Medal of Honor AirBorne

Şu anda konuyu okuyanlar (Üyeler: 1, Ziyaretçi & Botlar: 0)

jZCaglar

Doçent
Kişisel çıkarların arka plana atıldığı bir şeyden bahsediyoruz bugün; Savaş. Sadece özveri ve cesaretle örülmüş kocaman bir duvar gibidir savaş, yıkılması hayli güç. Kendileri için değil, bayrakları, toprakları için kanlarını döken insanlar. Korku, acıma gibi duyguları artık kalplerinde barındırmayan askerlerden bahsediyoruz bugün, bulması hayli güç. Üstüne çevrilmiş silahı toprağın içine gömmeye, çocuğun yeni bir oyuncağı istemesi kadar hevesli. Cesaretinin bedelini düşünmeden, sonunu bilmediği bir filmi izler gibi adeta, heyecanlı ve bir o kadar da kararlı. Saniyelerin hayat kurtardığı, yere düşenin bir daha kalkamadığı bir oyundan bahsediyoruz bugün. Sonunda kaybedenin 'sağlık olsun' diyemediği, kazananın yitirdiklerini geri getiremediği bir düzen bu, kalıcı yaralar bırakan, gidenleri hatırlatan.

Sular çekilene, topraklar tükenene kadar, insanoğlu elde etmenin yolunu hep bu oyunda arayacak. Biz ise, tetiği çekme sırasının kendimize gelmesini bekleyeceğiz, belki de ölmenin.

Senelerdir oyun oynuyoruz, kendimizi oyuncu olarak adlandırıyoruz. Yukarıdaki atmosferi, duyguları kaç oyun yaşattı bize? Kaç tanesinde yanımızda ölen dostumuza üzüldük? Kaç tanesinde mermimiz bittiğinde bir yardım gelmesini bekledik? Kaç tanesinde acıma duygusunu yitirdik? Kısaca kaç tanesinde 'gerçek savaşı' yaşadık? Ben söyleyeyim; Medal of Honor: Allied Assault. Electronic Arts'ın 2002 yapımı bu şaheserini eminim ki hatırlamayan, oynamamış olan yoktur. İlk göz ağrımız denebilecek bir oyundu adeta. Oyuncuya gösterdikleri, film tadındaki anlatımı, hiçbir türde görülmemiş güzellikte açılış sahneleri ve tabi ki Omaha Beach. Gelmiş geçmiş en iyi bölüm olarak taçlandırılan, adeta okullarda ders olarak okutulması gereken Omaha Beach, ölümle yaşam arasında ince çizgiyi bize çok net bir şekilde gösteriyordu. Botların kapakları açıldığında, aslında Azrail'den hiç de uzak olmadığımızı anladığımız o an, yakınımıza düşen ve arkadaşlarımızın hepsinin ölmesine neden olan acımsız bombalar. Ve bir el ardından bizi ayağa kaldırıp cesaret veren, pes etmememizi söyleyen. Zafer yolunun zorlu engebelerini aşmanın neredeyse imkânsız olduğu, sadece bir ayna parçasının* hayatlarımızı kurtardığı seçimler. Şimdi ise, çok farklı bir şekilde, çok farklı bir dünyada, yine özgürlük için, ülkemiz için alıyoruz silahları elimize. Ama ne bu tuttuğum silah eski dostum, ne de bu bastığım toprak eski toprak. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını birazdan anlayacaksınız.

Kırmızıdan yeşile geçişin dayanılmaz karın ağrısı

Medal of Honor: Airborne. Boyd Travers adındaki paraşütçüyü kontrol ettiğimiz oyunun temeli, adından da anlaşılacağı gibi uçak ve paraşüt ilişkisine dayanıyor. Airborne’u ilk açtığımızda, uçaklarla bezenmiş bir menü karşılıyor bizi. Bilinmeyene doğru uçan uçakların arasından yeni oyunu seçerek maceraya başlıyoruz. 3 zorluk seviyesinin de açık olduğunu görerek, hezimete uğramamak için normal zorluk seviyesini seçiyorum. Ama nereden bilebilirdim yapay zekânın fazla 'yapay' olduğunu (Bu konuya sonra değineceğim). Açılış ile birlikte ufak bir alıştırma sahnesi ile baş başa kalıyoruz. Hareket halindeki bir uçakta giderken, çavuşun verdiği emir ve yeşil ışığın yanmasıyla, paraşüt ile atlayarak yerde belirtilmiş bölgelerin en yakınına düşmeye çalışıyoruz. Düşme diyorum, çünkü yere inişinizi çok iyi ayarlamanız lazım. Aksi takdirde kendinize gelmeniz 4-5 saniyeyi bulabiliyor. Bunun nedeni de oyunun bize sunduğu özgürlük. Şöyle ki; Uçaktan atladığınız andan itibaren tüm kontrol size geçmiş oluyor (hatta uçağın içindeyken bile). Yön tuşlarına ek olarak zıplama tuşu yardımı ile karakterimizi havada kontrol ediyoruz. İstediğimiz yere inme imkânının verilmesi, oyuncuya hiçbir oyunda tatmadığı bir zevk veriyor ister istemez. Ama bu özgürlüğü kısıtlayan bazı etmenler de var tabi ki. Her bölümden önce kendimizi bir brifing salonunda buluyoruz. Bu odada, diğer askerlerle birlikte görevin ayrıntılarını ve en önemlisi 'Safe Zone'ların nerelerde olduğunu öğreniyoruz. ‘Güvenli Bölge’ olarak tanımlayabileceğimiz bu yerler, uçaktan atladığımız andan itibaren gözümüze çarpan ilk yerler oluyor. Gökyüzüne kadar uzanan yeşil dumanlarla bezenmiş bu bölgeler, kısmen düşmandan arınmış ve gerekli mermi, can vs. malzemelerinin temin edileceği tek yer. Her bölümde ortalama 2 güvenli bölge olduğunu düşünürsek, iniş konusunda pek zorluk çektiğimizi söyleyemem. Ama heyecan olsun diye bu yerlerin dışına atlarsanız, ölümünüz çok kısa ve beklenmedik bir şekilde olacaktır. Ya da yeterince iyiyseniz ve tek kişilik bir gösteri için cesaretiniz varsa uçaksavarların arasında süzülmeyi deneyebilirsiniz.

Airborne'da her bölüm bir kutu şeklinde tasarlanmış. Yere inişiniz ile birlikte, size verilen tüm görevleri tek bir alan içerisinde yapıyorsunuz. Serinin diğer oyunlarında gördüğümüz gerçek zamanlı ilerleme mantığı maalesef yok. Maalesef diyorum çünkü bu yenilik oyunu tek kişilik bir oyundan çok multiplay (ağdan) bir oyuna dönüştürüyor. Size verilen görevleri istediğiniz sıra ile istediğiniz yerden giderek yapma imkânınız var. Bu diğer türevlerinde görülmemiş bir özgürlük katıyor gibi gözükebilir, Evet. Ama aynı yerleri sürekli görmek, insana gerçekten başka oyuncularla online olarak oynuyormuş hissini veriyor. Bu hissi güçlendiren diğer etkenler ise daha ilginç. Oyunun akışı süresince, gökyüzünden belirli aralıklarla asker yardımı yapılıyor. İlk bakış da çok güzel bir özellik değil mi? Ama bunun içine biz de dahiliz. Mesela bir görevi tamamladınız ve Checkpoint'i geçtikten sonra öldünüz (Evet, quick save yok). Normal şartlarda otomatik olarak kaydedilen yerden devam etmeniz gerekirken, tekrar gökyüzünden bırakılıyorsunuz. Her ölüşünüzden sonra paraşütle tekrar atlamanız, kontrol ettiğiniz karakterin aslında hiç var olmadığını, sanki sürekli değişen biri ile oynuyormuş gibi hissettiriyor size. Daha da garip olan, eğer yer altında otomatik kaydetme olmuş ise, tekrar atlamak yerine o yerden devam ediyorsunuz. Yapımcılar kararsız mı kalmış, yoksa iki ayrı sistemi oturtmaya mı çalışmış çözemedim ama Airborne'un yapaylaşmasına neden olduklarını düşünememişler sanırım.


Kaynak = http://www.trgamer.com/yazi.asp?id=2404&pg=1
 

chimera

Dekan
Onursal Üye
Ben bu oyunları biraz zor oynarım. Derhal eve bir sistem canavarı kurmam lazım. Birde bu oyunun videosu falan yokmuydu ne güzel seyrederdik. :)
 

pesimist

Rektör
Onursal Üye
Arkadaşlar oyun 2 dvd ve ekran kartınızın pixel shader 3.0 destekliyor olması lazım. Ona göre alın.. Yok benim ekran kartım 512 MB niye oynayamıyorum diye sızlanmayın oyunu aldığınız yere :)
 
Üst
stat counter