Kasım bin Muhammed bin Ebubekirsıddık[ra]

ashabulyemin

Profesör
KASIM İBN-İ MUHAMMED








Sahâbiînin büyüklerinden olan Kasım b. Muhammed, Ebû Bekr-i Sıddîk’ın torunudur. Dedesinden Selman-ı Farisî’ye geçen manevi emanet, Ondan sonra da Hz. Ebu Bekir’in torununa intikal etmiş, böylece “Altın silsile” sahabeden sonra Kasım b. Muhammed ile birlikte tabiîn nesliyle devam etmiştir. Kasım b. Muhammed’in babası, Hz. Ebu Bekir’in oğlu Muhammed’dir. Annesi Sevde hatun ise, son Fars krallarından Yezdicerd’in kızıdır. Bu sebeple İmâm-ı Zeynelâbidin ile teyze çocukları olmaktadırlar. Şöyle ki: Hz. Ömer radıyallahü anh’ın hilafeti döneminde, bir sefer sonrası Fars bölgesinin esirleri getirilmişti. Bu esirler arasında Fars Sultanlarından Yezdicerd’in üç kızı da vardı. Getirilen bu esirlerin hepsi satılmış geriye bu üç Sultan kızı kalmıştı. Hz. Ömer onların da satılmasını emredince Hz. Ali: “Bu soylu kızlara yapılacak muamele pazardaki cariyelere yapılan muamele gibi olmamalı” diyerek Hz. Ömer’e fikrini beyan etti. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Öyleyse onların işini nasıl yapalım?” diye sorunca Hz. Ali: “Onlara ayrı bir değer biçilmeli, kimin gücü yeterli olursa seçtiğini almalı” buyurdu. Bunun üzerine onlara birer kıymet kondu. Ve Hz. Ali radıyallahü anh koyulan kıymet üzerinden, bu sultan kızlarının hepsini satın aldı. Sonra bunlardan birini Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’a, birini Kendi oğlu Hüseyin’e, bir tanesini de Hz. Ebu Bekir’in oğlu Muhammed’e verip nikâhladı. Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ın aldığından “Salim” dünyaya geldi. Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’in aldığından “İmam-ı Zeyne’l-Abidin” dünyaya geldi. Hz. Ebu Bekir’in oğlu Muhammed’in aldığından da “Kasım” (Radıyallahü anhüm) doğdu. Böylece Salim, Zeyne’l-Abidin ve Kasım teyze çocukları oldular. Anneleri de Fars Sultanı Yezdicerd’in kızlarıydı. Onu bizzat (halası) Aişe anamız yetiştirdi: Kasım b. Muhammed uzun boylu esmer tenliydi. Sakalı şerifi siyah olup iki yanı seyrekti. Alnında secde alameti olan bir nur parıldardı. Haşyetullahtan dolayı boynu daima bükük durur, o simsiyah gözlerinin yaşı durmaz akardı. Hz. Kasım’ın babası Muhammed, Mısır’da şehîd edilince küçük yaşta yetim kaldı. Bunun üzerine halası olan Peygamberimizin mübârek hanımı Hz. Âişe, (radıyallahü Anhâ) Onu yanına aldı ve bizzat kendisi büyüttü. Onun her yönüyle mükemmel olarak yetişmesi için, her şeyiyle ilgilendi. Hatta başını bile tıraş ettiği rivayet edilir. Dolayısıyla saçının tıraşına kadar ilgilenmesinden, Hz. Aişe validemizin, yeğeni Kasım b. Muhammed’e karşı ne kadar şefkat ve muhabbetle davrandığı anlaşılıyor. Hazreti Kasım, Ashab-ı kiramdan birçoğuna yetişip Onlardan ilim öğrendi. Başta halası Hz. Aişe olmak üzere, Ebu Hüreyre, İbni Abbas ve İbni Ömer (Radıyallahü anhüm) gibi meşhur sahabilerden hadis-i şerif rivayetinde bulundu. Kendisinden de, Tâbiînin büyüklerinden olan oğlu Abdurrahman, Sâlim bin Abdullah, İmâm-ı Şa’bî, akranlarından İbn-i Amr, Yahyâ bin Saîd ve Sa’d bin Saîd el-Ensârî, Sa’d bin İbrâhim, Abdullah bin Avn ve daha pek çok kimseler hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. Yedi büyük fakihten biriydi. Kasım bin Muhammed, hadîs ve fıkıh ilminde zamanının en ileri gelenlerindendi. İlimde ve takvada eşine rastlanmayacak bir dereceye erişmişti. Büyük bir fakihti, öyle ki Medine-i Münevvere’deki yedi büyük fakihten biriydi. Yedi fakih denmesi ise, her ne kadar o gün için pek çok ulema bulunuyorsa da, ashabtan sonra fetva verme işi bu zatlara kalmıştı. Onlar Allah ve Resûlü adına konuşmanın ve dînî meselelerde fetvâ vermenin mesûliyetini en iyi şekilde idrak etmişlerdi. Fukaha-i Seb’a adı verilen bu yedi büyük âlim, bu hususta iyice tanınmış olduklarından, fetva verme işi artık bunların işiydi. Kasım bin Muhammed, dini meseleler hakkında çok hassas davranır, ancak açık olanları hakkında fetva verirdi. Her sabah erken saatte Mescid-i Nebi’ye gelir, iki rekât namaz kılar, sonra Resulullah’ın minberi ile kabri arasına oturur ve etrafını çevreleyen insanların muhtelif sorularını cevaplar, onlara fetvalar verirdi. Yatsı namazını müteakip ise, arkadaşlarıyla ahiret hakkında sohbetlerde bulunur, onları vera ve takva konusunda aydınlatırdı. Kendisine bilmediği konularda sorulan sorulara “bilmiyorum” demekten çekinmezdi. Bildikleri için de: “Bildiğim şeyleri gizlemek bana helal olmaz” der ve anlatırdı. Bazen “Bilmiyorum” dediği bir meselede cevap almak için aşırı ısrar edenler olurdu. Onlara şunu söylerdi: “Kişinin, Allah’ın kendisine farz kıldığı şeyleri bildikten sonra cahil olarak yaşaması, bilmediği şeyler hakkında söz söylemesinden daha iyidir.” Mezheb imamlarımızdan İmam-ı Malik, Onun hakkında: “Kasım, bu ümmetin fakihlerindendir” buyurmuştu. Büyük hâdis ve fıkıh âlimlerinden Yahyâ bin Saîd ise: “Medine’de Kâsım’dan üstün bir kimseye yetişmedik” demiştir. Tabiînin büyüklerinden olan Süfyân İbn-i Uyeyne de, Kasım bin Muhammed’in, devrinin en büyük âlimi olduğunu söylemiştir. Rivayet ettiği hadislerdeki hassasiyeti Hadis ilminde de, söz sahibiydi: Fıkıhta olduğu gibi, hadis ve sünnet ilminde de derin vukûfiyeti vardı. Zaten ricalden sayılmak ve fıkhî konuları cevaplamak için iyi bir sünnet bilgisine de sahip olmak gerekiyordu. O, çağdaşları arasında bu konuda da tekti. Çok hadis-i şerif nakletti. Rivayet ettiği hadisler genellikle ahkâm ve menâsike dairdi. Ömer bin Abdülazîz, halîfeliği zamanında Kâsım bin Muhammed’i, halası hazret-i Âişe’ye âit ne kadar hadîs-i şerîf ve başka rivâyetler biliyorsa, onların hepsini toplamakla görevlendirmiştir. Ömer bin Abdülazîz bir keresinde, ilmin yok olup, âlimlerin son bulması endişesi üzerine Medîne vâlisi Ebû Bekir bin Muhammed’e mektup yazarak şöyle demiştir: Resûlullah Efendimizin hadîs-i şerîflerini, sünnetlerini, Amre binti Abdurrahmân el-Ensârî’nin ve Kâsım bin Muhammed’in rivâyetlerini araştır ve yaz! Zira ben ilmin yok olup, âlimlerin de tükenmesinden korkuyorum. Amre ve Kasım bin Muhammed’in her ikisi de hazret-i Âişe’nin talebesi olup, onun Resûlullah’tan rivayet ettiği hadîs-i şerîfleri en iyi bilenlerdi. Kâsım bin Muhammed, hadîs-i şerîflerin hem mânâsına ve hem de lafızlarına, hatta harflerine dahi dikkat ederek rivâyet ederdi. Hâlbuki Tâbiînden bazı hadîs âlimleri, hadîs-i şerîfleri mânâsı ile rivâyet etmekte bir beis görmüyorlardı. Fakat Tâbiînden muhaddislerin çoğu hadîs-i şerîflerin, Peygamberimizden işitildiği şekilde rivâyet edilmesi üzerinde ittifak etmişlerdir. Kâsım bin Muhammed, hadîs-i şerîf rivâyet ederken en ince noktalarına kadar dikkatli hareket eder, bir harfin bile değiştirilmesini uygun görmezdi.
http://www.arifandergisi.com/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=99
 

Son mesajlar

Üst