Çarşamba Gecesi Âlemleri

Şu anda konuyu okuyanlar (Üyeler: 1, Ziyaretçi & Botlar: 0)


BHA

Hasta Siempre, Comandante!
Yönetici
Mod. Adayı
Katılım
16 Ara 2015
Mesajlar
443
Beğeniler
167
Puanları
43
Konum
İstanbul
#1
Beğendiğim ve paylaşmak istediğim bir öyküdür. Okuyun sizde lütfen.


Kemikkıran, öyle bir gece. Sivas’ın meşhur birahanesindeyiz: Nevra, Fırat, Aliço ve ben. Bir de Kel Saki’miz Hüsnü abi. Bedo beyefendi teşrif etmemişler. Güya Kırıkkale’den hemşerisi gelecekmiş de onu ağırlayacakmış. Düzmece yani. O gece tek mevzumuz buydu zaten: İçimizi ısıtan sarı ışıklar, neşelendiren boğuk davul darbeleri ve bazen kahkaha bazen de bir çığlığı andıran elektrogitar eşliğinde akan sohbetin tek mevzusu. Çarşambaları âlem yapalım diyen, bir kez bile aksatmayan, hatta aksatanlara hayatı zehreden elebaşımız, o gece hemşerisi uğruna gelmeyecekti. Olacak şey mi! Değil hemşerisi, babası olsa onu da ayartıp koluna takar.


İlkin o sıralar sıkça bahsettiği kız geldi aklıma: Ece. Matematik bölümünde, eski bir yurt arkadaşımla aynı sınıftaydı kız. Tanışmadım ama birkaç kez görme şerefine nail oldum. Sürekli onu anlatıyordu Bedo: Ece ile kantinde, Ece ile kırtasiyede, Ece ile kütüphanede, bahar şenliğinde, parkta, bayırda, çimende. Sürüsüne bereket, tonla masal. Hepsinde de onunla arasında bir bağ kuruyor, kız ona yeşil ışık yakmışçasına bir gerçeklik yaratıyordu. Romantikti bu masallar elbet, ama kibarca söyleyeyim: dam üstünde saksağan. Bir kıza çay ısmarlamak, kütüphanede uzanamadığı kitaba uzanmak, fotokopisi için çıkıştıramadığı bozukluğu vermek gibi hareketler tıynetinde yoktur onun. Hele hele karşı cins bir varlık bu hareketlere tav olsun, üstelik Ece. İhtimal bile yok. Konsol oyunlarına takıntılı, durup durup burnunu karıştıran, el kol hareketi yapan bir adam bu. Ama Ece öyle mi: mavi gözlü bir sarışın dilber, kokusu sarhoş edici, dudakları kiraz, narin – kıvrımlarına üflesen çıt diye kırılacak cinsten. Bedo işte, iki lafından biri yalan, diğeri de muamma.


Bizimkileri dinledim. Akıllarından geçen ihtimalleri hiçbir süzgeçten geçirmeden atıyorlardı ortaya –Hele Nevra, tümden alaya alıyordu işi. Nevra vuruyor, Fırat karşılıyor, Fırat vuruyor, Nevra karşılıyor, tenis maçı gibi. Top kimin elinde kalacak diye bekledim bir süre. Artık makul bir çizgiye çekilmeleri gerekiyordu. Aliço’da o gece tık yok, iş başa düştü:


– Gençler, yoksa manita mı yaptı bizim ayı?


– Ex olmuştur inşallah!


Oha, brüs, çüş nidaları yükseldi. Nevra ise sırtını yaslamış, bir eli sandalyenin arkasında bir eli masada, kürdan çiğniyordu. Sorunlumuz, sihirbazımız: şapkasında saçmalıklarını destekleyecek bir tavşan daima vardır. Fırat aşırı şaşkın açtı gözlerini:


– Aids diyorsun. Aids öyle mi?


– Evet, evet. Kesin aids olmuştur.


Aliço garip bir şekilde sinirlendi, ters ters baktı kıza. Fırat’la dalga geçiyor diye sinirlendi herhalde, diye düşündüm. Aşırı şaşkınlığına aşırı bir merak kattı Fırat:


– Nerden biliyorsun?


– Hormonlarını zapt edemiyor adam abi, ne olacaktı ki.


Fırat Nevra’yı hiç duymamış gibi birden ayağa fırladı:


– Oğlum, bu pislik bizden habersiz ders çalışıyor olmasın. Yarın, yani bugün işte, çelik yapılar sınavı var, unuttunuz mu?


Aslında müthiş bir teoriydi. Bu sene de okulu uzatırsa, ayakkabı imparatoru babası okuldan alacaktı. Bana söylemişti bunu. Âleme devam ederse âlem tümden bitecekti: Bizim gibi sıradan insanlar için çok makul bir sebep. Ama o zevk sefa düşkünü babasını tanır mı? İmkânsız: aldırmaz, sonuna kadar gider.


– Kimle çalışacak ki? Bizden başka görüştüğü yok. Tek başına da kafası almaz, dedim.


Sonuçta Fırat’ın her zamanki sayıklamaları olarak kaldı bu da. Hiçbir olumlu tepki almayınca sıra verilmeden ayağa kalkan işgüzar bir ilkokul çocuğu gibi işaret parmağı havada, gerisin geri oturdu.


– Ama Erhan, ama! dedi ve kitlendi.


Karşısında duran Marilyn Monroe posterine tutkuyla bakıyordu. Sadece ona bakıyordu. Bizim için, yani Fırat dışındakiler için bir işaretti bu. Masa, kupa, bira fıçısı, resim, poster veya duvarda dizili biblolardan herhangi biri, gözüne o an ne denk gelirse ona kitlenirdi. Bir süre sonra –ki beş dakikayı bulmaz– dağılırdı, o dağılınca da gece biterdi. Kötü tecrübelerimiz sonucu karar vermiştik buna. Kitlenmesi bittikten sonra sapıtıyordu çünkü. Ortalığı dağıtmaya, kusmaya, insanlara sataşmaya başlıyordu. Karanlık tarafa geçen o Jedi gibi, neydi adı? Hah: Anakin. Bizimki onun daha bir saf sürümü.


Yalnız, Fırat’ın bu teorisinden sonra iki soru takılmıştı kafama. Birincisi hepimiz okulu uzattığımız halde ve hepimizin aynı sınavı olduğu halde neden oradaydık, üstelik bizi buna zorlayacak Bedo gibi bir bela da ortalarda yokken. İkinci soruysa: aramızda onu seven, hiç olmazsa sempati duyan tek bir insan yok muydu acaba? Bizi nasıl da boyunduruğu altına aldı zorba. Hiç fark etmedik.


Hüsnü abi boşları topladı.


– Tazeliyorum yiğidolar.


Aliço dirildi:


– Kalsın abi (çenesiyle Fırat’ı işaret ederek) arkadaşın beyni yandı yine.


Şüphe vericiydi o gece. Bedo’nun gelemeyeceğini, o hemşeri hikâyesini anlattı. Sonra bir sessizliğe gömüldü. İşkillendim. Adama bir şey oldu da bize mi söylemiyor acaba, diye geçirdim içimden. Bütün gece ne bir aforizma attı ortaya, ne siyaset meselesi, ne de biriyle dalga geçti.


– Kel saki de amma kitledi bugün, de mi Aliço? dedim.


– Kel deme adama kardeş, duyar muyar ayıp olur.


Yok, bir iş var bunda. Oturdu, somurttu, kıza sinirlendi tamam da “Kel deme” nedir? Hüsnü abinin keyiflenip masamıza oturduğu o gece, adamın anlattığı fıkraya, “Kellerin ömrü uzun olurmuş Hüsnü abi,” lafıyla karşılık veren bu değil miydi? Adamın suratına karşı, sırıta sırıta. Kafasının kıyaklığına verdi, güldü geçti koca adam; o gün dilimize yapıştı işte bu kel lafı, sonraları “Kel Saki” oldu. Şimdiyse “duyar muyar” diyor lakapçı.


Sırayla çıktık dışarı. Postanenin dijital termometresini gördüm karşıda: Led ekranda göz kırpar gibi yanıp sönen, kırmızı bir “- 40”. İçmemiş olsak öylesi bir soğukta çıkamazdık dışarı. Bira kanımızı ısıtmıştı. Bina girişinde biriken karlar ezile ezile küçük bir buz pistine dönmüş, paspas işlevini kaybetmişti. Hepimiz dikkatlice çıktık ancak en arkada kalan Fırat’ın ayağı kaydı ve yere kapaklandı. Kaldırıp omuzladım. Sabahçı lokantamızda çorba içmek üzere yola koyulduk. Tipi, ardı ardına gelen neşter darbeleriyle yüzümü çiziyordu sanki, kar gözüme saplanıyordu. Gün içinde insanların üzerinden bir aşağı bir yukarı koşuşturup erittikleri, bizim için gecenin ıssızında nadasa bıraktıkları kar birikintileri, buz tutmuştu; adımlarımızı yavaşlatıyor, ağır ağır yürüyorduk. Karanlık caddede tek tük yanan aydınlatma direklerinin ışığından seçiyordum yokuş aşağı yol aldığımızı. Fırat’tan bir sayıklama duydum:


– Kredi yattı mı kanka kredi?


Sarhoş olunca bolca kelime tekrarı yapardı. Bankalara yaklaşmıştık galiba. Fark etmiş.


– Çoktan, çektik ya.


– Param yok ki benim param.


Kafasını hiç kaldırmıyor, benle değil de kaldırımla konuşuyordu sanki. Buna rağmen yan sokak girişindeki beton saksıyı görmüş olmalı.


– Çiçekler nerede çiçekler.


Karşılık vermedim, uzatacak, iyice zıvanadan çıkacaktı. Aliço ve Nevra önde gidiyordu. Birden elele tutuştular. Bir hal vardı zaten ikisinde de. Hep yan yana oturmalar, küçük dokunuşlar, birbirlerine tuzlu fıstık uzatmalar, “şerefe” yapmalar filan. Biz de anlamıyoruz tabi.


Yaklaşık elli adım ötemizde, trafik ışıklarının ıslak taşlarından yansıttığı suretinden tanıdım Taşhan’ı. Eve yaklaşmıştık. Öndekilere seslendim:


– Çifte kumrular. Hoop!


Artık hiç hareket etmeyen, sesi soluğu kesilen Fırat iyice ağırlaşmış, kolum uyuşmuştu. Şükür ki soğuk, sapıtmasını sızmaya evirmişti. Uyuyordu.


– Ben şunu eve bırakıp yanınıza geleyim. Siz geçin. Alıcam ifadenizi.


Kafamı sağa sola sallayıp, “Sizi gidi sizi” diye mırıldandım onlara. Köşeyi döndükten biraz sonra, Taşhan’ın kemerli kapısının dibine kıvrılmış bir kedi miyavladı bizi görünce. “Anne, anne,” diye bağırmaya başladı Fırat. Hayvan korkup hanın içine kaçtı. Fırat bana sarıldı. Gözlüğü kırılmasın diye aldım montumun cebine koydum. Bir sayıklama halinde ve uzayan periyotlarla eve kadar devam etti “anne” demeye. Yatağa serdiğimde soluk benzi ve kılsız suratıyla bir ölüyü andırıyordu ev arkadaşım. Gözlüğünü masaya bırakıp çıktım evden.


Eğik minarenin hemen yanında, yol kenarına park etmiş çok tanıdık, siyah bir cip gözüme çarptı. Parlak jantları ve tampondaki pitbull yapıştırmasından tanıdım. Yaklaşıp plakayı görünce de emin oldum. Gecenin mevzusuydu bu: Bedo. Hazine bulmuş gibi sevindim. Meseleyi çözecektim. Şoför camına eğilip içeriye bakındım ama filmden hiçbir şey görünmüyordu. Camı tıklattım, açmadı. Farlar yanıyordu, park edip gitmemiş yani. Bir daha tıklattım. Yavaş yavaş açılan camın ardında önce siyah bir kıvırcık marulu andıran saçla, sonra sakal tıraşının çok taze olduğu belli bir suratla karşılaştım. Üzerinde beyaz ipek bir gömlek, üstünde de benim güç yetiremeyeceğim pahada lacivert bir ceket vardı. Sesinden önce klimasının sıcak hava dalgası vurdu yüzüme, soğuktan kızarmış burnum ısındı biraz. Büyük bir ciddiyet içinde, kibar bir sesle:


– Buyrun! dedi izbandut arkadaşım.


Arkasından, “Berk neler oluyor?” diye cılız bir ses duyuldu. Ece’ydi. Hikâyeyi bilmesem de ortada bir dalavere olduğunu anladım. Bizim Bedo, Berk olmuş, beni de tanımazdan gelmişti. İçerdeki Ece, ürkek bir ceylan gibi kafasını çevirmeden, sadece gözleriyle bana doğru bakıyordu. Ortamı gereğinden fazla süzmüş olacağım ki Bedo kaş göz işaretleriyle gitmemi istemeye başladı.


– Bir arkadaşın arabasına benzettim de. Yanlışlık oldu. Kusura bakmayın.


Ben dönüp gidiyorken Ece, “Aşkım Tekel filan yok. Kapalı hepsi,” diye söyleniyordu bezgin sesiyle. Ceketi giymiş, kibar konuşmayı öğrenmiş, üstelik adı da Berk olmuş. Ama bu bildiğimiz Bedo. Duygusuz mahlûk. Nevra haklıymış.


Lokantaya vardığımda, taze çiftimiz işin aslını açık açık konuşuyordu. Benden gizlemeye de beis görmediler. Meğer Ece, Aliço’nun kuzeniymiş. Bedo, bana anlattıklarından daha da cüretkâr bir hikâyeyi ona anlatmaya kalkışınca ağır sözler sonunda anlamış meseleyi. Uzak duracağını söylese de duramamış, üstüne bir de dürüstlük olsun diye adamı arayıp, “Biz Ece’yle birlikteyiz,” demesin mi! O da, “Benim yanıma yamacıma uğrama sakın,” diye tehdit etmiş. Bu arada Nevra’nın bu “AIDS” kelimesine verdiği tepkinin sebebi de belli oldu. Aliço Efendi, bizden önce bu Ece hanıma takdim etmiş sevgilisini. Nevra nefret etmiş kızdan. “Bir afralar tafralar, bir kibir. Padişah torunu musun sen? Kimsin abi?” diyor.


Dönüş yolunda Fırat’ı korkutan o kediyi Taşhan’ın içinde bir köşede, büzüşmüş halde buldum. Kucağıma aldım. Eve vardığımda Fırat’ın koynuna bıraktım: hem soğuktan donmayacak hem de yoldaş olacaktı ona (oldu da) Bedo’nun nasıl Berk’e dönüştüğü, hayatımızdan nasıl çıktığı ise çok önemli değil. Bize nasıl sessizce tahakküm ettiyse, gidişi de öyle oldu. Ve böylece, çarşamba gecesi âlemlerimiz bitti, evlerimizde toplaşıp ders çalıştığımız dönem başladı.

ALINTI
 

Benzer Konular

Üst
stat counter