüyorum.

  1. İlk olarak her kaynağın doğruluk derecesinin kıymetlendirilmesi ve Zambak Gölü yakınlarındaki faaliyete ilişkin raporun ihtimal derecesinin değerlendirilmesi gerekmektedir. (Yukarıda değerlendirme tablosu vermiştim, verilen bilgiler ışığında o tabloya göre yapılmalıdır)(Ayrıca dikkatli okuyucularımızın da fark ettiği gibi bu sorunun cevabı hayali raporumuzun üstündeki paragrafta zaten cevaplanmıştır. Bu ayrıntıyı fark edip doğru cevap veren okuyucularımızı tebrik ediyorum.)
  2. Bir istihbaratçının yapacağı ilk makul hareket Arşiv ve Kütüphanelerden hem kaynaklara hem de haberlerin muhtevasına dair mevcut bilgileri istemektir.
Buraya kadar olan kısmı hikayeleştirerek kısaca özetleyelim, neler yaptığımızı ve devamında neler yapacağımızı görelim;

  1. Siz bir istihbaratçısınız ve elinize bir rapor geçti. Rapor Kantanya adlı ülke hakkında bilgiler içeriyordu.
  2. İyi yetişmiş bir istihbaratçısınız ve ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. Öncelikle işinizin istihbarat tahminleri hazırlamak olduğunun bilincindesiniz ve belli bir sistematikle hareket etmeniz gerektiğini biliyorsunuz.
  3. Bu sebeple ilk görevdeki cevap gereği ilk yapacağınız şey raporun ihtimal değerlendirmesidir. Kahvenizden bir yudum daha aldınız ve çekmecenizde duran HARF-RAKAM METODU tablosunu çıkarıp masanın üstüne koydunuz. Arşivden ülkenin dosyasını çıkardınız ve bugüne kadar ülke hakkında ve özellikle konu hakkında yazılmış olan raporları incelemeye başladınız. Bu incelemeler sonucu aşağıdaki bilgileri bir araya getirdiniz ve üzerinde çalışmaya başladınız.


Arşiv İncelemesi Sonucu Derlediğiniz Bilgiler

  1. Paragraf 4’te inşaat mühendisi olarak bahsedilen kaynak, ilticasından önce batı elçiliklerinden biri hesabına Zambak Gölü projesinde istihdam edilmiştir. 9003 sayılı raporda B-3 derecesinde kıymetlendirilmiş bilgi vermiştir. Ayrıca daha önceden vermiş olduğu 4 raporunda özet olarak şu bilgiler vardı;
  2. Siyasi inançsızlık yüzünden hükümetçe daha önceden Kantanya’lı 3 büyük mühendis ortadan kaldırılmıştır(!)
  3. Uranyum madeni işlemek üzere HATUŞİ’de bir tesis inşa edilmiştir.
  4. HOVKA’daki termik elektrik santralinin günlük kapasitesi 1.250.000 Kws’dir.
  5. Dışişleri Bakanlığı ve dost istihbarat servislerinden alınan haberler 3 Kantanyalı mühendisin gerçekten de Haziran 1961’de hükümetçe öldürüldüğünü doğrulamaktadır.
  6. Kendi ve diğer yabancı kaynaklardan gelen haberler bu mühendisin verdiği diğer haberleri teyid etmiştir.
  7. Raporun 7-8 paragraflarında Kantanya ordusu subaylarından birinin karısı diye bahsolunan kaynak (10011) sayılı raporundan şu bilgileri vermiştir;
  8. Ordu karargahı kumanda kademesinde bir değişiklik beklenmektedir.
  9. General Antoni Zorbek Kantanya savunma Kuvvetleri Genel Komutanlığına getirilecektir.
  10. Günçek Garnizon Komutanı, ANYA LARİSSA adlı yeni bir metres bulmuştur. Bundan temin olunan biyografik bilgilerin çoğu küçük düşürücü mahiyettedir.
  11. Geçen yıl 8 Eylül’de Kantanya’ya komşu olan YALANTA’ya karşı bir askeri harekete girişeceği tahmin olunmuştur.
  12. Rapor No. 12012: Ordu karargahında kumanda personeli arasında bir değişiklik vuku bulmuştur.
  13. Rapor No. 12001: General Antoni Zorbek özel bir askeri bölgeyi yönetmektedir.
  14. Rapor No. 12121: Günçek askeri Garnizonu Kumandanı ANYA LARİSSA adından genç ve çok güzel bir kadını metres tutmaktadır.
  15. Bugüne kadar Yalanta ile Kantanya arasında anormal bir münasebet ve askeri sürtüşme emaresine rastlanmamıştır.
  16. Müttefik irtibat subayı Davulca’da bir cebri çalışma kampının mevcut olduğunu ve demiryolu raylarının bu sahaya nakledildiğini rapor etmiştir.
  17. Ele geçirilen haritalarda arazi şartlarının demiryolu yapımına müsait olduğu görülmektedir ve böyle bir hattın mevcudiyeti bilinmemektedir.
  18. Cebri çalışma şartlarına ait talimat İşçi Gazetesinin Temmuz 28 sayılı nüshasından anlaşılabilmektedir. Makalede kitlelerin refahı için uygun çalışma şartları temin etmede işçi partisinin kesintisiz gayretleri izah olunmaktadır.


İKİNCİ GÖREV:

Elde edilen bilgiler çerçevesinde 12361 sayılı rapora esas teşkil eden 4 kaynağı da ayrı ayrı değerlendirerek kıymetlendirmenizi hazırlayın. Harf-rakam tablosunu kullanarak kıymetlendirmelerinizi yapın ve bu yargılara nasıl ve niçin vardığınızı izah edin.

İKİNCİ GÖREV CEVABI:

Bu satırları okuyan gözlerin sahibi gerçekten takdiri hak ediyor demektir. Saygılarımı sunuyorum. Sizin gibi istihbarata bu derece ilgili insanların varlığı ülkemizin geleceği adına bir umuttur. Cevaba gelirsek;

  • Raporu veren ataşenin paragraf 1’den 3’e kadar olan haber kaynağı ile 5 ve 6’yı “F” (yani doğruluğu hakkında hükme varılamaz) olarak derecelendirmiştir. Bu kaynaklar bir çiftçi ve han sahibi olarak raporda geçmektedir. Yaptığınız arşiv araştırması sonucu (dikkat edeceğiniz üzere) daha önceden bunlarla temas eden kimseden gelen rapor veya bilgiye rastlamadığınız görülmektedir. 12361 sayılı ataşe raporundan da sahada incelemeyi kimin yaptığı anlaşılmamaktadır. O zaman bu kaynakların daha önceden kullanılmamış ve denenmemiş kaynaklar olduğu sonucuna varmalısınız. Bu sebeple sizin de ataşenin 12361 sayılı raporunda olduğu bu kişileri “F” olarak derecelendirmeniz yerinde olur.
  • Paragraf 4’deki bilginin kaynağı inşaat mühendisi olarak verilmektedir. Paragraf 4’deki bilgilerin mahiyeti incelendiğinde mühendis olarak bu kaynağın bu hususlara ait İLK ELDEN bilgi sağlama imkânına sahip olduğu görülmektedir. Kaynağın ilticasından önce 3 mühendisin hükümetçe temizlendiği(!) bilgisini içeren “B–3” olarak derecelendirilmiş 9003 sayılı raporunun, yaptığınız arşiv araştırması sonucu derlediğiniz bilgilerin 2. maddesinden anlaşılacağı üzere Dışişleri Bakanlığı’nızca da teyit edildiği görülmektedir. Bu da bize kaynağın güvenilirliği konusunda fikir vermektedir. Ayrıca bu hususun doğruluğu, kaynağınız ve öldürülen diğer 3 mühendisin arkadaş olabileceğini yahut kaynağınızın bu infaz politikası yüzünden iltica ettiği ihtimalini beraberinde getirir. Bu bilgiler ışığında 12361 sayılı ataşe raporunda kaynağın “B” olarak derecelendirilmesine hak vermek yerinde olur.
  • Kantanya ordusu subaylarından birinin karısı olarak tanıtılan 4. kaynağın 10011 sayılı raporla da bilgi verdiği söylenmektedir.(Arşiv araştırmanızın 4. maddesine bakın) Yaptığınız arşiv araştırması sonucunca ordu kademelerinde belli değişikliklerin yapılacağı hususunda bir bilgiye rastlamıştınız.(Rapor no.12012) General ANTONİ ZORBEK halen bir askeri bölge komutanıdır ancak Başkumandan değildir. Ayrıca ANYA LARİSSA’nın da garnizon komutanının metresi olduğu hususu teyit edilmiştir. Fakat hala Kantanya ile Yalanta arasındaki ilişkiler normaldir ve iki ülke arasında herhangi bir sürtüşme olmamıştır(Arşiv araştırması 8. maddeyi hatırlayın). Bu gerçekler ışığında bu kaynağın zaman zaman inanılır bilgiler sağladığı, fakat kaynağın kişisel durumu gereği elde ettiği bilgilerin çoğunun dedikodu olma ihtimalinin yüksek olduğu, hatta komutanın karısı olması sebebiyle çoğu zaman taraflı ve duygusal olduğu ve bu kaynaktan gelen haberlerin çok dikkatli değerlendirilmesi gerektiği sonucuna ulaşmalıyız. Bu sebeple de kaynak hakkında nihai değil geçici değerlendirmeler yaparak kaynağın tekrar değerlendirilmesini sağlamak amacıyla kaynağı 12361 ataşe raporundan farklı olarak “C”(inanılır) olarak değil “D”(genellikle inanılmaz) olarak derecelendirmek yerinde olur. Bu temkinli haliniz size güvenilirliğini henüz tam manasıyla ispatlamamış kaynağınız üzerinde biraz daha düşünme ve araştırma yapma imkânı sağlar. İşimizi sağlama almak zorundayız.
  • Sonuç olarak kaynak kıymetlendirmemiz şu şekilde gerçekleşti;
  1. Çiftçi ve Han sahibi olarak geçen kaynağımızın 12361 sayılı ataşe raporunda “F” olarak ifade edilen derecelendirmesi, yaptığımız arşiv araştırması sonucu yerini muhafaza etmiştir.
  2. Aynı raporda mühendis olarak geçen kaynağımızın “B” olarak ifade edilen derecelendirmesi, yaptığımız arşiv araştırması sonucu yerini muhafaza etmiştir.
  3. Yine raporda generalin karısı olarak geçen kaynağı “C” olarak ifade edilen derecelendirmesi, yaptığımız arşiv araştırması sonucu ve yukarıda açıklanan sebeplerce “D” ye düşürülmüştür.
SONUÇ

Bu çalışma en az 6-7 yazıyı kapsayacak genişliktedir. Bu olaya ilişkin 10 görev daha var. Bu görevler üzerinde çalışırken bilgi nasıl kıymetlendirilir, bu sürecin elemanları nelerdir, stratejik istihbarat analizi nasıl yapılır, iyi yetişmiş bir istihbaratçı değerlendirmesini ne şekilde yapmalıdır gibi sorulara da cevap bulmuş olacağız. Bu çalışmaya devam edip etmemeye sizlerden gelen yorumlara göre karar vereceğim. Eğer talep olmazsa boşuna sizleri meşgul etmenin de, bu ağır ve yorucu çalışmaya emek vermenin de, sitede yer işgal etmenin de bir anlamı yok demektir.

“Yazımda Stratejik İstihbarat adlı kıymetli eserlerinden yararlandığım Muazzez Şenel ve A.Turhan Şenel’in de dediği gibi; Zaferin Gerçek Rüknü Aziz Türk İstihbaratçılarına ithaftır… Saygılarımla…”



Kendinizi Test Edin: İstihbaratçı Olmak İster Misiniz? | Stratejik Ortak
 
Son düzenleme:

PARAzitCELL

Profesör
Katılım
5 May 2017
Mesajlar
3,926
Puanları
113
Konum
istanbul
HIZIR KİMDİR, NELER YAPAR, HALA YAŞIYOR MU?

? Bir peygambere bile yol gösterecek kadar olağanüstü güçlerle donatılmış olan bu şahsiyet kimdir?
? Hızır bir kişinin mi, yoksa bir topluluğun mu adıdır?
? Gelecekten gelen bir zaman yolcusu mudur?
? Tarihin her döneminde izlerine rastladığımız HIZIR, nasıl bu kadar uzun yaşayabilir?
? Hızır’ın balık ve su sembolleriyle ilişkisi nedir?
? Fatih Sultan Mehmet’in, Ayasofya’nın kubbesine altından bir top astırıp, “Burası Hızır makamı” demesi ne anlama gelmektedir?
? Bazı İslâm kaynaklarının Hızır’ın Cengiz Han’ın ordularıyla birlikte savaştığını söylemeleri ne anlama gelmektedir?
? Hızır ve Zülkarneyn aynı kişi mi?
? Yuşa tepesini bulması için Yahya Efendi’ye Hızır mı yol göstermişti?
? Aziz Mahmut Hüdai’yi bataklıktan kurtarmış mıydı?
? Hızır günümüzde hâlâ yaşıyor mu?

***



Eskilerin “Her geceyi ‘Kadir’, her gördüğünü ‘Hızır’ bilirsen Kadir Gecesi’ne de kavuşursun, Hızır’a (a.s.) da.” deyişi pek hikmetlidir.


HIZIR ALEYHİSSELÂM KİMDİR?

Hızır aleyhisselâm Hz. Mûsâ döneminde yaşayan, kendisine ilâhî bilgi ve hikmet öğretilen kişidir. Arapça kaynaklarda hadır (hadr, hıdr) şeklinde yer alan ve Arapça menşeli olduğu kabul edilen kelime Türkçe’de Hızır ve Hıdır biçiminde kullanılmaktadır.

Hadır “yeşil, yeşilliği çok olan yer” mânasındaki ahdar ile eş anlamlıdır. Bu mânadan hareketle hadır kelimesinin özel isimden ziyade lakap ve sıfat olarak kabul edildiği söylenebilir. Nitekim bazı kaynaklarda Hızır’a bu ismin, kuru yerde oturduğunda altından otların yeşerip dalgalanması (Buhârî, “Enbiyâ”, 29), cennet pınarından içtiği için bastığı her yerin yeşile bürünmesi (Makdisî, III, 78) sebebiyle verildiği kaydedilmektedir.

HZ. HIZIR’IN SOYU


Bazı İslâmî kaynaklarda Hızır’ın asıl adı ve soyu hakkında bilgi verildiği görülmektedir. Sıhhatleri tartışmalı olan rivayetlere göre Hızır, Hz. Âdem’in çocuklarından Kābil’in oğlu Hazrûn veya Hz. Nûh’un oğlu Sâm’ın torunlarından Belyâ b. Melkân yahut Hz. İshak’ın torunlarından Hazrûn b. Amâyîl’dir. Bunun yanında onun Hz. Hârûn’un soyundan geldiği, isminin Hadır b. Âmiya veya Hadır b. Fir‘avn olduğu yahut Kur’an’da adı geçen İlyâs veya Elyesa‘ın Hızır’ın kendisi olduğu öne sürülür (Ebû Hâtim es-Sicistânî, s. 3; Makdisî, III, 77; İbn Kesîr, I, 295; Diyarbekrî, I, 106). Bazı kaynaklarda ise annesinin Rum, babasının Fars olduğu kaydedilir (İbn Kesîr, I, 299; Diyarbekrî, I, 106-107).

İbn Kesîr, İslâmî kaynaklarda Hızır’ın gerçek adı olarak gösterilen Belyâ b. Melkân’ın aslında Kitâb-ı Mukaddes’teki İlya’dan bozma olduğunu belirtmiş (el-Bidâye, I, 299), bu görüşe dayanan A. J. Wensinck ve A. Yaşar Ocak gibi araştırmacılar, Hızır’ın asıl adının İlya’nın Arapçalaşmış şekli olan Belyâ olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Ancak başta Kur’ân-ı Kerîm olmak üzere hadis, tefsir ve tarih kitaplarında yer alan Hızır ve İlyâs tasvirlerine göre İlya ile İlyâs aynı, Hızır ile İlyâs farklı kişilerdir; ayrıca bunların birlikte hareket ettiklerine dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.

Buna göre halk kültüründeki Hızır-İlyâs beraberliğini ifade eden Hıdrellez telakkisinin sağlam bir temele dayanmadığı ortaya çıkar.

KUR’AN-I KERİM’DE HIZIR ALEYHİSSELÂM

Kur’ân-ı Kerîm’de adı geçmemekle birlikte müfessirler tarafından Hz. Hızır’a ait olduğu kabul edilen Kehf sûresindeki kıssa özetle şöyledir: Hz. Mûsâ (a.s.) genç adamına iki denizin birleştiği yere ulaşmaya karar verdiğini söyler, bunun üzerine beraberce yola çıkarlar. İki denizin birleştiği yere varınca yanlarına aldıkları kurutulmuş balığı bir kenarda unuturlar, balık da canlanarak denize atlar. Bir müddet sonra Mûsâ (a.s.) genç adamına azığı getirmesini söyler; fakat genç adam olup biteni hatırlayarak daha önce bunu Hz. Mûsâ’ya (a.s.) bildirmeyi unuttuğu için üzüntüsünü dile getirir.

Bunun üzerine Hz. Mûsâ (a.s.) aradıkları yerin orası olduğunu söyler ve geriye dönerler. Burada kendisine Allah tarafından “rahmet ve ilim” verilmiş olan sâlih bir kul ile karşılaşırlar. Hz. Mûsâ (a.s.), sahip olduğu ilimden kendisine de öğretmesi için onunla arkadaş olmak istediğini söyler; Kur’an’ın adını bildirmediği bu kişi, iç yüzüne vâkıf olamayacağı olaylar sebebiyle bu beraberliğe sabredemeyeceğini belirtirse de Hz. Mûsâ’nın (a.s.) ısrarı üzerine, meydana gelen olaylar hakkında açıklama yapmadıkça kendisine soru sormaması şartıyla teklifi kabul eder. Hz. Mûsâ’nın 8a.s.) bu şarta uyacağına dair söz vermesi üzerine yolculuğa başlarlar.

Bu zat önce bindikleri gemiyi deler, arkasından bir çocuğu öldürür, daha sonra da uğradıkları bir kasabanın halkı kendilerini misafir etmediği halde orada yıkılmak üzere olan bir duvarı düzeltir. Bu üç olayın her birinde Hz. Mûsâ (a.s.) arkadaşına davranışının sebebini sorar; arkadaşı da, “Ben sana benimle beraber olmaya sabredemezsin demedim mi?” diye uyarıda bulunur. Hz. Mûsâ (a.s.) özür dileyip yolculuğa devam etmelerini ister. Sâlih kul, birinci ve ikinci olaylardan sonra Hz. Mûsâ’nın (a.s.) ricasını kabul ederse de üçüncü olayda ayrılma vaktinin geldiğini söyler; bu arada söz konusu hadiselerle ilgili olarak davranışlarının sebeplerini de anlatır ve bunları Allah’ın emriyle yaptığını söyler (el-Kehf 18/60-82).

Bu kıssadaki üç kişiden sadece Hz. Mûsâ’nın (a.s.) adı zikredilirken diğer iki kişiden biri “genç adam” (fetâ), diğeri de ilâhî rahmet ve ilme mazhar olmuş “Allah’ın kulu” diye anılır.

HADİS-İ ŞERİFLERDE HIZIR ALEYHİSSELÂM

Hızır (a.s.) konusu başta Buhârî ve Müslim olmak üzere Tirmizî, İbn Mâce ve Ahmed b. Hanbel’in hadis kitaplarının çeşitli bölümlerinde geçmekte, bunlarda Kehf sûresindeki bilgiler tekrar edildiği gibi başka bilgiler de verilmektedir. Sûrede yer alan kıssanın tefsiri mahiyetindeki rivayetlerin birinde kaydedildiğine göre Saîd b. Cübeyr İbn Abbas’a, Nevf el-Bikâlî’nin Hızır kıssasında sözü edilen Mûsâ’nın İsrâiloğulları’na gönderilen Hz. Mûsâ b. İmrân (a.s.) olmayıp başka bir Mûsâ olduğunu iddia ettiğini söylemiş, İbn Abbas da, “Allah’ın düşmanı yalan söylüyor” diyerek Übey b. Kâ‘b yoluyla Hz. Peygamber’den gelen Hz.Mûsâ (a.s.) merkezli uzunca rivayeti nakletmiştir (Müsned, V, 117-119; Buhârî, “İlim”, 44; “Enbiyâ”, 27; “Tefsîr”, 18/3; Müslim, “Feżâil”, 170-173; Tirmizî, “Tefsîr”, 19/1).

Aynı konuyla ilgili ikinci rivayette kaydedildiğine göre İbn Abbas’ın bir sorusu üzerine Übey b. Kâ‘b, buradaki Mûsâ’nın İsrâiloğulları’na gönderilen Hz. Mûsâ (a.s.) olduğunu ifade eden hadisi nakletmiştir (Müsned, V, 116-117, 122; Buhârî, “İlim”, 16, 19; “Enbiyâ”, 27; “Tevĥîd”, 31; Müslim, “Feżâil”, 174). Her iki rivayette de belirtildiği üzere Hz. Mûsâ (a.s.), İsrâiloğulları’na hitap ederken kendisine insanların en bilgilisinin kim olduğunun sorulması üzerine “benim” diye cevap verip mutlak ilmin nezd-i ilâhîde olduğunu hatırlatmadığı için Allah tarafından kınanmış ve kendisinden daha bilgili Hadır adında birinin bulunduğu söylenmiştir.

Ebû Hüreyre’nin naklettiği başka bir hadiste Hz. Hızır’a bu adın verilmesinin sebebi, “Kuru yerde oturduğunda altında otlar yeşerip dalgalanır” (Buhârî, “Enbiyâ”, 27; Tirmizî, “Tefsîr”, 19/1) şeklinde açıklanmıştır. Bu rivayet Ahd-i Atîk’teki, “İşte adı Filiz olan adam ve o durduğu yerden filizlenecek” (Zekarya, 6/12) ifadesini hatırlatmaktadır. Übey b. Kâ‘b’dan rivayet edilen, râvilerinden birinin zayıf sayıldığı bir hadiste Hz. Hızır’ın Firavunlar döneminde Mısır’da yaşayan İsrâiloğulları’ndan bir genç olduğu, bir rahipten hak dini öğrenip benimsediği, fakat bunu gizli tuttuğu, nihayet boşadığı bir hanımın bu sırrı ifşa etmesi üzerine kaçıp bir adaya sığındığı bildirilir (İbn Mâce, “Fiten”, 23).

Güvenilir hadis kaynaklarında yer alan Hz. Hızır’la ilgili haberlerin, ana hatlarıyla Kur’ân-ı Kerîm’deki çerçeveyi korumakla birlikte yer yer orada bulunmayan veya müphem olan bazı ayrıntılar içerdiği de görülmektedir.

Nitekim Kur’an’da Hz. Mûsâ’nın (a.s.) Hz. Hızır’ın varlığından nasıl haberdar olduğu beyan edilmezken hadislerde bunun Hz. Mûsâ’ya (a.s.) yöneltilen bir soru üzerine Allah tarafından kendisine bildirildiği ifade edilmektedir. Ayrıca yine hadislerde Kur’an’da adı geçen Mûsâ’nın, yahudilerin iddia ettiği gibi Mûsâ b. Mîşâ değil Hz. Mûsâ b. İmrân (a.s.), yanındaki gencin Hz. Yûşa‘ b. Nûn (a.s.), ilâhî ilim ve rahmete mazhar kılınan sâlih kişinin de Hz. Hızır olduğu açıklanmakta ve Hz. Hızır İsrâiloğulları’nın eşrafından biri olarak tanıtılmaktadır. Bu haberler içinde, Kur’an’daki bilgilere aykırı bir husus mevcut olmadığı gibi Hz. Hızır’ı tarihte yaşamış sâlih bir kişi konumundan çıkarıp onun varlığını günümüze kadar devam ettiren olağan üstü bir şahsiyet olduğuna dair bilgiler de bulunmamaktadır.

Buhârî’nin Abdullah b. Abbas’ın görüşü olarak yer verdiği bir rivayette (“Tefsîr”, 18/4) buluşma yerindeki kayanın dibinde “hayat” denilen bir su kaynağı bulunduğu, damlalarının dokunduğu her şeyin canlandığı, söz konusu balığa da bu sudan birkaç damlanın isabet ettiği ifade edilmekte, Tirmizî’de ise (“Tefsîr”, 19/1) bazı insanların böyle iddia ettiği belirtilmektedir.

HZ. HIZIR YAŞIYOR MU YOKSA ÖLDÜ MÜ?

Müteahhir hadis kaynaklarıyla tarih ve tasavvuf kitaplarında Hz. Hızır’ın efsanevi bir kişiliğe büründürülerek tarihte uzun süre yaşayanlardan olduğu, kıyamete kadar da yaşamaya devam edeceği şeklinde bilgiler yer almaktadır. Bazı hadisçilerle tarihçilerin kaydettiği rivayetlere göre Hz. Hızır’ın Deccâl’i yalanlaması için ömrünün uzatıldığı (İbn Hacer, el-İśâbe, I, 431), Deccâl’in karşısına çıkacak kişinin Hz. Hızır olacağı (Nevevî, XVIII, 72), Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde hayatta olduğu ve Hz. Peygamber’in (s.a.v.) elçisi olarak Enes’in kendisiyle görüştüğü (Beyhakī, V, 423), Resûlullah (s.a.v) vefat ettiği zaman gelip Ehl-i beyt’e tâziyette bulunduğu (İbn Kesîr, I, 141), Ömer b. Abdülazîz ile İbrâhim b. Edhem, Bişr el-Hâfî, Ma‘rûf-i Kerhî, Cüneyd-i Bağdâdî ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi mutasavvıflar tarafından görüldüğü, Hz. Hızır’ın denizlerde, Hz. İlyâs’ın karada yaşadığı, sık sık bir araya geldikleri (İbn Hacer, el-İśâbe, I, 432), Cebrâil, Mîkâil ve İsrâfil ile her yıl arefe günü Arafat’ta buluştukları haber verilmiştir. Bunlardan bir kısmı, Hz. Hızır’ın dünyanın sonuna kadar yaşamasını Hz. Âdem’in (a.s.) bir vasiyetine ve duasına (a.g.e., I, 431), bir kısmı da onun âb-ı hayâttan içmesine (Taberî, Târîħ, I, 220) bağlamaktadır. Hızır’ın uzun ömürlü olduğunu söyleyenler ise onun Hz. Mûsâ (a.s.) zamanında, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) nübüvvetinden önce veya ölümünden sonraki ilk yüzyıl içinde vefat ettiğini ileri sürerler.

HZ. HIZIR ÖLDÜ DİYENLER…

Başta Buhârî, İbrâhim el-Harbî, Ebû Hayyân el-Endelüsî, Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Muhammed Abdürraûf el-Münâvî, Takıyyüddin İbn Teymiyye ve Süyûtî olmak üzere birçok hadis ve tefsir âlimi Hızır’ın hayatta olmadığını söylemiş; onun yaşadığına dair nakledilen haberler İbnü’l-Cevzî, Ali el-Kārî, Muhammed Dervîş el-Hût gibi hadis tenkitçileri tarafından reddedilmiştir. İbn Kayyim el-Cevziyye de Hz. Hızır’ın hayatına dair nakledilmiş rivayetlerin hepsinin uydurma olduğunu ifade etmiştir (el-Menârü’l-münîf, s. 67).

Hz. Hızır’ın hayatta olmadığını ileri sürenler onun öldüğüne dair Kur’an’a, sünnete ve akla dayanan çeşitli deliller zikretmişlerdir. Kur’an’ın, Hz. Muhammed’den (s.a.v.) önce birçok peygamberin gelip geçtiğini ve hiçbirine ebedî hayat verilmediğini (Âl-i İmrân 3/144; el-Enbiyâ 21/34), her nefsin ölümü tadacağını (Âl-i İmrân 3/185; el-Enbiyâ 21/35; el-Ankebût 29/57) bildiren âyetleri ve Hz. Peygamber’in vefatına yakın günlerde söylediği, “Yüz sene sonra bugün yeryüzünde yaşayanlardan hiç kimse kalmaz” (Buhârî, “İlim”, 41; Müslim, “Feżâilü’ś-śaĥâbe”, 219) sözünü delil getirmektedirler. İ

bn Kayyim ayrıca, bu konuda muhakkık ulemânın icmâının bulunduğunu söyleyerek onun yaşadığına ilişkin haberlerin doğru olmadığını değişik aklî delillerle ispat etmeye çalışmaktadır (el-Menârü’l-münîf, s. 73-76). Son devir âlimlerinden Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî ve Kâmil Miras gibi müellifler de Hz. Hızır’ın da her insan gibi öldüğü kanaatindedirler.

HZ. HIZIR PEYGAMBER Mİ, VELİ Mİ, MELEK Mİ?

İslâm âlimleri Hızır’ın peygamber, velî veya melek olduğu konusunda değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Onun nebî olduğunu söyleyenler Allah tarafından kendisine rahmet ve ilim verilmiş olmasını (el-Kehf 18/65), kıssada anlatılan işleri kendiliğinden yapmadığı yönünde açıklama yapmasını (el-Kehf 18/82), vahiy ile yönlendirilmesini, sahip olduğu bilgiler dolayısıyla Hz. Mûsâ’dan (a.s.) üstün bir konumda tanıtılmasını delil gösterirler.

Hz. Hızır’ın velî olduğunu kabul edenler ise ona verilen bilginin doğrudan Allah’tan gelen bir ilham olabileceğini söylerler. İbn Teymiyye, Hızır kıssasını ileri sürerek velîlerin şeriatın dışına çıkabileceklerini söylemenin yanlış olduğunu kaydeder. Ona göre Hz. Hızır’ın, Hz. Mûsâ’nın (a.s.) şeriatının dışına çıkmadığı, yaptığı işlerin gerekçesini söylediğinde Hz. Mûsâ (a.s.) tarafından onaylanmasından anlaşılmaktadır.

Ayrıca Hz. Hızır’ın nebî kabul edilmesi durumunda Hz. Mûsâ’nın (a.s.) ümmetinden olmadığını, dolayısıyla onun şeriatına uymakla yükümlü bulunmadığını da söylemek gerekir (Risâle fî ilmi’l-bâŧın ve’ž-žâhir, s. 250). Hz. Hızır’ın melek olduğu iddiası (İbn Hacer, el-İśâbe, I, 429) pek taraftar bulmamıştır. Genellikle tasavvuf erbabı onun velî olduğunu, kelâm, tefsir ve hadis âlimlerinin çoğu da nebî olduğunu düşünür.

FARKLI KÜLTÜRLERDE HIZIR TELAKKİSİ

Hızır telakkisi Nusayrîler başta olmak üzere aşırı Şiîler (Gāliyye), Yezîdîler ve Dürzîler arasında önemli bir yere sahiptir. Kur’an ve sahih hadis kitaplarında anlatılan hususlara zamanla birçok hurafe ve mitolojik unsurun eklendiği, bunun sonucunda birbiriyle ve İslâm inancıyla çelişkili yorumların ortaya çıktığı görülmektedir. Bu yeni unsurların genişleyen İslâm coğrafyasında yerli kültürlerden kaynaklandığı, meselâ Yahudilik’teki Elijah ve Hıristiyanlık’taki Saint George (Circîs) inançlarının halk kültürünün oluşmasında etkili olduğu söylenebilir.

TASAVVUFTA HZ. HIZIR

Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan Hızır kıssası başlangıcından beri en çok tasavvuf çevrelerini ilgilendirmiştir. Bunun sebebi, kıssanın âdeta tasavvufun iki ana ilkesi olan irşadı ve ilm-i ledünnü temsil etmiş olmasıdır. Zira kıssada Allah’ın, kendisine Hz. Mûsâ’nın (a.s.) bilemediği bir ilim (ilm-i ledün) verdiği kul (Hızır) Hz. Mûsâ’ya (a.s.) kılavuzluk (irşad) etmektedir. Kıssa bundan dolayı daha IX. yüzyıldan itibaren tasavvuf çevrelerinde özel bir ilgiye mazhar olmuş ve buna tasavvufun ruhuna uygun bir yorum getirilmiştir. Bu yorumda Hz. Hızır mürşidi, Hz. Mûsâ (a.s.) müridi temsil etmektedir. Hz. Hızır’ın abdalların reisi olarak en yüksek mürşid mevkiine oturtulması tasavvufun gelişiminde önemli bir dönüm noktası teşkil etmiş, birçok sûfî Hızır tarafından irşad edildiğini ve onunla görüşüp sohbet ettiğini söylemiştir.

Mutasavvıflar genellikle Hızır’ın velî olduğunu kabul etmişler, onu melek veya peygamber olarak tanıtan rivayetleri muteber saymamışlardır. Hz. Hızır’ın hayatta bulunduğunu söyleyen mutasavvıflar pek çok sûfî ve velînin, hatta sıradan kişilerin onu gördüklerine, kendisinden öğüt ve dua aldıklarına, bazı durumlarda Hz. Hızır’ın onlara yol gösterdiğine, yardımcı olduğuna, İsm-i A‘zam’ı öğrettiğine dair birçok menkıbe rivayet ederler. Bunların en meşhuru İbrâhim b. Edhem’in sahrada Hz. Hızır’ı gördüğünü, onun uyarısıyla zühd yoluna girdiğini ve kendisinden İsm-i A‘zamı öğrendiğini anlatan menkıbedir (Sülemî, s. 31, 34).

Aynı şekilde İbrâhim el-Havvâs da Hz. Hızır’ı Sînâ çölünde görmüş ve kendisinden bilgi almıştır (Ebû Nuaym, IX, 187; İbn Hacer, I, 446). Yine Bâyezîd-i Bistâmî’nin Hz. Hızır’la birlikte yürüdüğü, Bişr el-Hâfî, Feth el-Mevsılî ve Ma‘rûf-i Kerhî’nin Hz. Hızır’ı gördükleri, Hakîm et-Tirmizî’ye Hz. Hızır’ın yol gösterdiği anlatılır. Hz. Hızır’ı görme ve ondan öğüt alma olayına sonraki mutasavvıflarda daha sık rastlanır. Serrâc, ledün ilminin kaynağı olarak gördüğü Hz. Hızır’ın Hz. Ali ile görüştüğünü kaydeder (el-Lüma, s. 179). Kuşeyrî çeşitli vesilelerle Hz. Hızır konusuna temas ederek onun bir velî olduğunu belirtir (er-Risâle, s. 475). Hücvîrî ise ondan Hz. Hızır peygamber diye söz eder (Keşfü’l-mahcûb, s. 257). Gazzâlî de Hz. Hızır’la ilgili menkıbeler nakletmiştir (İĥyâ, IV, 245, 257, 345).

Abdülhâlik-ı Gucdüvânî’nin Doğacağını Hz. Hızır’ın Önceden Haber Vermesi

Muhtemelen ilk defa İbnü’l-Arabî, Hz. Hızır’la bir kere görüştüğünü ve ondan hırka giydiğini ifade ederek Hz. Hızır’la tasavvuf kültüründe önemli bir yere sahip bulunan hırka konusunu irtibatlandırmış oldu. Bâdisî ve İbnü’z-Zeyyât et-Tâdelî gibi Kuzey Afrikalı tasavvufî tabakat yazarları velîleri anlatmaya Hz. Hızır’la başlamışlardır.

Abdülhâlik-ı Gucdüvânî’nin doğacağını Hz. Hızır’ın önceden haber verdiği (Reşehât Tercümesi, s. 29), aynı sûfînin zikr-i hafîyi Hz. Hızır’dan öğrendiği ve Hâcegân silsilesinin “hâce” unvanıyla anılan Hz. Hızır’la başladığı kabul edilir. Hızır inancı Yesevîlik’te ve dolayısıyla Türkistan tasavvufunda da önemlidir. İnanışa göre Ahmed Yesevî’nin babası Şeyh İbrâhim 10.000 müridiyle birlikte Hz. Hızır’a arkadaş olmuştu. Yine Şeyh İbrâhim’in, halifesi olan Şeyh Mûsâ’nın kızıyla evlenmesine de Hz. Hızır delâlet etmişti. Bizzat Ahmed Yesevî Hz. Hızır’la görüşür ve irşadlarından faydalanırdı. Hatta tarikatında önemli bir yer tutan “zikr-i erre”yi ona Hz. Hızır telkin etmişti. Yesevîlik’teki tarikat asâsı da Hz. Hızır’dan kalmadır. Süleyman Ata hikemî şiirler söyleme yeteneğini Hz. Hızır’ın duası sayesinde kazanmış (Köprülü, s. 32, 37, 74, 89), Aziz Mahmud Hüdâyî Celvetiyye’deki Hızır kıyamı (nısf-ı kıyâm) zikrini Hz. Hızır’dan almıştı.

Bektaşîlik’te on iki posttan biri olan mihmandarlık postunun sahibinin Hz. Hızır olduğuna inanılır (Ahmed Rifat, s. 281; Ocak, İslâm-Türk İnançlarında Hızır, s. 168). Hz. Hızır bazan Hz. Ali’nin adı olarak da kullanılır. “Mihman Ali’dir” sözünde bu noktaya işaret vardır.

Ahzâb kitaplarında kaydedilen bazı önemli hizb ve virdlerin de Hızır tarafından öğretildiği kabul edilir. Bu örneklerde olduğu gibi mutasavvıflar tasavvuf ve tarikatlarda büyük önem verilen hırka, zikir ve tarikat esasları gibi hususları kendilerine Hz. Hızır’ın telkin ettiğine inanmışlardır. Tasavvufa Hz. Hızır aracılığıyla giren zümreye Hızıriyye denir. Kuzey Afrikalı sûfî Abdülazîz ed-Debbâğ’a da (ö. 1132/1720) Hızıriyye adıyla bir tarikat nisbet edilmiştir (Nebhânî, II, 73; Harîrîzâde, I, vr. 332b).

HIZIR İNANCININ SEMBOLİK TEVİLLERİ

İbnü’l-Arabî ve onun takipçileri bazan Hz. Hızır’la İlyâs’ı sembolik bir şekilde yorumlayıp, “Hz. Hızır bast, İhz. lyâs kabz haline işaret eder” demişlerdir. Hz. Hızır’a bastın izâfe edilmesi onun bünyesindeki kuvvetlerin madde âlemine yayılmış olmasından, İhz. lyâs’a kabzın nisbet edilmesi de onun kuvvetlerinin mânevî âleme yükselip orada büzülmüş olmasındandır (Kâşânî, s. 160). Öte yandan Kehf sûresindeki (18/60) “iki denizin birleştiği yer” ifadesinde söz konusu olan iki denizle zâhir ve bâtın ilimlerinin kastedildiğini, Hz. Mûsâ’nın (a.s.) zâhir ilmini (şeriat), Hz. Hızır’ın ise bâtın ilmini (ilm-i ledün) temsil ettiğini ileri sürenler olmuştur (Demîrî, I, 245).

İbnü’l-Arabî’nin Abdürrezzâk el-Kâşânî, Dâvûd-i Kayserî, Sadreddin Konevî gibi bazı takipçileri, Hızır’ı kıyamete kadar yaşayacak bir şahıs olarak kabul eden inancın kesin olmadığını, Hızır’ı gördüğünü söyleyen kişinin gerçekte karşısında canlanan kendine ait bir vasfı gördüğünü düşünmüşlerdir. Buna göre aslında o kişinin gördüğü şey kendi ruhunun bir tezahürü veya Rûhulkudüs’tür (Kâşânî, s. 160; İsmail Hakkı Bursevî, III, 499; Kâtib Çelebi, Mîzânü’l-hak, s. 198). Ölümsüzlük hüviyeti verilen Hızır gerçek ve bağımsız bir varlık olmayıp onu gören kişinin halidir. Bu sebeple onu görme ve onunla temas etme mânevî âlemde cereyan eder. Hz. Hızır’ın ruhanî ve semavî bir varlık (melek) olduğuna inananların görüşü de bu yorumu desteklemektedir.

Kaynak: Diyanet İslam Ansiklopedisi, cilt: 17; sayfa: 406
 

|SeYYaH|

Rektör
Katılım
12 Mar 2011
Mesajlar
13,727
Puanları
113
Konum
HeNdeK
Sevgili @PARAzitCELL Lütfen kusuruma bakma ama Hızır as ile İstihbarat mevzuu arasında pek bağ kuramadım.
 

|SeYYaH|

Rektör
Katılım
12 Mar 2011
Mesajlar
13,727
Puanları
113
Konum
HeNdeK
Hızır: Allah’ın Ajanı
Sevgili Parazitcell bu tabiri kesinlikle doğru bulmadım. Yazının muhteviyatında itikadi bir sorun olmasa da bu başlık tek kelimeyle yanlış ve hatalıdır. Elbet bu sizin suçunuz değil, keza iyi niyetinizden de zerre kadar şüphem yok; Lakin böyle bir tanımlama ALLAH Teala'nın zatı ve kudretine muvafık gibi durmuyor. Diğer taraftan konunun dini bir vecheye büründürülmesi bu konuya ilgisi olanların albenisini azaltacağını tahmin ediyorum. Herşeye rağmen emeğiniz için teşekkür ederim, benim güzel yürekli kardeşim.
 

PARAzitCELL

Profesör
Katılım
5 May 2017
Mesajlar
3,926
Puanları
113
Konum
istanbul
Değerli ve bilgili @|SeYYaH|, görüşleriniz bizim için aydınlatıcı ve bilgilendiricidir. Tavsiyelerinizi kesinlikle dikkate alacağım. Açıkcası dini bakımından zayıf sayılırım böyle derin konular açısından... Haklısınız da ayrıca, dini kısmını ayrı bir konuda belki tartışmak daha doğru olabilirdi... Olaya bilimsel ve kültürel bakmak daha doğru oluyor.

---- Mesajlar birleştirildi ----

Mesaj imha edilmiştir :D Değerli modaratörümüze teşekkürler...
 
Son düzenleme:

|SeYYaH|

Rektör
Katılım
12 Mar 2011
Mesajlar
13,727
Puanları
113
Konum
HeNdeK
Haklısınız da ayrıca, dini kısmını ayrı bir konuda belki tartışmak daha doğru olabilirdi...
İnşaallah münasip bir konu olduğunda bu mevzuya deyinmek isterim. Burada konunun akıcılığına halel gelmemesi için yazmak istemedim. Gösterdiğiniz anlayış ve hassasiyet için ilanihaye müteşekkirim. Allah razı olsun.
 

|SeYYaH|

Rektör
Katılım
12 Mar 2011
Mesajlar
13,727
Puanları
113
Konum
HeNdeK
“Erbil Valisi Suikasti”

2001 yılında Diyarbakır Emniyet Müdürü Ali Gaffar Okkan hain bir pusuda şehit edildi. Daha önceki bir yazımda bundan kısaca bahsetmiştim. Hain suikastı yaptığı iddia edilen örgütler böyle bir saldırı planı yapabilecek ve icra edebilecek askeri kapasiteden uzaktır. Suikastla alakalı en çok konuşulan iddia ise CIA’nın fail olduğudur. Bu iddiayı destekler nitelikte bir operasyondur Erbil valisi operasyonu.

İddialara göre Gaffar Okkan suikastı yapılmadan önce ABD’de Başkana düzenlenecek olası bir suikast için CIA ve FBI ortaklaşa bir tatbikat yaparlar. Tatbikat için iki ekibe ayrılırlar. İlk ekip saldırgan rolünde, ikinci ekip koruma rolündedir. Mizansene göre başkan arabasıyla ilerlerken onu motorize ekipler koruyacaktır. Başkanın arabasının önünde ve arkasında ilerleyen motorlu ekiplere el bombalı ve çapraz ateşli bir saldırı yapılacaktır. Daha sonra doğrudan başkan hedef alınacaktır. Koruma rolündeki CIA ajanları ise bunu engelleyecektir. CIA tam bir gövde gösterisi ile bu tatbikatı yapar ve operasyonun artı ve eksi yanlarını analiz ederek dosyayı arşive kaldırırlar. İşte o tatbikatın yapılma şeklinin aynısını Gaffar Okkan suikastında da görüyoruz.

İddiaya göre Gaffar Okkan’a suikast yapıldıktan 36 saat sonra Ankara’dan bir MİT ekibi yola çıkar. Diyarbakır’da Özel Kuvvetlerden bir subayın da katılımıyla ikinci bir toplantı yapılır ve ardından tam teçhizatlı şekilde Irak’a hareket edilir. Gaffar Okkan nasıl şehit edildiyse aynı şekilde CIA bölge sorumlusu olduğu iddia edilen, Irak Kürdistan Demokrat Partisi merkez komite üyesi ve Erbil valisi Franso Hariri’ye suikast yapılır. Arabasında kafasına sıkarlar. Yani ABD tarafından yollanan mektup iadeli taahhütlü adresine geri postalanmış olur. Bu operasyon da istihbarat tarihimizde “Erbil Valisi Operasyonu” olarak yerini alır.
 
Üst
stat counter