İslâm Kardeşliği ve Hablûllâh(mustafa özşimşekler hocaefendi)

dergah yolu

Asistan
İslâm Kardeşliği ve ‘Hablûllâh’


İslam dini geldiği andan itibaren kavmiyetçiliği, ırkçılığı, sınıf farklılığını ortadan kaldırıp, insanlığa İslam kardeşliğini sundu. İhtilafları ittifaka, düşmanlıkları dostluğa çevirdi. Nefret tohumlarını çürütüp, ülfet ve muhabbet ağacını yeşertti.


Kur’an-ı Kerim’de birçok ayeti kerimede kardeşliğin önemine, birlik ve beraberliğin ehemmiyetine işaret edilmiş, müminlerin tefrikaya düşmemesi konusunda ikazlar yapılmıştır. İslâm’dan önce cahiliyye döneminde koyu bir kavmiyetçilik taassubu vardı. Ama İslâm dini geldiği andan itibaren kavmiyetçiliği, ırkçılığı, sınıf farklılığını ortadan kaldırıp, insanlığa İslâm kardeşliğini sundu. İhtilafları ittifaka, düşmanlıkları dostluğa çevirdi. Nefret tohumlarını çürütüp, ülfet ve muhabbet ağacını yeşertti. Saadet Asrı’na baktığımızda, İslâm kardeşliğinin bir hayat nizamı ve yaşam modeli olduğunu, bu kardeşliğin İslâm toplumunun omurgasını teşkil ettiğini çok açık bir şekilde görüyoruz. Özellikle hicretten hemen sonra Medine’de Peygamber Efendimiz, Ensar ile Muhâcir arasında hiçbir maddi menfaate ve ırk taassubuna dayanmayan bir kardeşlik müessesesi tesis etti. Ensar ve Muhâcir bu kardeşlik şuuru içinde birbirlerine sımsıkı kenetlendiler.
Aralarında “Bünyânü’n-Mersûs” (birbirine kurşunla kaynatılmış sağlam yapı) misali bir “kardeşlik duvarı” ördüler. Şirkin ve nifakın komplo ve tuzaklarına bu duvarla set çektiler. Tefrikalar ve fitneler, aralarına yol bulamadı. İşte bu birlik ve beraberlik onları öylesine kuvvetlendirdi ki, kısa zamanda büyüdüler ve dünyanın en güçlü devletlerini dize getirdiler.
İslâm kardeşliğinden bahsederken, Evs ve Hazrec kabilelerini anmadan geçmek olmaz. Malumunuz, Evs ve Hazrec kabileleri evvelce birbirlerine düşmandılar. Aralarında yüz yirmi sene kadar devam eden kanlı savaşlar oldu. Ama İslâm ile şereflenip aralarında din kardeşliği tesis edilince, yıllarca süren düşmanlık ve kavga sona erdi. Aralarındaki fitne ve tefrika ateşi de böylece söndü. İslâm’dan başka hiçbir gücün ve Allah’ın kitabından başka hiçbir şeyin bir araya getiremeyeceği, birbirlerine karşı kin ve nefret dolu olan bu kalpler yumuşadı, sevgiyle ve muhabbetle doldu. Bundan böyle bu iki kabile geçmişi unutup kardeşçe birbirine kenetlendiler.
Tabi bu durum onlara komşuluk eden Yahudilerin hiç hoşuna gitmedi. Çünkü bu birlik ve beraberlik Yahudi tâifesinin işini zorlaştıracaktı. Onun için, Müslüman olan bu iki kabilenin aralarına fitne sokup kardeşlik bağlarını koparmak, yine eskisi gibi onları birbirine düşürmek lazımdı.
Bir gün Evs ve Hazrec kabilelerine mensup ashâb-ı kirâmdan bazıları, bir mecliste beraberce dostça sohbet ediyorlarken, oradan Şa’s b. Kays isminde yaşlı bir Yahudi geçti. Cahiliyye devrinde birbirine şiddetle düşman ve hasım olan bu iki kabilenin, Müslüman olduktan sonra aralarındaki bu kardeşliği, ülfet ve muhabbeti görünce, hasedinden deliye döndü. “Vallahi bunlar böyle toplandıkça bizim buralarda rahatımız kalmaz.” dedi. Onların bu beraberliklerini dinamitlemek ve aralarını bozmak için bir Yahudi gencine dedi ki: “Haydi şunların yanlarına gidip otur da, ‘Buas günü’ nü ve daha evvelce aralarında geçen çatışmaları onlara hatırlat, evvelce birbirlerine söyledikleri hamâset yüklü şiirlerden de bazı parçaları onlara oku.” diye tembih etti.
Buas günü: İslâm’dan önce yüz yirmi sene kadar birbirleriyle düşmanlık ve hasımlık üzere yaşamış olan, Evs ve Hazrec kabilelerinin savaş yaptıkları ve Evs’in Hazrec’e galip geldiği son bir gün idi.
O genç, aralarındaki düşmanlığı teşvik edip bu iki kabilenin kardeşlik bağını koparmak niyetiyle onların yanına gitti ve ihtiyar Yahudi’nin söylediklerini yaptı. Tabi eski defterler açılınca, evvelce yapılan savaşlar ve kavgalar akla geldi. Bunun üzerine iki tarafta hamâsi nutuklar atarak kendi kabilesiyle öğünmeye başladı. Nihayet münakaşa edildi ve iş ağız kavgasına dönüştü. Düşmanlık ateşi körüklenince iki kabile de hiddet ve öfkeyle ayaklandılar, “Silâha silâha! Haydi, zahireye, harre meydanına!” diye bağrışarak savaş naraları attılar. Karşı karşıya gelip birbirlerine girmelerine ramak kala, durum Peygamber Efendimize intikal etti. Efendimiz hemen yanında bulunan Muhâcir ashabıyla birlikte onların yanlarına geldi. Yüksek sesle onlara şöyle buyurdu: “Ey Müslümanlar topluluğu!.. Allah’tan korkun Allah’tan! Ben aranızda bulunurken de cahiliye davası mı yapıyorsunuz? Allâh-ü Teâlâ sizi İslâm’a hidâyet ettikten ve küfürden kurtarıp cahiliyyenin kökünü kestikten ve aranızı bulduktan sonra, yine eski halinize küfre mi dönüyorsunuz?!” Efendimiz onları uyarıp nasihat edince, hepsi ne büyük bir hata yaptıklarının farkına vardılar. Bunun şeytanın bir tuzağı olduğunu anlayarak derhal ellerindeki silahları bıraktılar ve gözyaşlarıyla birbirlerine sarılıp kucaklaştılar. Böylece Allah-ü Teâlâ, din düşmanı Yahudi Şa’s b. Kays’ın fitne ateşini söndürmüş oldu. İşte bu olay üzerine Mevla Teâlâ şu ayeti kerimeyi indirdi: “Hep birlikte Allah’ın ipine (kitabına, dinine) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.” (Al-i İmran: 103)
Mevla Teâlâ bu ayeti kerimeyle sadece Evs ve Hazrec kabilesini değil, kıyâmete kadar gelecek olan tüm müminleri uyarıp, aralarına fitne tohumları ekmek isteyenlere fırsat vermemeleri ve tefrikaya düşmemeleri konusunda ikaz ediyor. Ve Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, kardeşlik şuuruyla birbirinize kenetlenerek ayrılığa düşmeyin, buyuruyor.
Bizler bu âyetleri her okuyuşumuzda bu olayları tekrar hatırlamalı ve gereken dersleri almalıyız. Dün Müslümanları birbirine düşürmek isteyen Şa’s b. Kays gibi İslâm düşmanları vardı da, bu gün yok mu?! Dün Şa’s b. Kays’ın tefrika planını devreye sokmak için ashabın arasına giren ve onlarla oturan Yahudiler vardı da, bu gün Müslümanların arasına girip onlardan gözükerek sinsice fitne ateşini parlatmak isteyenler yok mu?! Elbette var. Dün, Medine’deki Müslüman cemaatin arasına ayrılık, şüphe ve kargaşa tohumları saçmak isteyenler, aynı şekilde bu günde, yarın da Müslümanların safları arasını açmak için, çeşitli entrikalarla fitne kazanını kaynatmak isteyeceklerdir. Çünkü şer güçler çok iyi biliyorlar ki, tüm Müslümanlar İslâm kardeşliği şuuruyla birleşip yekvücut olurlarsa, onların sömürü düzenleri de buna paralel olarak bitecektir.
Onun için yüzyıllar boyu birbiriyle kardeşçe iç içe yaşayan Müslümanları, birbirine karşı düşman hale getirmek için her yolu denediler. Lawrensleri aramıza sokarak nifak tohumları ektiler. İslâm ülkelerindeki yerli uşakları vasıtasıyla mezhep ve fikir farklılıklarını körükleyip, Müslümanları gruplara ve kamplara böldüler.
Bu gün Müslümanların sıkıntısı sayı azlığı filan değildir, asıl problem kardeşler arasındaki bölünmelerdir. İslâm toplumlarına şöyle bir bakınca, en büyük hastalığın maalesef Müslümanlar arasındaki ihtilaflar olduğunu görüyoruz. Evet, çeşitli şer odaklarının Müslümanlar arasındaki bu bölünme ve parçalanmalarda etkisi olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. Ama bu konuda biz Müslümanların hiç mi suçu yok? Hiç mi hatalarımız kusurlarımız yok?..
Efendimiz zamanında, Medine’de yeşeren İslâm filizini kökünden koparmak ve bütün Müslümanları tamamen yok etmek için, Mekkeli müşriklerle, Medine’deki Yahudi ve Hıristiyanların, yani İslâm’ın karşısında olan herkesin “Ahzab” halinde birlik olup Müslümanlara karşı nasıl tek bir cephe oluşturduklarını biliyoruz. “Tarih tekerrürden ibarettir.” derler. İşte bu günde aynı şekilde böyle bir “Ahzab” oluşturulup, İslâm ümmeti maalesef dört bir yandan kuşatma altına alınmaya çalışılıyor. Hal böyleyken, yani İslâm karşıtları kendi aralarında birlik, beraberlik ve dayanışma içine girerlerken, maalesef biz Müslümanlar, buna karşı aynı birlik ve dayanışmayı gösteremiyoruz.
Hepimiz bir olan Allah’a, aynı kitaba inanıp aynı Peygambere iman etmişken, her gün omuz omuza beş defa aynı kıbleye yöneliyorken, aramızdaki bu ayrılıkların, böylesine bölük pörçük olmanın sebebi nedir? Allah-ü Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de bütün müminlerin kardeş olduğunu ilan etmiş, ama biz bu kardeşliği ayakta tutmak için ne yapıyoruz? Mevla Teâlâ bizlere: “Hepiniz toptan Allah’ın ipine sarılınız” (Herkes kendisine bir kapı açıp, değişik iplere sarılmayın, tek bir ipe, toptan Allah’ın ipine sarılın ve Allah yolunda beraber hareket edin.) “Sakın ayrılıp bölünmeyin” buyuruyor. Bir başka ayeti kerimede ise: “Allah’a ve Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin, sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider...” (Enfal: 46) buyuruyor. Fakat biz bu ilâhî ikazlara adeta kulaklarımızı tıkamışız veya bu emirleri hiç duymamış gibi hareket ediyoruz. Hani biz kardeştik? Hani bizler “Bünyân-ı Mersûs” kurşunla kaynaşmış sağlam bir yapı gibi olacaktık?.. Ama düşmanlarımızla aramıza set olarak çekmemiz gereken bu kardeşlik duvarını, maalesef kendi aramıza çektik. Doğu Almanya ile Batı Almanya arasını ayıran utanç duvarı bile çoktaaan yıkıldı. Peki Müslümanlar arasındaki bu ayrılık duvarları ne zaman yıkılacak!.. Bu ayrılık bu tefrika ne zaman sona erecek?
İslâm üzerine oynanan ve karanlık masalarda planlanan tezgâhları bozabilmek için Müslümanların kardeşçe bir araya gelip birleşmesi zaruridir. Evet, bugün aramızda Resûlüllah yok, ama Onun varisleri var. Allah’ın âyetleri üzerimize okunmaya devam ediyor. Öyleyse bir takım ihtilafları, inatları ve nefsânî arzuları bir kenara bırakıp, toptan Allahın ipine sarılalım. Zira Emperyalizmin İslâm dünyasındaki hâkimiyet ve saltanatına son vermek, döktüğü yüz binlerce masum Müslüman kanının hesabını sormak, İslâm beldelerine leş kargaları gibi çöreklenen müstekbirleri İslâm coğrafyasından söküp atabilmek, ancak Allah’ın ipine toptan sarılmakla ve din kardeşliği bağıyla sımsıkı kenetlenmekle mümkündür.
Fi Emanillah!
http://www.arifandergisi.com/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=115

çok değerli hocaefendilerimizden mustafa özşimşekler'in yazılarına aralıklarla devam edeceğiz inşaallah
 

Son mesajlar

Üst