Günün yazısı?

Bu konuyu okuyanlar

pajero

Doçent
Yalnızım!…

Öylesi bir yalnızlık; yalnızlığın bile taşıyamayacağı yorulacağı kadar ağır… Hep tek başına vals’ti sevdalarım; vakitsiz ayrılıkların yağmurlarında ıslandım.

Sen de sahiplenmedin bu sevdayı; tek başına taşımak çok zor. Hayatın kesin sınırları var sevgili. Her şey gibi sona doğru yaklaşıyorum ve geriye dönmem mümkün değil; ama sen her anındasın, yanımda, düşlerimdesin. Gözlerin; yaşam denizinin fırtınalarından beni koruyan sığındığım limanımdı. Hala orada mıyım?

Sen gideli öyle uzun zaman oldu ki sevgili. Gündüzler yok oldu sanki. Karanlıktayım. Senden mahrum gözlerime, ışığının yerine hüzün yerleşti. Zaman her şeyi yıpratır. Sevda ateşinin közlenmesinden korkarım. Sensizlikle geçen günlere bir son ver. İçin için yanmaktayım. Senden bir haber, bir sesle tutuşacağım yeniden alev alev biliyorsun.

Bekliyorum!…

Hala umutvarım. Aslında olmayacağını bilebile. Kabullenmek öyle zor ki gerçeği. Küçücük şeyler bile umudumu canlı tutmaya yetiyor; ama sona yaklaştım sevgili.
Baharı unuttu gözlerim. Önüne geçemediğim bir yaprak dökümü başladı bile. Güz mevsimi hüküm sürüyor içimde. Öylesine senle doluydum ki; sen bırakıp gidince, bir ben kalmadı ben de. Şimdi boşluğumu kucaklıyorum sen niyetine.

Bir sona adım adım yaklaşmak. Yavaş ve ızdıraplı. En zirve duyguların da bir inişi var sevgili; ama bu inişte bile özlemin bitmiyor ve beni gözyaşlarına mahkum ediyor. Seni özlemek karlar yağdırıyor kalbime. Üşüyorum. Seni unutmaya çalışmak öyle yaman bir düşman ki bana; başlattığı savaşta tek siperim yine sensin ve sana olan özlemim.

En kuvvetli düşmanım yalnızlık olsa da; dayanırım yaşama ona inat… Seni beklemenin çektirdikleri düşlerimi yok ediyor. Kaybediyorum yavaş yavaş savaşımı.
Acımasız gerçek inanmak istemesem de su yüzüne çıkmanın hazzında. Yaşanmamışlıklar; Kimsesizlik, yalnızlık yaşanıyor ama ya sonucu?

Gittin; ölümcül bir sessizliğin tüm öfkesi doluyor damarlarıma. Senin susmalarına karşı unutulmuşluğumun çığlıkları var şimdi. Korkuyorum… Susma…

Ah. Sevgili!...

Bilir misin? Aşk ve nefret arası öyle ince bir çizgi ki
 

pajero

Doçent
Firari kelimeler
Beklemek mi gitmek mi oldu adın, hiç bilmedim. Gittiğim zamanların bekleyeniydi yerin, geldiğim zamanların gideni. Kocaman uğultuların gözü yaşlı sessizliğiydi sende durmak, sana bakmak, ve belki her gelişte senden gitmek.

Deniz gözlü bir kız olurdu sende kent ve sen kente her düşüşünde, ben sana her dönüşümde isli hatıraları çalardı şarkılar; sen susar, ben susar biz ağlardık…
Katran karası acıların su üstüne düşmüş siluetiydi tenin ve sana yaslanmış bir hayatın ezim ezim ezilmesi olurdu kayganlığında gezinmek.

Bir valiz dolusu kimsesizliği sırtlanmaktı sana gelmek; kente bırakılan yalnızlıkları umuruna bile almadan… Yalnızlık basamak olurdu kimsesizliğime ve sen kimsesizliğim olurdun.

Gelmek alacanın beyaza döndüğü bir gülümseyiş, gitmek akşam kızıllığı kaplı bir ağlamaktı senin yüzünde ve sana her bakışta basamak basamak tırmanırdı gözyaşlarım yerçekimine inat gözlerimden gözlerine.
Sen belli belirsiz bir yeşile dalardın, ben içinin duman kokan pencerelerinden bitip tükenmek bilmeyen bir maviliğe… Sana bakmak denize bakmaktı ve gözlerimin sana her değişinde deniz, gözlerinde yeşile çalar, zaman durur, an yosun kokardı.

Sesine de sessizliğine de yoldaş ederdin kıyına gelmiş çığlıkları. İnleyen her vapur düdüğü, yalnızlığına tecavüzdü. Sen kalabalıklaşır, ben yalnızlaşırdım.

Bazen bir kaçıştın sen; içinin duvarlarına suçumu haykırdığım. Kaçandım.. Tanıktın.. İs rengi sesin ihbar ederdi beni, kimseler duymazdı…

…………

Şimdi Kadıköy’ün, içinde bin ağlamak gizli kahkaha taşan siluetinden bakıyorum küskün duvarlarına. Rengin solmuş, sesinde gün be gün artan katran karası…
Ve ne zaman sana baksam gözlerimden avuçlarıma kusuyorum geçmiş diye içime kilitlediklerimi. Siyah beyaz hayaletler dans ediyor hayat ayamda. Müzik kırgın, gitar ağlamaklı…

Nasıl bir senfoniydi yaşamak seni aşkın kimsesizliğinde. Can çekişen ruhlardan yapılma uğultuların ortasında kulağa fısıldanmış sevişmelerdi terimize bulaşan. Her dokunuşun içinde bin ah gizliydi dilimizden sakındığımız. Aynı söylemlerle açmışken kapılarımızı, ayrılığın pimi şimdi neden gözlerimde. Patlasa, tüm renkler dönecek ya kızıla. Oysa en çok yeşil yakışırdı hem sana, belki biraz da bana…

Bir şarkının dizelerinden asıyorum kendimi boşluğa. Ellerin yok. Sesin gömülmüş içine. Bağır şimdi. Bağır çağır… Sustur çığlıklarımı sana. Yan,yak.Bırakma öyle;öleyim gitmelerin ertesinde.
Bil sözlerin düştüğünden beri içime, an’ ın gerçekliğinde Hak’ tı her şey. Kelimelere asılı heceler tersine döndü, gizlendi isimler.


Eylül 2006 / İSTANBUL
 

pajero

Doçent
Anadolunun ücra bir köşesinde,sırtını ulu bir dağa dayamış,eteklerinde çeşit çeşit meyve bahçeleri olan,kıyısında ise şırıl şırıl akan bir dereye sahip bir köyde doğmuşum.
Ve çocukluğumun birkaç yılı bu şirin köyde geçti.hafızamın bir yerinde sisli olan o anılar,doğa ile başbaşa geçen günler,unutulmaz çocukluk arkadaşlıklarım ve anılarım canlanıyor bazen gözümde...
Ve amcamı hatırlarım sigara içmek için beni kapıya dikerdi.Dedem dışardan geldiğinde onu görmesin diye.Ve ben amcamı yakalatırdım her seferinde.
Bir de halam vardı,bir kardeşim doğduğunda evin minoşunuda sarmış sarmalamış bebeğin yanına uzatmıştı.Babama ikiz oğlun olmuş diye müjde vermişti....
Bir de dedem vardı altın sarısıydı saçları ve masmaviydi gözleri.Hiç unutmam hep beyaz gömlek ve takım elbise giyerdi köy yerinde.
Yetmişindeydi ama hep bakımlıydı taralıydı saçları,yana doğru tarardı saçlarını...
Ve dedem çok severdi insanları , dostlarını,doğayı ve ilk torununu yani beni...
 

pajero

Doçent
KAYBOLAN ÇOCUK VE GÖRÜNEN ZAMAN…(gerçek kesit...)

Babasızlık çok zor. Yaşayana elbet.
Daha, tadamadan o sevgiyi…
Günün birinde, bir kazada yitirmişsiniz, onu...
O çok sevdiğiniz babanızı…
Küçük yaşta, yetim kaldınız, farz edin…
Sonra, en dost bildikleriniz, iyi günde bıkkınlık verircesine, aşındırırken kapılarınızı, bir zaman gelsin ki sizi unutsun o kimseler...
Bir yuva kurmuşsunuz farz edin...Elde yok, avuçta yok…
Gün gelsin, bir ekmeğe muhtaç kaldınız. Geçinebilmek, yaşayabilmek için simit, tatlı sattınız…
Bir yastıkta kocamaya çalıştığınız, o çok değer verdiğiniz karınız bile, gün gelsin ki sizi hor görsün…Küçümsesin…
Boy boy, çocuklarınız olsun…
Siz, onlara yemediğinizi yedirip, içmediğinizi içirin…
Hastalandıklarında, ateşlendiklerinde, ellerinden tutup, eski sağlıklarına kavuşmaları için canınızı, varınızı, yoğunuzu uğurlarında verin…
Gün gelsin, bacınız, kardeşiniz, amcanız, dayınız, cümle alem, uzaklaşsın sizden…
Kendi yağınızda, kendi tuzunuzda kavrulun….
Kendi geleceğinizi bir kenara bırakıp, çocuklarınız için yaşayın….
Onları bir doktor, bir mühendis, bir öğretmen görmek hayallerinizi süslesin…
Bunun için, değeri, beş kuruş etmez insanlara ağız büküp, mendil bile açın…
Ama gün gelsin ki, yıkılın…
Her şey herkes; hayat bile size yanlış yapsın.Sizin O her şeyinizi, kendi varlığınızı bile ortaya koyduğunuz çocuğunuz,yatılı verdiğiniz okuldan bir sabah kaçıversin….
Bütün herkes başınıza kalksın sonra….
Sanki, bu olanlardan siz suçluymuşsunuz gibi….
Ne kadar acı, değil mi?
Ne kadar da koyuyor insana...Fakirlik ne zor şey...
Kim ne derse desin zor...Ondan da kötüsü, babasızlık, kimsesizlik…
Bütün farz ettiklerimiz, aslında birer gerçek…
Yaşandı bunlar…
Hem de yanı başımızda…
Ama yaşanılan şeylerin, bir gün bizim de başımıza gelmeyeceğini kim bilebilir ki?
Bunun garantisini hangi birimiz verebilir?
Hiç kimse…
Çocuk, bir zaman sonra bulundu.Telefon açmış babasına…
Bir arkadaşıyla berabermiş…
Babası anlattı bana.
“Anadolu'' nun bir yerinde, hayatını kazanmaya gitmiş güya...
Öyle demiş, babasına…
“ Beni almaya gelirsen, kendime kötülük yaparım ..” demiş.
Tam tersine sen o hayatını kazanacağın asıl yerden; okulundan kaçıp gitmekle kaybettin hayatını…Kendine, asıl burada kötülük yaptın...“Al, getir oralardan…” dedim, babasına…
“Yol param yok getirmeye …” dedi.
“Harcanır oralarda yoksa…” dedim
Büktü boynunu…
Ne kadar acı değil mi?
Yokluk, parasızlık, kimsesizlik insanları nasılda itiyor, hayatın o acımasız çarklarına...Nasıl da savuruyor ...
Ondan kötüsü, çaresizlik...En kötüsü, cehalet…
Böyle bir şeyin, bizim başımıza geldiğini düşünün…
Ne kadar da koyuyor insana, değil mi?
Çaresizdi, babası…
Nasıl olmasın ki...
Ya annesi?
Ondan beter...
Acının harman yeri gibi, tıpkı…
Ok, yaydan çıkmış bir kere…Öncesi var…
Yokluklarla geçen bir yaşam, kötü bir çevre…
Anne ve baba sevgisinden uzak, yatılı okul günleri…
Gerildikçe gerilmiş yay…
Ve en son yaydan fırlayan, ok...
Bilemiyorsunuz…
Babayı mı? Anneyi mi? Çevreyi mi? Yoksa, görünen ve göz önünde olan kötü zamanı mı…?Hangi birini suçlayacaksınız?
Belki de, tümünü…
Ama zamanın kötüye gittiği belli. Gençlerimiz, çocuklarımız, hızla, bu zamanın o, acımasız labirentlerine sürükleniyor…
Onları, o acımasız ve de kötü labirentlerden çekip kurtarmanın zamanı geldi. Geçiyor bile…
Ne dersiniz ?
 

pajero

Doçent
*** ÇOCUKLUĞUMUN KANAYAN FATM/A'(CI)SI...***

İstanbul''da bir sabah...

......../

Yine ezan sesiyle uyandım Anne.
Balkonda oturup içiyorum sabah çayımı, okul yolunu tutan ilkokul çocuklarının sesleri kulağımı okşuyor.
Orta yaşlı bir kadın 9-10 yaşlarındaki çocuğunu elinden tutmuş okula yetiştirmeye çalışıyor.Çocuk yürürken ağır aksak adımlarla , annesi sinirli bir halde çekiştiriyor.

İlkokul yıllarım geliyor aklıma... Her sabah neşeli bir sesle odama girer, öperek uyandırırdın beni.Önce banyoya götürür , ben yüzümü yıkarken kapıda bana bakar gülümserdin. Sonra önlüğümü giydirir , özenle yaptığın el emeği göz nuru dantel yakamı takar sarılıp öperdin. İki yandan örerdin çoğu zaman uzun siyah saçlarımı, bazen de at kuyruğu yapardın, yakıştırırdın bana . Kahvaltımı her sabah sıkı sıkıya yaptırır, ''ben huysuzluk edince ''''büyüyemezsin bi tanem'''' der kandırırdın. Ah be annem,büyüdükçe çocukluğunu özlüyor insan. Yanımda oluşun en büyük güvencemdi benim.Okul yolu sohbetlerimiz nasıl da uzakta şimdi. En çok Fatma''yı severdim sınıfta, en çok onu anlatırdım sana. Fatma dedim de aklıma geldi, çocukluğumun kanayan yarasıydı o.Çocuk yanımın duygusallığı...

Çok utangaç bir çocuktu Fatma.Öğretmen soru sorduğunda bildiği halde utanır söyleyemezdi. İçine kapanık, fakat çok çalışkandı.Daha doğmadan bir trafik kazasında kaybetmişti babasını, baba sevgisini tadamamıştı.Yetimdi. Ve çocuk yüreğine kazınan büyük acıları vardı. Çok fakirlerdi , kimi zaman hasta annesine bakar günlerce okula gelemezdi. Özlerdim onu. En çok bana yakındı Fatma, kimseyle konuşmazdı. Öyle ya sırlarını, acısını bana bile anlatamazdı. Doktor olmaktı en büyük hayali, '''' önce annemi iyileştireceğim , sonra da annem gibi olan herkesi'''' derdi. Anlardım onu. Ve her gece dua etmek için açtığımda minik ellerimi Allah babaya, Fatma için de bir şeyler isterdim.
İlkokul bitince vefat etti Fatma''nın annesi. Ateş düştüğü yeri yakmıştı. Tuhaf bir şekilde susuyor, ağlayamıyordu bile.Gözlerini dikip bir noktaya boş boş bakıyordu sadece.Canım acıyordu, çocuk yüreğim burkuluyordu anne. Acıdan nasır tutan yüreği vardı Fatma''nın. Çok geçmedi bir gece abisi ve ablasıyla habersizce gitmişti . Kimbilir nereye? Hep onu düşündüm ani kayboluşundan sonra.Ağladım zaman zaman çocuk ruhumla. Ve anladım Anneyle baba en kutsal şeydi bir çocuğun(insanın) hayatında.

Ağladım yine anne, Islandı yanaklarım.İçim burkuldu. Ve Fatma adı hep çocukluğumu çağrıştırdı bana.
--------------------
Çayım soğudu yine, evet hala sıcak içecekleri soğuk içiyorum anne.

Yine koşuşturmayla geçecek olan bir gün daha. Evet hep yetişmeye çalışıyorum hayata ve zamana. Hayat kısa, acelem bundan anne. Yapmak istediğim her şeyi başaracağım diye söz vermedim mi sana?

Biliyorum ki ; çok uzak bir şehirde de olsan, bir melek gibi hep yanıbaşımdasın annem.

Varlığına şükürler olsun,
ve babam iyi ki varsın.

Ayşe YÖRÜK- ist.
07.05.2007 --07:30
 

pajero

Doçent
Yastığım mezar taşım.
Meçhul.
Yorganı çekmişim göğün yüzüne.
Geceye gömülmüşüm...
Tane tane sarmış dört bir yanı ölüm; geceyi cebine doldurmuş ağzında gündüzü, yakmış tüttürüyor.







Tam ortasından yırtılmış ve bir pencere açılmıştı yırtıldığı yerinden gecenin. Uzakta bir pencere. Gecenin tam ortasında, bembeyaz. Bir el var camda bir çiçeğe dokunur gibi şefkatle, usulca dokunuyordu geceye. Saçlarını tarıyordu gecenin sabaha. Belli belirsiz bir yüzü ve kocaman gözleri vardı. Değebilir miydim yüzüne senin, hiç tanımadan yaşlılığını. Tanımıyorum da seni fakat farkındayız uzak evrenlerin kapı kapıya bakan iki yarası olduğumuzun. Zaten kim tanıyabilir ki bir başkasını.

Hiç dokunmadık el ele kılıfımız gece. Uzattın elini vücudun yoktu senin ellerin ve kocaman gözlerin vardı sadece. Uyumamak evrenin bu süreğen gidişine farkında kılıyor bizi. Biz aynı sevgiliyi seviyoruz. Sevgili bizi idare ediyor. Aynı sevgilinin bedeninde sevişiyoruz sabaha dek. Gece kılıfımız ve yatağımız. Ayıran bizi yine gece. Tenin nikotin, ter ve daha öncekilerin kokusu tarihin.

Artığız biz; gece artığı, iki hayat artığı evrenin durağanlığına isyan. Kararlısın uyumamakta ve kimsenin bilmediği bir sır var dudaklarında, usulca söylüyorsun siyah orta yerinden bükülerek titriyor. Güneş doğmayacak bu gecenin sabahında diyorsun. Uzaklara bakıyorsun ıslak asfalt sana birini getirecek olacak. Bekleme diyorum hiçbir şey söylemiyorsun. Ben çok bekledim diyorum kimse gelmeyecek artık o yoldan. Çoktandır gelen olmadı diyorum kızıyorsun. Ağlıyorsun, söndürmek gibi tüm ışıkları intiharlar yazıyor kıyısında uyuyup kalıyorsun. Sönerse ışığın göremezsem belli belirsiz yüzünü bil ki ölürüm diyorum susuyorsun. Gece gırtlağıma çöker boğar beni diyorum susuyorsun. Nasılda güzel beceriyorsun içinde yıkılan onca mermer sütunun acısını saklamayı. En çok sana yakışıyor yüzündeki acının kekre tadı dudaklarında.

Söndürme ışığını. Seni ben geceyi tırnaklarımla eşerek buldum. Sen son su damlasısın. Akmasın, gitmesin yutmasın kocaman ağzı gecenin seni sonra beni. Bir karanlıkta sen bağışta bulunma geceye. Bilmez misin hep böyle büyüdü karanlıklar. Evrenin balkonunda gibi söndürmeden güneşini bekle öylece kâinatlarımız karışsın bir hüzünle. Hiç ayrılma o pencerenden ellerinle selam ver aramızdaki sıkıştırılmış boşluğa. Bir gerçek olacak susuyorsun hala.

Söndürme ışığını pişmanlıklarım aramızdaki karanlığın sırrı. Sabaha doğru bir yılan gibi sıyrılıyoruz kabuklarımızdan; çırılçıplak bir gerçek üzerimizde kalan, her şey besbelli. Yeni firarlar giyiniyoruz tarlaların donmuş bıyıklarının sarktığı kaldırımlarda. Yurdum yok diyorum ait değilim hiçbir ırka diyorum. Bakıyorsun o göz olamayacak kadar büyük iki çukurdan gözlerimin içine. Bir tek gece var diyorum birde sen başka bir şey yok. Bir şey diyecek oluyorsun. Dağ diyorsun, isyan diyorsun. Nede çok söylüyorsun bunları diyorum; yüreğimizin torosları tertemiz.

Söndürme ışığını! Ne olur söndürme bir ışıkta sen öldürme karanlığın göğsünde.


Sende gittin özgürlük gibi bir çarşafa bürünerek. Kaçmanın adı özgürlük olalı büyüdü gece bu şehirlerde. Oysa ne kadar inandırmıştın beni uyumayacağına, ışığını söndürmeyeceğine. Uzak bakışlar biriktiriyorum şimdi başka tenlerde. Yalan tüm bu olanlar diyorum. Onayı suskunluğun.


Niye?
Nereye?
Neden?


Suçlusun! Bir karanlıkta sen ekledin geceye. Beni bir tek sen anlardın susarak. Ezberini bozdun aydınlığın. Sende yoksun varsın yok olsun bütün ışıklar. Ve uzağı gözler gözlerim.



cem DİREN (suyun susu)
 

pajero

Doçent
“ Senden önceki hiçbir mutluluk senin gözlerin kadar anlamlı değilmiş meğer...”

Sende yaşıyorum...
Hayatta yüreğim.
Önümde gözlerin, arkamda benliğim..Biletsiz bindiğim yolculuğun son durağındayım....Sana gelirken aynı gökyüzünün altında sensiz tüm kaldırımları ateşe verdim..Sonra da sensiz tüm kelimeleri söktüm dudaklarımdan..Bir sen kaldın avuçlarımda bir de geceye serdiğimiz yıldızlar..Sen uyanmadan tüm ceylanları emzirdim ben..Sonra da başucunda bekleyen Melek’lerin uykusuz gözlerine Cenneti karaladım...

Ah adını gökyüzüne sığdıramadığım,
Ah gözlerine sığındığım,
Ah bir gözyaşında ölümü şakağı dayadığım.
Sol yanımdasın / yaşamaktasın dua dua..
Hayatımdasın...
Sen susuz dudaklarıma sunulan ab- ı hayat...
Sen çöllerimin serabı,
Sen yüreğimin tek sevabı...

Boşluklarımı doldurduğum kelime, karanlığın üzerine örttüğüm gecemsin sen..Sen yaşama sebebimsin..Sen benim ellerimle sıkıca tuttuğum düşlerimsin..Sen uçurum kenarında sadece ölümü düşünen bir adama hayata dair bir şey öğreten kadınımsın.Şimdi ucurum kenarlarında cicekler toplamaktayım sana...Kalabalıkların arasında yanıbaşımda sen varsın beraber yürüdüğümüz..Ateşe verilmiş dikenlerin arasında iki ciceğiz biz hayata delice gülümsediğimiz..

Sen zamansızlığımsın..Sen kendime anlatmaya kalkıp anlatmakta aciz kaldığım bensin...Sende kendimi arayıp bir türlü bulamadığım bensin sen aslında..Gökyüzüne her baktığımda bulut bulut hayatı gördüğüm ansın sen...Sen benim yaşamaya kıyamadığım cümlemsin....Öznesi sen, yüklemi ben.Aydınlığımsın karanlığımdan ayıkladığım.. Mutluluğumsun acıların uykularında dua dua adını saydıkladığım..Sen hava, sen hayat sen nefes aldığımsın...Nefesinden mahrum etme beni...Sesini esirgeme ne olur..Gülüşlerini savur yüzüme..Göğsümün buzdan sarkıtlarına sür sıcak sözlerini..Üşümüşlüğüme düşür gözlerindeki baharları..Bırakma beni yalnızlığın ayak dibine..Üşürüm avuçlarında...Ölürüm ayakuçlarında.....Kalakalırım yüreğimin yıkım çalışmalarında..Gitme, kal öylece.

Uzaklığını unut..Ellerini uzat sadece...Zamansızlığını bırak..Kal bende..Gitme...Tut ellerimi..Topal olsa da yürüdüğümüz yollar yanımda kal..Gölgelerin yeter bana..Yüzü kirli, yüreği yaralı cocuğum ben.Şefkatine al beni..İçine çek beni..Sonra da hiç bırakma..Kanatlarımı salma uçurumlara....Bırakma beni “ bana “ ..Hep sende kalayım...

Bir fincan huzur,
Bir dirhem mutluluk yolla iç ceplerinde demlediğin...
Beni “ sende “ sakla...
Ben seninim...Nefesimdir yüreğim....
Beni “ bende “ sildim
Sende varolmak için...
Hasretini ektim dudaklarıma
Sende tamamlanmak için....

Suyum ol,
Soframda azık...
Yüzümde tebessüm...
Yüreğimde nefes...
Ben ol....
Ya ben sen olayım...

Sakın bırakma beni...
Yoksa düşerim adressiz coğrafyalara...

Gözlerimi yıldız sermek için gündüzü bekleme...
Her an sendeyim çünkü.....

Gözlerinde sakla beni....
Hayatın ta kendisi sensin çünki..

10 Mayıs 2007

İsmail Sarıgene
 

pajero

Doçent

ANNEANNEM
Nereden gelip, nereye gideceğini bilmediğinden olsa gerek, yaşamak gizemli bir yolculuk oluyor gözünde, türlü acılara, heyecanlara ve sürprizlere gebe olduğunu biliyorsun her yeni günün. Yine de, ister sevinç, ister keder çalsın kapını, hazırlıksız yakalanıyorsun çoğu zaman...
En umutsuz zamanlarında bile, kendini içine hapsettiğin karanlıktan çıkmak için debeleniyor bir parçan...İnkar eder göründüğün anlarda bile, aslında tek bir beklentin oluyor hayattan; yaşamını sürdürmek ve bazen, arka arkaya birkaç neden bile sıralayamıyorsun niye çabaladığına dair!
Bir kaç saat önce ailesinin yanından mutlu ayrılmışken, burnunda serin rüzgarın getirdiği çimen kokusu, başının üstünde pırıl pırıl yıldızlar, derin soluklar alıp, gecenin tadını çıkararak yürüyen biri, bu güzel geceyi; bir fincan kahve, bir keyif sigarası ile noktalamayı planlarken, karanlık balkonunda neden bunları düşünür bilmem.
Neden, salonunun baş köşesiyle ödüllendirdiği albümlerini yanına getirir? Anneler gününün getirdiği bir duygusallık mı ele geçirmiştir yüreğini, yoksa; epeydir görmediği ve sevgisinin tükendiğini sandığı birine sarıldığından mıdır özlemi?
Şu an, hiç olmadık yere ağlamadığım muhakkak!
Yine de sözcüklere dökemiyorum tişörtümü ıslatan tuzlu göz yaşlarını…Aciz kalıyor yüreğim!
Unutmayı öğretemediğim hafızam, baktığım her fotoğraf karesinde, yaşanmış senaryoları tek tek filme alırken, hep, mutluluğu resmetmek için bastığımızı fark ediyorum deklanşörlere…Yalnız ben değil, fotoğraflarda karşıma çıkan herkes, memnun görünüyor halinden...
Oysa, gülümsemem hüzünlü, gözlerim nemli; artık hayatta olmayan biriyle her karşılaşmamda keder tutuyor elimi!
Anneannem nasıl da gülümsüyor, küçük torununu kucağında tutarken; hediyelerini açtıktan sonra, derin bir iç geçirip, gözlerini kapatan annemi, bir an için titreten, acaba Onun özlemi miydi?
Neler vermezdim, bugün Onu da bir hediyeyle sevindirmek için! Belki, yenisini alınca, bu kez ikna olurdu, yıllarca felçli kolunda taşıdığı o eski kahverengi çantayı bir köşeye bırakmaya!
Tıpkı, bu fotoğraflardaki gibi pırıl pırıl bir gülümseme olurdu yüzünde, kızını ve kendini minnettarlıkla kucaklayan torunlarına sarıldığında…
Her zaman olduğu gibi titrek çıkardı sesi, “Allah bahtınızı açık etsin, el öpenleriniz çok olsun!” derken; çok çile çekmiş kadınların o asil hüznüyle, sıkı sıkı tembih ederdi bize annemize iyi bakmamızı…
Sonra, annemin hiç bilmediği annesi gelirdi aklına, ne kadar titiz olduğundan bahsederdi yine, dillere destan güzelliğinden ve ben yine şükrederdim anneannemizi tanıdığımıza!
Şimdilerde, bir çeşme var mezarının yanında, ayak ucunda yıllardır nöbet tutuyor bir çam, toprağının üstünde o çok sevdiği güller…
Anneler günün kutlu olsun anneannem!
 

pajero

Doçent
içinizde seni yeniden üretmek


an gelir...
siz,siz olmanın ötesinde bir yerde bulursunuz hayatı.
tüm görünür su götürmez gerçeklikler,o an anlam düşüşlerindedir.
an gelir...
ve siz bilir,hissedersiniz anlık mevsim değişimini.

bazen gökyüzünü uzayıp giden yolların ötesine çevirirsiniz.
beklentilerden sancılı demetlerdir bu.
etkiye tepki arayan insanı rol-model alırsınız.
beklenen güzeldir de beklemek bitirir kişiyi.
içten içe bir kemirgenlik hissiyatı hakimdir ruhunuza.
kalbinize aşırı doz sevgi enjekte edildiğinde
anarşik bir külfetle bakarsınız dünyaya.
kabına sığmayan duygusal hormonlarınızla gardınız düşer sevilene karşı.
politik polemiklere karşı dimdik ayakta duran ego,
ansızın bir kalbe yenilir.
an gelir...
seversiniz sadece ve rotası şaşar ömrünüzün.

karşınıza çıkan tüm fırsatlar ardınıza bilinçli bir hareketle itelenir.
tüm iyi-kötü fonksiyonlar,anlamlarınız içinde boşluktur.
kalbiniz aklınıza karşı sivrilir ve büklüm büklüm mantık döllerinden geçersiniz.
yürüyen kelimeleriniz vardır.
anlam biçemediğiniz olaylar ardı sıra cereyan eder içinizde.
an gelir...
işte ilk sevmenin tadıdır dudaklarınızda.

hiç bir olguya neden-niye-niçin'li sorular eklemezsiniz.
sonsuzluk gibi bir şeydir renkli dünya sizin için.
hayat flarmoniktir,guvaj boyalıdır ve kırmızı başlıklı kız romanıdır.
pürtelaş istisnalarınız oluşur.
narsistlikten egoistliğe yol alırsınız.
tüm maskeleriniz düşer birden bire.
kalbinizin gizem yüklü oyununda
kahraman-senarist-yönetmen sizsinizdir.
anlık bir hatayla kaybetme lüksünüz vardır elbette.
bir sözle düşersiniz eksikliğinizle.
an gelir...
acıyla yüzleşirsiniz.

korunaksız,kırılgandır kalbiniz.
bağırmak istedikçe nefessiz,dilsiz kalırsınız.
bir kadehlik morfinle acıya ket vurmak istersiniz.
tuşlar parmakların himayesinde çalışır istemsizce.
sayısızca yüz altmış karakter sıralanır iyimser dualar eşliğinde.
çiçek sırtına kartlar,kartların gövdelerine kelimeler düşer.
kuralı olmayan bir oyunda yerle yeksan olmuş ruhunuzla
yüzü morarmış kelimelerinizle dik durma çabasına bürünürsünüz.
sorularınız kalbinize gönderilir.
kalp destek ünitesi duygu hücrelerine yüklenir.
ve her soru sizi labirentlere çıkarır.
manzaranız,stresle içilen sigaralara benzer.
durmadan solursunuz,ciğerleriniz oksijen avına çıkar.
bitmeden bir tane daha,bir daha,bir daha...
eylemleriniz alenileşir ve kaybınız bitkinleştirir sizi.
an gelir...
ciddi akıl-kalp savaşının göbek taşında keselenirsiniz.

boşluklara sarılırsınız,titrersiniz.
ve an gelir...
o büyük boşluğunuzu başka bir yara ile doldurma gayretine düşersiniz.
ıslak kelimelerinizi silersiniz
ve an geldiğinden sadece sevmenin yetmediğini siz de farkedersiniz.




serkan çakmak
 

pajero

Doçent
Bir Örtü Ve Peşinde Bunca Anı

Ne kadar acı seni günden güne daha iyi anlıyor olmak...

Beslenme çantamın örtüsü geçti yıllar sonra elime. Saklamışsın... O sarılı beyazlı, pütü kareli, kenarları senden dantelli yemek örtüsü... Bir bez parçası bu kadar ağlatır mı insanı? Ya da dantellerinin kenarına sığar mı bunca anı?

Ömrün ayakları vardır... Zamanın peşinden koştururken ömür dediğin şeyler hep ardından kovalar durur seni. Sen unutmak istesende yapışırlar yakana, unutmak istemesende gün olur saklanırlar bir bez parçasının kırık beyaz oyalarına.

Ne kadar özenle katlar koyardın o örtümü çantama. Haftada bir kere yumurta haşlanır, bir gün sebze yenir, bir gün tavuk, köfte. Hiç unutmuyorum çarşamba günleri hamur işi günüydü. Sen en güzel pastaları, kekleri, sakız kurabiyelerini yapar koyardın çantama. O gün bugündür en sevdiğim gün çarşamba... Ve en sevdiğim rakam hala aynı... İlk okul numaram...

Kalın çerçeveler içine ince hüzünler doldururdun hep sen... Menekşelerin çiçek açardı, onların kenarına geçer öyle içerdin köpüklü kahveni. Ah annem... Ömür nasıl hızla geçip gidiyor. O zaman ne de özenle örmüştün kenarlarını bu bezin. Sakın kaybetme diye de sıkı sıkı tembihlemiştin hatırlıyorum. İyi ki kaybetmemişim... Ve sen iyi ki saklamışsın bunca sene.

O dönemlerde bir kırmızı kurdela telaşım vardı ahh neler çektirdim sana, bana okumayı öğret diye. O kurdelayı öğretmenimin bana sarı çengelli iğne ile taktığı günü hiç unutmuyorum. Masmavi önlüğüme ne de güzel yakışmıştı o kurdela... Çok büyük bir sevinçle eve gelip babama ilk hikaye kitabımı aldırmıştım. Sonrasında geçtiğim her yoldan seninle tabela okuma çabalarımız. Ki yine o günlerden kalmadır, minübüse her bindiğimde her birini kaçırmaktan korkarcasına okuma telaşlarım...

O zamanlar hayallerimi bile ayıklar hayata uygun olanları biriktirip bana geri verirdin... Kokunu özledim anne kokunu... Bil ki ömür boyu saklayacağım bu el emeği, göz nurunu...


Elif SEZGİN
 

pajero

Doçent
KÖY ROMANLARI
Eskiden “Ne yazdığın değil, nasıl yazdığın önemlidir,” derlerdi. Günümüzde ise bu tam tersine dönmüş durumda. Kitapçıların çok satanlar bölümlerine bir bakarsanız ne söylemek istediğini anlayacağınızdan eminim. Birisiyle yaşadığı ve sadece ikisi arasında kalması gerekenleri yazarak, bir eser yarattım sevdasıyla çıkarılmış birçok kitap var. Tabii ki bunlarda olacak, ama genellikle pirim yapan ve çok satanlar bunlar olunca işin boyutu değişiyor. Günümüzde hala 1800’lü yıllarda yazılmış klasikler okunuyorsa, bu bizim eksikliğimizi, hala onların ayarında bir eser üretemediğimizi gösteriyor. Bazılarının edebiyata katkıda bulunmak ve yarınlara kalacak bir eser üretmek gibi bir düşünceleri yok. Amaç iyi bir reklâmla çok satmak ve biran önce köşeyi dönmek... Hal böyle olunca da ortalıkta cinsellik, aldatma ve de fantastik yapıtlar cirit atıyorlar.

Yüz binlerce YTL harcanarak, haftada bir seri üretime geçen TV dizilerine bir bakın. Hiçbir odada kütüphane görebiliyor musunuz? Hiçbir oyuncunun elinde kitap gördünüz mü? Bilinçli olarak gerçeklikten uzak diziler çekerek insanları uyutmaya, gençlerin beyinlerini uyuşturmaya, şaşalı bir yaşama özendirmeye çalışıyorlar. Birçok dizide kahramanların konuştuğu dile Türkçe demeye bir şahit ister. Hal böyle olunca da dilini konuşamayan, okumayan, sorgulamayan, marka giymeye özendirilen, üretmeden tüketen bir gençlik yetişiyor. Köy Enstitülerinin kapatan ve 80 sonrası kitap yaktıran zihniyet hala iş başında. Beyinlerini yıkayıp, kitaplardan uzak tuttukları gençleri istedikleri yöne çekmeye, istedikleri amaç uğruna kullanmaya hazır hale getiriyorlar.

Çocuk kitaplarında bile gerçekçi romanların ve öykülerin yerini, uzay çağında çalı süpürgesiyle uçan insanlar, büyücülük okulları gibi mantık dışı olaylar, cinler, periler, yarı insan yarı hayvan yaratıkların maceralarını anlatan kitaplar almış. H. Potter’a özenerek uçmaya çalışan kaç çocuğun hayatını kaybettiğini biliyor musunuz? Fantastik öykü ve romanlara itirazım yok. Çocuğun hayal dünyasını geliştirmesi açısından bazı yapıtların yararlı olduğuna da inanıyorum. Bu türde yazılmış güzel kitapları (onların da çok sattıklarını görmedim) saymaya kalksam sayfa yetmez. Ama, bunun yanında gerçekten güzel bir dille yazılmış, ayağı yere basan yapıtlara da yer vermek, hak ettikleri ilgiyi göstermek gerekmiyor mu?

Çocuklarımızın körpecik beyinlerini yıkayan, gerçek dünyadan uzaklaştıran kitapların günlerce reklâmını yapıp, insanların ilgisini dorukta tutmayı başarıyorlar. Öyle bir reklâm bombardımanı tutuyorlar ki inanamazsınız. Reklâmlar öylesine etkili oluyor ki okuyucuya, o kitabı almadıkları zaman kendilerinde bir eksikliğin olacağını düşündürüyorlar adeta. Bir bakıyorsunuz kitap daha piyasaya çıkmadan yüz binlerce sipariş almış oluyor.

Milyonlarca çocuk işçisi olan, çocuk nüfusunun büyük bölümü köylerde yaşayan bir ülkede, onlara hitap edecek, yaşamlarından kesitler sunacak kitaplar nerede? Ben bu işe soyunurken belli bir amacım vardı. Çağdaşlarımdan farklı olmayı kafama koymuştum. Onların yazmadıklarını yazacaktım. Amacım binlerce smokin giymiş insanların arasında beyaz takım elbiseli olmaktı. Köyü yazan bu diye parmakla gösterilmekti. Hep bu uğurda çalıştım. Bazıları eserlerimin ismini, bazılarının ise içeriklerini çalarak tersyüz edip piyasaya sürdüler.

Bugünkü yazıma son vermeden, sizlere ülkeye sadece yaşadığı kentten bakan ve köyleri yok saymaya çalışan bir zihniyetle yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum.

Bazı yayınevleri köy mekânlı çocuk romanları ve öyküleri özel okullarda satamadıkları gerekçeyle dosyalarımı geri çevirdiler. İsmi bende saklı başka bir yayınevi ise, aynı nedenle dosyalarımı iki yıl bekletti. Daha sonra, ‘Hocam kentte geçen öyküler ve romanlar yazın, onlar daha çok satıyorlar,” dediklerinde, ‘Siz bana ne yazacağımı söyleyemezsiniz. Önünüze gelen dosyayı basıp basmamakta serbestsiniz,’ diyerek dosyaları alıp orayı terk ettim. Bir gün mutlaka kitaplarımı basacak bir yayınevi bulacağıma inanıyorum…
 

pajero

Doçent
Yağmur Damlaları IV-
Yağmur/Buhar Oldu

Yağmur, günden güne buharlaşıyor...

Yağmur, Buhar olarak “Senin adını neden Ateş koyduysam birtanem bu nedenle ateşin hep yakacak yüreğimi” düşüncesiyle tertemiz bir sayfa açtı hayatına...

Buhar, Ateş’e “Sen aşkın Ateşisin anlayamıyor musun! Bilmelisin; sevmek ve özlemekle geçse de ömrüm, aşkının heyecanı herşeye değer. Kollarında olup sıcaklığını hissetmek varken sensiz yaşanan bu heyecan, sevmiyorum demekle biter mi sanırsın kara gözlüm. Ben hayatımın hiçbir anında bir günlük sevmedim ki” diyerek kalbindeki sevgisini doyasıya yaşamaya karar verdi.

Buhar, içindekileri yaşadıkça yazıyordu. Ateş’e konuşuyordu her satırda. Buhar, Ateş’e aşık olduğu andan itibaren içindeki tarifi zor duygularla yaşamayı öğrenmişti. Ateş’i görünce gözbebeklerinin daldığı yerde durdu, derinden baktı Ateş’e. O’nu çekti içine.

Ateş, “ Yağmur, gitme hayatımdan seni seviyorum ve değer veriyorum ama o gözle bakmadım.” Yağmur da “Sen istemezsen gitmem. Yanındayım her soluğunda. Yarım bırakmayacağız paylaşılacak planlarımızı. Korkma bırakıp gitmeyeceğim seni. Sen git diyene kadar seninleyim” diyordu yanıbaşında. Tabii ki Yağmur/Buhar oldu o anda... ve başladı Buhar’ın hikayesi...

Buhar kendi kendisiyle konuşuyordu yine ve belki bir gün gelecek, Ateş bir başkasıyla Buhar’ın yanında aşkın ateşinde yanacaktı. Sevdiğini elinden tutup yürüyecekti. O gün geldiğinde Buhar ne yapacaktı diye düşündü bir an ve Buhar “O anda bile Ateş’in mutluluğu için dua edeceğim. Kıymetini bil diyeceğim sevdiği sevgiliye. Ateş mertliği, yiğitliği her sözü ve davranışıyla sevilmeyi fazlasıyla hak eden saygın bir yürek, bak gözlerine oradaki ışıltılar hayatın anlamı diyebilmek için orada duracağım” dedi kararlı bir ses tonuyla.

Hayretle baktım Buhar’a. Kendinden emin ve güçlüydü. Sevdiğine ve sevgisini hissettirdiğine pişman değildi. Huzurlu ve mutluydu. Gözlerinin içi gülüyordu.

Buhar şaşkın bakışlarımı farketmiş olacak ki “Ateş’in o anda dahi yanında, yanıbaşında olacağım” diyerek şaşkınlığımı umursamamazlıktan geldi.

Buhar, Ateş kendisini hayatında istediği sürece yanında olup iyi ve kötü gününde ona destek olmaya kararlıydı. Ateş’in hayatında sevdiği biri bile olsa, Ateş’in mutlu olduğu her dakikada kendisinin de mutluluğu yakalayabileceğini düşündü. Ancak o an geldiğinde ne hissedip, nasıl davranabileceğini de sordum kendisine, elbet düşünmeden edemedi. Cevabı enteresan geldi bana... Buhar, son kez bakacağını söyledi Ateş’in gözlerine. O an Ateş’e yanında yaşar mı diye söz verebileceğinden emin olmadığını, eğer Ateş ruhsuz kabul ederse Buhar’ı, o zaman yine yanında kalacağını söyledi. Neden ruhsuz diye bir soru sordum Buhar’a. Aklından ne geçtiğini bilmek istiyordum. Buhar sakin bir şekilde yine gözlerinin içi parlayarak bana dönüp gülümsedi ve “Zamanında yanında kalmak için kalbimi, aşkımı bırakmıştım avuçlarında o yol kenarında, gün gelirse ruhumu da teslim edeceğim huzurunda” bu nedenle rahatım dedi bana. Şaşırdım yine. Bana dönüp “Yağmur’un, Buhar olduğu an hangi andı” diye bir soru yöneltti. Tüm muzipliği üstündeydi yine.

Ateş, sana o gözle bakmadığını söylemişti o an değil mi!

“Evet” diye yanıt verdi. “Zorla güzellik olmaz. Ben ona aşık oldum diye o da bana aynı hisleri hissetmek zorunda değil ki!” diyerek de cümlesini tamamladı...

O an ne demek istediğini daha iyi anlıyordum. Buhar sırılsıklam aşıktı ve Ateş ile bağı o kadar güçlüydü ki Ateş’e hissettiği aşkla yanında huzuru ve mutluluğu yakalamıştı. Ateş’in hayatına biri girse bile o gün geldiğinde Ateş zamanında Yağmur’a hayatında bir başkası yokken kal diyerek buharlaşmasına neden olmuşsa da, gün gelirse Buhar’ın yok olmasına da izin verecekti...
Buhar bunu biliyordu. Bu nedenle güçlü ve cesurdu. Kendi hissettiği aşkı yaşıyordu. Hem de yanıbaşındaki aşkına zarar vermeden. Yağmur, Buhar olduğunda yine tüm duygular işleniyordu nakış gibi tertemiz sayfalara...

Nitekim bir gün gelir de Ateş başkasına aşık olup onunla birlikte olacaksa, Buhar da uçup gidecekti ve bitecekti bu aşk hikayesi...

Buhar içindekileri paylaşmaya can atıyordu. “Ateş’i seviyorum. Bir günlük, bir saatlik şıpsevdi aşklarım olmadı benim. Ateş’e yazdığım beni hatırlatan yemyeşil sayfalarda bulacak aşkımızı. Saf, tertemiz ve beklentisiz büyüteceğim hayatın anlamı olan sevgiyi. Ateş sevmedikçe ben daha çok seveceğim. Bir gün gelecek yeniden aşık olacağım” diyerek adeta kendi içindeki heyecanla büyük bir aşk yaşıyordu.

Nasıl mümkün olabilir Buhar diyerek yüzüne baktım. Ateş sana o gözle bakmadığını söylemedi mi!

“Ben Ateş beni sevsin diye mi sevdim” diyerek biraz kızgın, biraz isyankar yanıt verdi şaşkınlığıma. Haklıydı da. Tamam Buhar, yaşa aşkını dilediğin gibi dedim ve cümlem bitmeden ekledi. “Bu sefer kara gözlüm inan ki yağan Yağmurlara inat onların yerine gökleri delip geçeceğim.” Ateş’e konuşur gibi yine içindeki duygu seli ile dinmek bilmeyen heyecanıyla aşka meydan okuyordu.

Gökleri de del bakalım Buhar diyerek gülümsedim ben de...

Buhar son sözlerini tüm içtenliği ile fısıldadı. “Sana söz veriyorum, aşkıma meydan okumayan hiçbir adamı hayatıma sokmayacağım. Adamsa adam gibi gelecek... Bekleyeceğim ve her an sevmek için kalbimde tertemiz sayfalar yaratacağım.”

“Tanrı büyüktür ey sevgili!” Yüksek sesle haykırdı aklındaki düşüncesini. “Seviyorum, mutluyum ve huzurluyum. Yaşadığım için Allah’a şükrediyorum. Sağlığım da yerinde. Ateş bana o gözle bakmasa bile, yanımda olduğu sürece kendimi daha iyi hissediyorum. Sevmek, sevdiğini mutlu ve huzurlu görmeyi istemekle başlıyor... Ateş’in mutlu olması için elimden geleni yapacağım.”

“Allahım sen büyüksün, her olmayacak işte bir hayır vardır. Allah Ateş’e ve Buhar’a gönlündeki güzellikleri nasip etsin. Gönlümüzden sevgi eksik olmasın. Kalplerimiz iyilik, huzur ve insanlıkla can bulsun.”



Buharlaşmış Yağmur Damlaları...



Aşka Meydan Okumak; Cesur, yürekli ve ne istediğini bilen birisi Aşk ile karşı karşıya geldiğinde kaçmaz, korkmaz... Dimdik durur! Aşk; mutluluk ve huzur için bir adımsa, hayat da bir mücadeleyse kılıcını eline alır, kendi huzuru ve mutluluğu için risk alır, savaşır... Kılıç; duygu, düşünce ve mantığıdır... Savaş alanı ise hayat ve hayatın içindeki kendisine aşık insandır... Aşk risktir ve bir adım ile başlar herşey...


20.12.2006
Çarşamba
 

pajero

Doçent
MENFAAT TERÖRİSTLERİ !
Merhaba ! Yeni bir düz yazı ile huzurlarınızdayım. Yazmış olduğum
bu yazıma başlık yazarken çok düşündüm.Terörist derken de bu
kelimeye birde benzetme yaparak kaleme almak istedim.
Terörist kelimesi ; Vatan toprakları üzerinde Vatan ve bayrak
sevgisiyle yaşamaya çalışan insanlarımıza karşı uygulanmak istenen
bir çeşit şiddet ve yıldırma gösterisi olduğunu hepimiz biliriz.
Bu kelimeyi iki yönlü olarak incelememiz gerektiğini düşünüyorum.
Sanırım sizlerde benim düşüncelerime katılacaksınız.
Vatana,bayrağa ve milletine yürekten bağlı olan bir insanın tek
hedefi,bu sevdasıyla bu topraklar üzerinde huzur içerisinde
yaşamasıdır.
Yoksa ; Bu güzel kızıl derili sözünden hareketle '' Vatan toprakları
bize atalarımızdan miras kalmadı,bizler onu çocuklarımızdan ödünç
aldık '' nasıl diyebiliriz ? İleride bize sormazlar mı ? Baba veya anne ;
Bu Vatan benim size emanetimdi hani. Neden böyle yaptınız ?
Bu soruya nasıl bir cevap verebiliriz değil mi ?
Konuyu dağıtmadan dilerseniz birde teröristin diğer yüzüne bakalım.
Yani menfaat teröristlerine...Şimdi burada bazı konular farklı olsa da
düşünce aynı. Menfaat... Kısaca menfaati uğruna her şeyi göz önüne
alanlar. Dikkat ederseniz de her ikisinde ilk olarak kullanılmalar dikkati
çeker.
Bazı insanlar amaçları ne olursa olsun menfaatleri uğruna bir başka
insanları kullanmayı çok severler.Bir başka yazımda da söylediğim
gibi beyinli beyinsizler adını almaya hak edenlerin sayısı da sanırım
hiç az değil.
Sonuç olarak her iki durumda da söz konusu olan bir veya birden
Fazla terörist…Bu soruyu da her zaman kendime sormuşumdur.
Şimdi böylesi durumlardan yola çıkarsak verilmek istenen hizmet
veya planlanmak istenen düşünce de maalesef aynı değil midir..?


M. Levent ÖZGEÇ
 

pajero

Doçent
GÜN SENİN ADINDIR
Gün senin adındı sen farkında değildin.
Nasıl farkında olacaksın ki.
Her fikir senin etrafında kümeleniyor, Her toz bulutu önce senden parça koparıyor.Çünkü her yağmalama,her uğursuzluk ve arsızlık sana ait bir parçaya zarar verdi.

Gün senin adındı sen farkında değildin.
Bazen kirli elleri kocaman göbekli adamların taze,çıtır niyetine hisse senetlerine dönüştürüldü değerlerin . Aynı kirli eller saçlarından başladı sürüklemeye sonra göğüslerine uzandı.Şimdi kalbine doğru inan yolda aklını karıştırmaya seni yolundan saptırmaya çalışıyorlar.

Gün senin adındı sen farkında değildin.
Bazen de “abdestli elleri” sakallı damların hayır işlerinde topladığı ama bir türlü yerine ulaşmayan bilezik ,yüzük ,para ya da ev mutfak eşyası ile birlikte anıldı adın.Sen erdemin parçası diye dişinden artırdın tırnağından artırdın lakin senin duygularını birebir karşılamadı.Sonra toplanan yardımlarla işyeri,şirket,büfe,dört başı mamur eğlenceler oldu adın.Beş yıldızlı otellerde senden toplanan yardım malzemeleri ile gününü gün eden adamlar “Allah ”lafzını da dillerinden hiç düşürmediler.

Gün senin adındı sen farkında değildin.
İlk değil bu .Son da olmayacak.Sen hem herkesin sahip olabileceği ab-ı hayat dudaklı afet görüntüsündesin hem de sahip olamayanların hasedinden çatlayacağı coğrafyada sürdüyorsun yaşamını.Bir tarafın Kaf dağında mücevher koruyuculuğu görevini üstlenen bir devi andırırken bir tarafın kırkına karışmamış çocuk saflığında duruyor hala.Nadasa bırakılan tarlalarda yeni açmış ,taze gelincik yaprakları gibi narinsin bazen.Bazen de sırtına indirilen onca darbeye duyarsız,onca haksızlığa kayıtsız,binlerce yıldır uyuyan koca bir çınar ağacı.Aynı sen bir futbol maçı sonrasında caddeleri kana bulayacak kadar öfkesi ,sevinci denetimsiz durumdasın.

Gün senin adındı sen farkında değildin
Kırk kişiyle Çin sarayını bastığın demler gibi istediğin zaman akıyorsun meydanlara. Fatih döneminde olduğu gibi sahibi olduğun ,kendi kurduğun medreseye girişte sınava tabi olmayı içine sindiriyorsun.Ama bir tarafın Yeniçeri ocağında kazan kaldıran er olmaya devam ediyor.Bir tarafın daha dün pasaport verdiğin adamlara kırmızı halı sermekte tıpkı dün Mısır’a atadığın valiye söz geçirmez halin gibi.

Gün senin adındı.
Bir senin adındı farkında değildin.
Gazete sayfalarında arzı endam eden boy boy büyük başarı öyküler ile kazana döndü beynin.En basitinden neredeyse ayda bir servis edilen düşen işsizlik rakamları pembe tablolara seni bile inandırdı çoluk çocuk işsiz olduğu halde.( İşsizlik geriledi, yüzde 9''a düştü. Eylül 2004, Milliyet. /İşsizlik geriledi, yüzde 9.3''e düştü. Mayıs 2005, Vatan.
İşsizlik geriledi, yüzde 9.5''e düştü. Temmuz 2005, Radikal. /İşsizlik geriledi, yüzde 10''a düştü. Aralık 2005, Zaman. /İşsizlik geriledi, yüzde 10.3''e düştü. Aralık 2006, Sabah. /
İşsizlik geriledi, yüzde 10.4''e düştü. Mart 2007, Referans. /İşsizlik geriledi, yüzde 10.5''e düştü. Nisan 2007, Yeni Şafak. /İşsizlik geriledi, yüzde 11''e düştü. /
Ve... Mayıs 2007, CNNTÜRK. İşsizlik geriledi, yüzde 11.4''e düştü.)

Gün senin adındır
Sen artık adına da soyadına sahip çıkma iradesine yeniden sahip olduğunu göstermeye kalktığını ispatlamalısın.Senin adına düzülen bütün yalanlara ,bu yalanın önünde ardında sağında solunda bulunan bütün bileşenlere aslı geldi, gölgelerin hükmü kalktı diyebilme zamanıdır.

(Devam edecek ) Sinan YILMAZ
 

Jengar

Profesör
"Çocukluğunu unutan ve çocuklara sevgi duymayan bir öğretmen ne çocukları eğitebilir, ne de çocuklara yardımcı olabilir."

Krişnamurti
 
Güneş gibi ol şefkatte, merhamette
Gece gibi ol ayıpları örtmekte
Akarsu gibi ol keremde, cömertlikte
Ölü gibi ol öfkede, asabiyette
Toprak gibi ol tevazuda, mahviyette
YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN, YA DA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL !!!!!!!!

MEVLANA
 

pajero

Doçent
SEVGİ NEDİR...?

Seviyorum-sevmiyorum…O seviyor bu sevmiyor…yok ben gerçekten çok seviyorum…
Kim kimi daha çok seviyor…sevgi,nedir bu sevgi…nasıl olmalı gerçek sevgi acaba …
Ben de merak ettim doğrusu…bir çiçek adı mıdır…yoksa bir isim mi…peki içten gelen bir şey mi yoksa dıştan gelen…dur bakalım,neymiş bu sevgi…

Sevgi birine ya da bir şeye karşı duyulan bir histir,içten gelen bir duygudur,yüreğinin derinliklerinden gelen bir hoşlanma,bir beğenmedir sevgi…

Sevgi bağlılıktır…Birine delicesine bağlanmaktır,onu her şeyin önüne çıkarmaktır,varsa yoksa o misali...gerçekten sevmek...yürekten.her şeyini verebilmektir…tereddütsüzce…

Sana olan bu sevgim
Ezelden ebededir
Vefasız olma gülüm
Gülü koklayıp atma
İnan çok üzülürsün...

Sevgi hatırlamaktır…Ne yaparsa yapsın,nereye giderse gitsin onu kendinde taşımak ve his etmektir…onu hep aklında ve gönlünde tutmak,unutmamaktır…

Sevgi heyecandır…Sevdiğini düşününce,adını bile anımsayınca büyük bir heyecan ve haz duymaktır sevgi…

Sevgi sadakattır…Her zaman sevdiğine bağlı kalmaktır,ona ihanet etmemektir.başkalarıyla oturup kalkmamaktır…başka birine satmamaktır,başka birini düşünmek bile sevgiye kazık atmaktır…

Sevgi sadakat ister
Anla sen kiymetini
Dünya durdukça aşkım
Amade bu can sana
Katiyen satma beni
Ağır olur bedeli
Tamamıyla sev beni...

Sevgi samimiyettir…Sevdiğini açıkça söyleyebilmektir.Düşünmeden bile seviyorum diyebilmektir.içini samimice dökebilmektir.

Sevgi yaşamaktır…Coşku ile sevmek ve doludizgin yaşayarak hayatın tadını çıkarmaktır.yaşadıklarından tat alabilmektir.haykırarak seviyorum diyebilmektir.

Sevgi acıdır… Sevdiğini bulamayınca yüreğini yangın gibi cayır,cayır yakandır.

Sevgi bal kaymaktır…Sevdiği ile beraber olunca sevinçten havalara uçurup dünyayı güllük gülistanlık yapandır…yediğinden içtiğinden haz almaktır.

Sevgi ya seviyorsun ya da sevmiyorsundur…düşününce bunu anlayabilmektir ve bunu açıkça ortaya koyabilmektir.Sevginin hası karşılıklı olandır.Sahte sevgiler hep yalandır,sonu ise daima hüsrandır.Gerçek sevgi ise insanın içini okşayandır.Asil sevgi gözlerde başlayıp içine dalan ve insanın ruhunu ısıtandır.Asıl kaynağı iyi,güzel ve doğru olandır.Amacımız sevmek ve sevilmek…temennimiz ise sevginin en kralını yaşamanızdır.Nice sevgi dolu günlere.Sevgi''lerimle…

d.adıbelli
 

pajero

Doçent
YALNIZLARLA SÖYLEŞİ
Yalnız evcilleştirebildiğin şeyleri tanıyabilirsin, dedi tilki, insanların tanımaya ayıracakları zamanları yok artık. Aldıklarını hazır alıyorlar dükkânlardan. Ama dost satan dükkânlar olmadığı için dostsuz kalıyorlar.

Küçük Prens Antoine De Saint-Exupery sayfa 85


Ardıçların üzerinden bir ay doğuyor
Bozkır alabildiğince suskun
Ay kokusunu bilir misiniz?

Yalnızsan yıldızlı geceyi kokla... Bizim yalnızlıklarımızı ay ışığıyla buluşturmamız gerekli. Bizim yalnızlıklarımızın içinden rüzgâr esmeli;
yüzlerce serçenin şenlik yaptığı dallara yaslanmalı yalnızlığımız…

İnsan bazan tek başına yürür ya hani... Takılır ya gözleri yolun taşlarına; yol kıyısındaki nesnelere, çöp bidonuna, telefon direklerine…Yalnızdır…
Geçmiş binlerce çağ
gelecek tüm çağların ara yerinde,
İnsanların toz bulutları gibi savrulduğu âlemde,
her hangi bir zamanda ve yerde
yalnızdır insan…
Kimsesizlik duygusu yanı başında, sırtındaki giysi gibidir… Yukarda ay mı var; sıradan bir şeydir.
Geçirimsiz bir ıssızlık, kör bir tek başınalık…
ne yar –ne yer…
Duvarlar üstüne üstüne gelir…
Diyeceksin ki:
“her gün böyle işte”
Diyeceksin ki;
“sen kendinle konuştun mu hiç?”

Yaşama biçimimizi belirleyen insanların kurduğu adaletsiz düzenler, insanı insandan kopartıp da, birer yaşayan ölüye mi dönüştürdü… Seni de mi gömdü diri diri yalnızlıklara…
İşte bu yüzden diyorum, ay düşmeli bizim yalnızlığımızın alnına, suların akmasına kör kalmamalıyız.
Çünkü senin yalnız değil sandıklarının ay ışığıyla akrabalığı yoksa, asıl yalnız olan onlardır.

Kendinden pay biç;
ne kadar zayıfsın…
Başta Ölüm, daha nice korkular, hastalıklar, felaketler, kazalar belalar karşısında; korkmayan canlı var mı?

Kime gıpta ediyorsun, korkularınla örülmüş hapishanende.
Herkes büyük tehlikeler karşısında nasıl davranır? Batan gemide kim nasıl davranır? Savaşta kurşun yağmuru altında kim nasıl davranır?
Can korkusu, kaç ikiyüzlülüğü açığa vurur…
İkiyüzlü kalabalıklarla yaşamaktansa, türkülerle ısınmak daha insanca, daha dürüstçe değil mi. Çünkü türküler riyasızdır
Kime yaklaşırsak türkülere yaslanan yanından yaklaşmalıyız; en insan yanlarımızdan, yüreğimizden…

Kendimize yaklaşmalıyız önce
korkularımıza sarılarak
onlarla barışarak
yaralarımızı severek

Yalnızlığında çoğalan bilgeler yaşadı, o, zamanın hallaç pamuğu gibi savurduğu kalabalıklarda

Ömür bu
Korkularımız değil mi yaşadığımızın kanıtı biraz da
Ölüler korkmaz
Ölüler acı duymaz

Yaşadığın dünyayla bağ kurmalı bizim yalnızlığımız
Dünya sadece bu soysuz güruhtan ibaret değil
Herkes kadar bize de ait ay dede, bulutlar ve rüzgâr; başını uzat pencereden, seni bekliyorlar…


İşte içinden çıkılmaz evler; kör pencereler, sağır duvarlar…
Zamanımızdaki insanın yalnızlığı işte
Hiçbir çağda insan böylesine hapsedilmedi
Hiçbir çağda insan, dört duvar ortasına, caddelerin kasvetine, kalabalıkların ördüğü duvarlara, kaldırımların tenhalığına, böylesine hapsedilmedi
Hiçbir zaman, diğer insanlar kaldırım taşına duvara, betona, çeliğe bu kadar dönüştürülmedi
Aşk hiçbir zaman bu kadar anlamsızlaşmadı
Dostluk hiçbir çağda bu kadar soysuzlaşmadı
Damarlarımızda kan değil plastik akıyor; çünkü kalbimiz plastiğe dönüştü döşümüzde.
Ama yalnızlık duygusunun verdiği acı var ya, işte o, insani bir acıdır
Gerçi onun için de ilaçlar yaptılar, at hapını mutlu ol, iyimser ol, gülümse, sakinleş

İnsan hiçbir çağda bu kadar insanlıktan çıkmadı

Kalabalıklar, koyun kalabalıkları kadar duyarlı değil… Gözleri kör, birbirini görmeyen insanlar kalabalığı
Aynı evde yaşayıp da birbirini görmeyen kalabalıklar
Yalnızca birbirini mi?
Gökyüzünü, yıldızları, denizin dalgalarını duymayan kalabalıklar
Suyun şarkısını bilmeyen kalabalıklar, Ay koklamayan kalabalıklar
Yalnızlıktan geberenlerin kalabalığı

Sizler böylesine
“gocuklu celep kaldırınca sopasını
Sürüye katıldığınız” için, sürüleştiğiniz için, dünya ve insan bu kadar kirlendi
Şimdi yalnızlık yiyorsunuz, öldürdünüz kardeşinizi, öldürdünüz kendinizi. Ey iyi niyetli, iyiliği savunanlar, katilsiniz ama haberiniz yok…

Yaşamın içinde olanlar için yok bütün bunlar; yalnızlık herkesin yaşadığı tutsaklık değil. Türküsü olanlar için değil. Yaşamın içinde olanlar, başkaları için yürüyebildi, karşı çıkmasını ve reddetmesini bildi. Payına ölüm bile düşse razı olmadı tutsak yaşamaya. Aşkı ve namusu savunmasını bilenlere saldırdı karanlık ve sen onun katledilişini alkışlarla izledin bütün çağlarda.

Gecenin bir vakti balığa çıkan dört kişi için değil bu geçirimsiz yalnızlık. Balkonunda oturup yıldız avlayan kızın yüreği de, uykuları da yıldızlarla doludur. Çünkü yaşayan insan yanlarıyla yaşamaktadır o.Paylaşarak, dokunarak, koklayarak, severek alınabilir hayattan, yalnızlığın duvarlarını yıkacak olan duygular. Kalabalıkların içinde çocuklar nasıl davranır, nasıl keşfeder kendisini yalnızlıktan kurtaracak olan şeyi. Bir parkta, bir meydanda çocukları bırakınca ne yaparlar ona bakmalısın. Kuşları bırakınca ilk kondukları yer yaprakların arasındaki bir daldır. Ya sen yalnızlığında “yalnızlığını giderici olarak “ aklına ilk ne geliyor. Eğer yeryüzünde, ulaşamadığın, ama ulaşınca ona yaslanıp kurtulacağını sandığın bir başka insan varsa, yanılıyorsun. Başkalarının yalnızlığını gideremeyen ve başkalarına yaslanarak yalnızlıktan kurtulacağını sanan, ancak o insanlara yük olur. Kimse bir yükü sonsuza dek taşıyamaz. Kendi başına uçamayan kuşların yukarılarda kanat vurma şansı, bulutlarla oynama şansı olamaz. Tavuklara ise kümes uygun düşer.

Mutluluk
Dostluk
Sevgi
Aşk
bedava
O balığa çıkan dört insan için mutluluk sevgi dostluk ve aşktır yaşananların tümü. Hayat budur işte; birlikte balık tutarken yaşadıklarımızdır. Bozkırda yağmur yağarken, terkedilmiş, fışkı kokan bir tarla evinde toplanan çobanların sigaradan ve oradaki kuytu sohbetten aldıkları tadır. Yatsıya yakın tarladan gelen yorgun köylünün, ekinlerin hışırtıları içinde söylediği türküdür… Sonra oturup evinin sekisinde içtiği çaydır. O çayın içine ay düşer. İşçinin akşamleyin kucağında ekmeklerle evine girerken, yüzüne çarpan karısının gülümseyişidir. O anda dünyadaki tüm sorunları ertelemişlerdir;
Irak savaşını, ülkenin ekonomisini, siyasetçilerin sinir bozan konuşmalarını, TV dizilerindeki ağlayan sevgilileri, ayak ağrılarını, borçlarını ertelemişlerdir. Kendilerini bir yaprak gibi rüzgâra, bir kayık gibi sulara bırakmışlardır o anda; yalnız değillerdir

Evlerin hapishane olduğu zamanda, radyoyu açmak ve kendini söylenen şarkıya bırakmak bazan…
Bazan, hapishane saydığın duvarlardan dışarıya bakan pencereden hayata bakmak ve bir gün tüm bunları bir daha göremeyecek olduğunu düşünmek; ama bunun doğal olduğunu da, kaçınılmaz olduğunu da düşünmek ve gökyüzünün tadını dilinde hissetmek

Yalnız değilsin
Sana benzer nice insan var
Başkalarının acısına yanabilmek bir erdemse, insan olmaksa;
Başkaları için mücadele etmek ve doğruları savunmaksa, hayata anlam veren,
Anlamlandırmak senin elinde

İyi insan olmak için sadece iyi şeyler düşünmek; başkaları için güzel şeyler düşünmek yeterli mi?
Kimseye hayrın yoksa sen yalnızlığına ortak arıyorsun yalnızca ya da yalnızlığını üzerine kusacak, sırtına yükleyecek birini…
Senin ortak bulamaman tarihi değiştirmeyecek…




Böyle bir çağda kendinden başka kimseye güvenmeden, yalnızca kendinde olanlarla çıkmalısın çölü geçen yola. İnsan olarak pek çok sorumluluklarını da sırtına alarak yürümelisin. Ama senin için geçilmesi gereken çöller yoksa amaçsızsın demektir. Bulunduğun izbede birilerinin gelmesini bekleyen bir zavallısın sadece. Kaderini kendinden başka kim yazabilir. Yalnızca oturduğun yerde, kendinde ve yazgında bulduğun kusurlarla, birileri tarafından aldatılmışlık duyguları içinde, hayatındaki başarısızlıkların faturasını nerede olursan ol, yükleyecek birilerini bulur ve onlarla kavga ederek yaşarsın. Geri kalmış ülkelerde, bu daha çok böyledir. Çünkü birileri tepeden inerek ulaşır zirvelere, birileri ise ne yapsa ulaşamaz. Kaderini değiştirmeye çalışanların yanında olmayanın, yaşamını değiştirme şansı olmayacaktır.
Kaybedilmiş mücadelelerin sonunda yaşanan yalnızlıklar paslanmaya durduğumuz bir mekân değil, çıkış noktamız olmalıdır.

Elimizi uzatınca hayatını değiştireceğimiz bir çiçek var yakınlarımızda; bir bardak suya gizlenmiş hayat...
Elimizi uzatınca, birkaç sözle, bir insanın yüzende yayılan bir gülümseme olabileceğimizi bilmiyor muyuz...
Kaç hasta var şimdi, hani yanına uğramadığımız, belki yıllardır yatan
Bizden perişan olanlara bakıp da “ çok şükür halimize “diye sevinmelerimiz yok mu, insanlığa ihanetten başka nedir bu sözler... Yoksullara, hastalara, kimsesizlere bakarak kendi adımıza mutlu olmak, bencilliğin dik alasıdır. O anda o insan için ne yapılabileceğini düşünmek yerine sevinmek, alçaklıktır. Her acı insanlığa aittir, her yalan kendimize ve insanlığa karşı söylenmiştir; her aşk, insanlık bahçesinde yeni bir gül, her ihanet, tüm aşklara ihanettir.

Biliyoruz ki, milyonlarca insan için birer hapishaneye dönüşen yalnızlığın çıkış yeri, o, dünyalara hâkim olanların devasa tezgâhıdır. Küçük naif çırpınışlarla edilgen çevreci yürüyüşler ve protestolar kurtaramaz dünyayı vampirlerin ateşinden. Burjuvazi kadın erkek demeden sömürdüğü kitlelere feminizm gibi oyalamaca felsefeleri sunarak, yalnızca birbiriyle uğraştırır. Kadını ve erkeği biçimlendiren sisteme söz etmez kimse. Hobi niteliğindeki yalnızlık kulüpleri, yani, kitle örgütü adı altındaki kurumlar, asla kurtaramaz insanları o derin ve çıkışsız uçurum yalnızlıklarından. Çünkü oralar, herkesin yalnızca kendini kurtarmaya kalktığı birer kâğıt kayıktan başka bir şey değildir. Nereye gidersen git, nasıl ki kendini de götürüyorsan, yalnızlığın gölgen olacak. Nereye gidersen git, yalnızlığını sakladığın maskelerle güleceksin. Başkaları için yürümek, bir hobi değildir.

Hiçbir yazı bizi insan yalnızlığımızdan kurtarmayacak. Yeryüzünde ölüm karşısında yalnızız… İnançların talaşı çıkan bu çağda, ebedi bitiş, bu dünyaya kazık çakacağını sanan, hiç ölmeyecekmiş gibi diğer insanları yağmalayan, duygularına kadar talanlayan insanoğlu için kabullenilmesi güç bir şey. Ebedi bitişi kabullendiği oranda insanoğlunun yalnızlığı sekteye uğrar. Kendine yeterken başkalarına da el uzatan insanın, çaresizlik karşısında duyduğu o insanca yalnızlık, bir isyan ateşidir içinde. Başkalarına yardım edememenin verdiği yalnızlık.

Kimi zaman dilimizi anlamayan bir insan çölündeyiz; belki de çoğu zaman… İnsanlar kendi aralarında, aç kurtların kendi aralarında kullandığı tarzda bir dil geliştirmiştir. Hırlaşma tarzındadır ilişkiler. Daha çok asıktır oralarda insan yüzleri ve serttir. Birbirini nasıl kullanacaklarının, nasıl yiyeceklerinin veya ne kadar yiyebileceklerinin hesaplarıyla davranırlar. Senden alacakları bir şey yoksa sen de yoksun demektir. İnsanların omuzlarına basarak yükselmek isteyenler, korkunç aç gözlü bir bencillikle kurbanlarına son derece iyi davranır oralarda. Çocuklarına eşlerine göstermedikleri güler yüzü, en sevmedikleri insana bile son derece yürekten gösteren maskeler takarlar. Bir zamanlar namusuna sataşan düşmanına, gün olur belediye başkanlığı seçiminde oy istemeye gider. Bir zamanlar ekmeğiyle oynadığı, yoluna tuzaklar kurduğu insan, eğer bir şekilde yararlanabileceği bir konuma ulaşırsa, gidip ona yalaka kesilir. Burada kullanılan dil, işte bu nedenle ahlaksız bir dildir. Soyguncular, yardımsever; hainler, yurtsever, kötüler, iyiliksever kesilirler... Şeytanlar melek olarak dolaşır ve peşlerinde kendilerine has sırtlan sürüleri vardır. Ama istedikleri noktaya varınca, bir it gibi azarlarlar aynı insanları. Sende alacakları bir değer varsa, mutlaka sizi sevenler çok olur. İşte dünyaya farklı gözlerle bakan insan için burada yaşanan teklik duygusudur zor olan. Nerede doğruyu söylese, karşısında bir sürü hazır ve nazır düşmanı vardır. Kullanılabildiğin kadar toplumun içinde yer alırsın. Bu kullanmanın içinde, birilerinin derdini dinleme, onlara yandaşlık etme, acılarını paylaşma da dâhildir. Acısını paylaştığın insanlar bile, acıları geçince seni tanımayacak, hatta nefret edecek kadar soysuzlaşmıştır...

Değerleri olmak, kolay değildir değerlerini yitirenler güruhunda. Orada hırlaşma diliyle konuşurlar birbirine yakın duranlar, yalnızca işleri düşünce gülümserler, sırtlan gülümsemesi…

Bu zamanda sevmek, derin duygulara sahip olmak her insanda var olmayan özelliklerdir artık. Çoğu insanın sevgi duygusu körelmiştir. Bu nedenle, dünyevi hırsların bataklığında, akşama kadar bal tutup parmağını yalayanlar, insanlara “nasıl kullanacağını “düşünerek bakanlar, yitirirler aşk sevgi merhamet gibi yanlarını yüreklerinin... Diyelim ki sizde bu farklılığı görünce de, onu yok etmek için ellerinden geleni yaparlar... Daha çok evliliklerde görülür bu; karşınızdaki insan için siz belli nedenlerle beraber olduğu, evlendiği birisinizdir. Örneğin, mesleğinizdeki başarınız, kültürlü olmanız gibi nedenlerle size âşık olmuştur. Bunu ancak evlendikten sonra anlarsınız. O zaman kadar verilen sözler, söylenen laflar, uygulamada hiç can bulup yaşayamamıştır. Onun için sadece bir eşya olduğunuzu anlarsınız. Onun devasa boşluğunu hiçbir şey kapatamamıştır, sizin bazı özellikleriniz ve insan yanlarınızla kapatma düşüncesi ise, ortaya insanları birbirinden daha da uzaklaştıran bir evliliğe neden olmuştur. Bu durumda, o insan, sizin insan yanlarınızı, kalbinizin sevebilen, duyarlı yanlarını yok etmek için, her gün daha da zalimleşir size karşı. Kendinizi savunmak için, ona verdiğiniz benzeri karşılıklar onda büyük bir deşarj oluşturur. Benzeşmeyin onlara, onların umduğu davranışları yapmayın ve insan kalın. İnsan kalmak için çekip gitmek gerekiyorsa, gitmelidir kişi...
Siz gidip yıldızlarınızı yakalayın, maviliklerle kucaklaşın, yapraklarınızı okşayın, bulutlarınızı öpün.

Bir anı bir anına uymaz yaşamın
Bir anı bir anına uymazsa insanın, ilişkilerin de bir anına uymayan anları olması doğaldır.
Bazan nefret ederiz sevdiğimizden, ama sevgiyse gerçekten duygumuzun adı, hiçbir öfkenin söyletemeyeceği sözler vardır. Karşımızın iç dünyasını, bize olan duygularını yıkan sözler söyleyemeyiz. Kendimizi yalnız hissetmeyeceğimiz insanların yanında da kendimizi çok yalnız hissedebiliriz; ama belki de güçlülük, o anda bile onun yalnızlığını da hissedebilmektir. Belki de yaşamak, hissetmektir, yaşadığımız bu belirsizlik dolu maverada.
Evet, net olan hiçbir şey yoktur çoğu zaman.Kesin olan,yaşadığımız ve ölecek olduğumuzdur.Elini tuttuğumuz insanın kim olduğu kesindir,bazan kesin değildir nasıl olduğu. Özgür bir ruh ve akıla sahip olmayan için güvenli değildir dünya. Mutlak özgürlüğün olmadığını da bilir o,mutlak yalnızlığın ve mutluluğun da olmadığını bildiği gibi. Düşünen insan, sadece kendi hapishanesinden çıkmanın, yüreğinde pencereler açmanın bir yolunu bulacaktır, yalnızlıktan örülmüş hapishanesine karşın. Kendinden dışarıda ise, güzellikleri ve çirkinlikleriyle akan dünya vardır. Yalnız olup olmamak, mutluluk ve mutsuzluk, nerede durduğumuz ve nereye, nasıl baktığımızla ilgili değil mi…

Kimisi Camdaki Sinek Pisliklerini Görür,
Bir Başkası Camdaki Aksini,
Öteki Penceredeki Saksıyı,
Bir Diğeri Pencereye Dokunan Daldaki Çiçeği,
Kimisi Karşıdaki Dağları,
Kimisi Daha Da Ötesini;
Kendinden Dışarı Bakarken...

ADNAN DURMAZ
05.06.2007
 

pajero

Doçent
EĞİTİM ÜZERİNE...
Neye el atsak dönüp dolaşıp eğitime dayanıyoruz. Başarıların temelinde ve meselelerin temelinde eğitim var... Bu geçmişte de böyleydi günümüzde de... Ne zaman ki insanlar iyi eğitildi, cemiyet ilerledi, iyi oldu. Ne zaman ki yönetenler iyi eğitilenlerden seçildi, cemiyet ilerledi, iyi oldu.”
Yukarıdaki satırlar Batmanda doğup büyümüş yazarlarımızdan A.Vahap Akbaş'' a ait.
Eğitimin ne kadar önemli olduğunu ve toplum hayatında ki yerini vurguluyor.
Ne kadar da doğru...
Biz, bunun ne kadar doğru olduğunu; gün geçtikçe daha karmaşık bir hal alan, eğitim sisteminin toplum üzerindeki olumsuz yanlarından anlayabiliyor ve görebiliyoruz.
Bütçedeki eğitime ayrılan payın yetersizliği, öğretmen yetiştirmedeki ve atamalardaki tutarsızlıklar ve yetersizlikler, mevzuat ve program karmaşası bunu açıkça gösteriyor.
Kağıt üstünde kalan ilkeler...
Liyakatsiz yöneticiler...
Gündelik hesaplarla yapılan siyasi atamalar...
Bunlar hep biliniyor.
İyi de bilmek neyi hallediyor...?
Eğitimde, okul , aile çevre üçlüsünün önemi eskiden beri biliniyor.
Biliniyor da; alınan önlemler ne kadar yeterli ...?
Şöyle çevrenize bakın...
Bu üçlünün halini varın siz görün...
Okullar çete kaynıyor...
Aileler, ilgisiz...
Çevre, medyanın ve televizyonun etkisinde...
Dizi karakterlerindeki kahramanlarının birer aşığı...
Derler ki:
Çocuğun eğitimi, annesinin doğumundan dokuz ay önce başlar.
Bizde bebekler doğuyor, büyüyor, anne olup yeni bebekler doğuyor, onlar büyüyor...
Ve kimse onlar için bir şey yapmıyor...
Eğer böyle devam edersek, hiç şüphesiz yarın bu günden daha kötü olacak; önümüze, eğitimsiz kötü bir nesil ordusu çıkacaktır.
Geçenlerde, Milli eğitimin tertiplediği bir şura vardı, eğitim üzerine...
Bir çok kesimden yetkili kişi katıldı.
Mühendis, belediye başkanı, sendikacı...
Eğitim üzerine tartışmak, görüş alışverişinde bulunmak için bir araya gelmişlerdi.
Tuhafıma giden şuydu:
Bu konuda, seçilecek ve görevlendirilecek başkanın gönüllü olarak ortaya çıkamaması.
Neyse ki, bir eğitimci bu konuda sorumluluk alıp başkanlık yapmayı üstlendi.
Tuhaf olan başka bir şey daha vardı; bu konuda görüş bildirecek ve fikir sunacak kişinin hemen hemen olmayışı...
Söz konusu olan eğitim sistemimiz...
İyi bir eğitim sisteminin gerekleri ve kendi çocuklarımız...
Ama biz iki kelime bir şey diyemiyoruz...
Kendi çocuklarımızın eğitimi için çalışacak, onların geleceğini, yarınlarını kurtaracak bir şurada sorumluluk almaktan korkuyoruz.
Daha iyi bir eğitim almalarını sağlayacak projeler üretmek konusunda iki laf söyleyecek bilgi ve Kapasitemiz yoksa...
Yetişecek çocuklarımızın eğitimini varın siz düşünün...
Kimi suçluyoruz ki...?

yazar:zekice
 

pajero

Doçent
YALNIZLAR ÇAĞI
Bu satırları yazmaktaki amacım sadece;”yalnızca sen değilsin şu an bir mum gibi yalnız olan , ben de varım” diye seslenmektir

Biz neden yalnız kaldık böyle
İnsan soyu neden bu kadar acımasızlaştı
İlla ki birilerini boğazlamak mı gerekiyor katil olmak için
Bir insanı, yüz binlerce insanın ortasında ,kendisiyle baş başa bırakmak,kendine tutsak kılmak,boğazlamaktan daha berbat değil mi?.
Her gün yalnızlıktan bir sabaha uyanmak,
konuşacak tek canlı bulamamak,
yavaş yavaş ölmek değil mi…

Bir evde tek başına zamanlarca yaşamak, nasıl bir hapishanedir
Duvarlar, soğuk, geçirimsiz,
uzun zamandır bozulmamış çekyat,dokunulmamış eşyalar…
Duvardaki çerçeveler hep size doğru bakar;yerde serili halıların, örtülerin desenleri arasında kaybolursunuz bazan. Boydan boya uzanan çizgilerin arasında derinlikler oluşur.
Sandalyeyle konuştunuz mu, masayla, askıyla ,doğradığınız domatesle, yemek yediğiniz kaşıkla...
Bu dünyada sizin anlayacağınız, ona kendinizden bir şeyler verebileceğiniz veya size bir şeyler verebilecek, tek bir insan yok mu?
Kimse yok mu?
Yakınlarınız neredeler?
Neden onlarla aranızda yıkıntılar arızalar uçurumlar oluştu?
Neden sevmiyorsunuz onları?
Herkes kendi kalabalığı ve kalabalığının telaşı içinde, kaybolup gidiyor. Çoluk çocuk eş, iş ev kira gelecek kaygıları içinde, size ayıracak zamanları var mı? Herkes kendi telaşında yüzerken, sizi düşünecek zamanları yok elbette.


Ağlamış da kirpikleri uzun uzun top top olmuş narin saplı ışıl ışıl bakan gök gözlü dikenler, tarlaların anına sıralanmış başlarını maviliğe gömmüş, yüzlerini gün ışığına yaslamış, rüzgârda ağır ağır sallanıyorlar. Bu değil mi mutluluk. Bir kelebek gelip konuyor en sivri uzantısı üstüne. Uçarak yaşayan minik bir çiçek, kanatlarını sevinçle savura savura uçan, bulutun aklığından, rüzgârın nefesinden, çiçek kokularından beslenen bir tür çiçek; kelebek. Başakların cümlesi nasıl sırayla eğiliyor yelin önünde, ah o ses, o başakların birbirine dokunurken çıkardığı ses... Kökleri toprağın altında uzanıyor, gövdelerinde karıncalar dolaşıyor. Toprağın altında solucanlar... Köstebek ,karınca ,sülük ,solucan ve daha sayısız canlısıyla toprağın altında bir yaşam var.Yaşamak mutluluktur.

Hani şu mükemmel ahenk var ya, yağmur yağar, ırmaklar çağlar, suyun ulaştığı yerde bitkiler yeşerir büyür, çiçek açar, meyve verir. Su olmadan ne ekin olur, ne orman. Ne arı olur su olmadan, ne leylek gelir. Orman olunca bulutlar ağar dağlara, yağmurlar yağar. Yapraklar solarsa dünya solumaz olur…

Dünyadaki tüm varlıklar arasında bir uyum var. Dünya sonsuz bir fabrika gibi üretiyor yaşamı. Herkes üzerine düşeni yapıyor. Karnıcalar, sülükler, kaplumbağalar, buğday bitleri, ivezler, bok böcekleri büyük bir disiplin içinde çalışıyor. Bunu vurgulamak için olmalı,anlatılır ya hani.Adamın biri,bozkırlarda inek dışkılarını kusursuz bir yuvarlak haline getirip,oradan oraya yuvarlayan bok böceklerine bakıp bakıp da;”yahu bunları Allah neden yarattı,ne gereksiz canlı bunlar “ demiş.Bok böceği deyip geçmeyin;eski mısırda kutsal sayılıyorlardı bu canlılar.O dışkıların altına yumurtalarını bırakıp,kendileri ölüyor ,daha sonra o yumurtalardan çıkan yavruları,ölüp yeniden dirilmenin belirtisi sayıyordu mısırlılar.Bu böceklerin kabartmalarını piramitlere çok sık oymalarının nedeni buydu.Her neyse,onların varlığını gereksiz gören adam,gün gelir şifasız bir hastalığa yakalanır.Hikaye bu ya,tabipler de ,”onun ilacının,bok böceği olduğunu söylerler.Çok bilmiş adam ,o böceklerden yemek zorunda kalır.Gereksiz bir varlık yok dünyada kısacası.Gereksizlik ise,insana göre değil,doğaya göre düşünülmeli burada.Yaşam hep seller gibi akıyor hızla ve sonsuz ahengini kurarak. Evrende var olan ne varsa, aralarında belli bir uyum var. Güneşin çevresinde gezegenleriyle birlikte evrende attığı tura benzer hareketleri var diğer gök cisimlerinin de. Mükemmel uyum içinde yıldızlar da sönebiliyor, yenileri doğarken. Yaşam atom ve onun parçalarından başlayarak, bizim göremediğimiz küçüklükte ve galaksiler kadar büyüklükte akıyor. Bu akış yaşamın zincirinde halka halka uzanıyor.
He şey birbiriyle ilişkili ve ilintili…
Her şey birbirinin varlık nedeni…
Acı ve sevinç –iyilik ve kötülük-bu devasa akışta aynı yere ait, aynı şeyin değişik yüzleri…
Evrenin bütününün tek bir aklı var sanki…
Zerreler ve galaksiler bu devasa aklın parçaları;
karıncalar ve filler de…
Yaprak ve çiçek biliyor mu güzelliğini?
Güzellik yalnızca biz insanlar için mi var?
Doğada ne çirkin ne de güzel var.
Eğer bir gerçek varsa,özünden yanlış yöne sapmamış her şey güzeldir…

NASIL KONUŞUYORSUNUZ BÖYLE MAVİ GÖK GÜN IŞIĞINDA BİLLURLAŞIRKEN, EY SIĞIRCIK KUŞU VE RÜZGÂRDA İNLEYEN KAMIŞ… HANGİ DİLLE SÖYLÜYOR ŞARKISINI KURBAĞA VE SÖĞÜT AĞACI ,HANGİ DİLDEN HIŞIRDIYOR RÜZGÂRDA... EY SÖĞÜT AĞACI, DALLARIN KUŞLARLA YAPRAKLARIN KELEBEKLERLE KÖKÜN SU VE SOLUCANLA HANGİ DİLDEN SÖYLEŞMEKTESİNİZ. TAŞLAR ORADA, SON DÜŞTÜKLERİ YERDE KAÇ MİLYON YILDIR NE YAPMAKTADIR…

Taşların üzerindeki yosunların da bir canı ve bir macerası yok mu dünyada…

İKİ SEVGİLİNİN GÖZ GÖZE GELDİĞİ ANDAKİ AKIŞ VE DİL İŞTE BU DİLDİR; AŞKIN DİLİ…
SÖZE GEREK YOKTUR... DOKUNARAK, KOKLAYARAK, SOLUYARAK SARILARAK BAKARAK ANLATILIR VE ANLAŞILIR...

Keşke dünyayı parsel parsel bölmeseydiniz... Bir gün en görkemli sarayların da yıkılacağı, o görkemli saraylara sığmayan gururun ,kara toprağa karışıp gideceğini bilmiyor muydunuz?
Keşke parsel parsel bölmeseydiniz dünyayı.
Bölerken seni benden bölmeseydiniz.
Çiçekler ve ağaçlar kadar ülkesiz olsaydık.
Bir yerlerde yaşayıp insan kalsaydık
Birilerimizin varlıklı, birilerimizin aç ve yoksul olması doğal zorunluluk muydu!
Yoksullardan gasp ettiğiniz, yağmaladığınız, çaldığınız ne varsa, ölümden kurtarabildi mi sizi!
Aslında devasa bir yalnızlıktan kaçtınız, ömrünüzü anlamsızlaştırdınız… İnsanlardan çaldığınız ne varsa, sizin yalnızlığınızı da yaşamınız gibi süsledi yalnızca.
İcat ettiğiniz yalnızlık, size ölüm korkusu olarak, sahte bir yaşam olarak geri döndü. Yaşam bir bumerang gibi, başkalarına verdiğiniz acıyı da, sevgiyi de kat kat katlayarak geri döner size…

Parayla ne satın alınıyor.Evler,arabalar,giysiler değil mi.Evlerin yıkılmayanı,arabaların hurdaya dönmeyecek olanı,giysilerin yırtılmayacak olanı var mı.Parayla alınan mutluluk,paranız yoksa sizi terk edip gidecek.Parayla alınan dost da,sevgili de.Oysa varlıklı olabilmek için kaç insan kurban ettiniz yaşamınızda.Varlıklı olabilmek için,kaç aşk,dostluk,mütevazi dünyalarında kaldı;öldürdünüz onları.Varlıklı olmak için kendinizi öldürdüğünüzü bilmemeniz ne büyük aptallıktır.Alın sizi mutlu kılsın satın alınmış dünyanız,alın da çalın başınıza.Koynuna girip uyuyun ekonominizin size verdiği üstünlük duygusunun…

Genç yaşlı demeden
Dört duvarın arasında yıllarca kalanlar var.
Her sabah kalkıp işine gidiyor. İş yerinde de çok fazla iletişimi olmuyor insanlarla. Olsa bile yüzeysel, artık bıkkıntı veren günlük konuşmalar. Kimileri için günlük dedikodular kahve falları yaşama biçimi halini alıyor. Diğer zamanlarını da, bu yaşamın rastlantılarıyla aynı iş yerinde buluşturduğu insanlara dair besledikleri hasetlik, kıskançlık ve dedikodular yaşamını işgal ediyor. Kinle yaşıyorlar. Yaşama nedeni kin ve düşmanlık olanlar, düşmansız yaşayamıyor; mutlaka birilerini bulup nefret etmeleri gerekiyor, değilse ne yapacaklar. Derinliklerini kaybetmişlerdir artık. Bütün dünyaları bir avuçtur ve bir avuç suda kıyametler kopartırlar. Boyutlarından biri güdükleşince, kişilikleri belkemiksizleşir her yana eğilebilir. O kadar çokturlar ki, her yerde hazır ve nazırdırlar. Yalakadırlar, gammazdırlar, sistem onları istediği noktaya getirmiştir. Aralarındaki samimiyetler sahtedir. Yalandır tüm “nasılsınlar” yalandır “iyiyimler”.Onların arasında üçüncü boyutu, yani derinliği, duyarlılığı olan, dünyaya ve ülkeye bakan, zamana ve yaşama bakan, çiçekleri süs bitkisi olmalarının ötesinde düşünen insan varsa, işte o yalnızdır.

Bir gün dağılır bütün sahte kalabalıklar
Kaybolur bütün bu tantana
“O yüzler kim bilir nerede şimdi” diye düşünür insan oturunca bir an bir yerde dalıp gidince. Bir gün anlamsız olduğunu anlarsın onca telaşın, onca inadın, tartışmanın, boşu boşuna birbirini itelemenin. Aslında farklılıklarınız sizinle uğraşılması için yeterli olmaktadır. Dünya öyle bir hale gelmiş ki, namuslu olmak, dürüst olmak, başkalarını düşünmek suçtur artık. Suçlusunuz. Koca bir yaşamı dedikodularla, küçük hesaplarla doldurarak geçiren kalabalıkları yalnızlıktan kurtaramaz bütün bunlar.

Sonsuz ahengin uyumsuzlaştığı yer, eşref-i mahlûkattır.
Şimdi başta savaş olmak üzere bütün felaketlerin yaratıcısı olan bu varlık, yalnızlıktan geberiyor. Yalnızlar çağındayız. Yalnızlar çağı, diri diri ölünen çağdır. Duyguları ölen insan ne kadar insansa, o kadar insanız artık.

Ölüm haberlerini duymak istemeyen, hastalığında birbirinin ziyaretine gitmeyen, kötü gününüzde yanınızda olmayan kalabalık arkadaşlar, yalnızlar çağının tipik robotlarıdır. Hayvansal tepkiler veren garip bir sürü.

Sabahın dördünde kuş sesleri gelmeye başlar, baharda. Giderek yeşil dallarda çıldırırlar.

Yağmurlar, uyuma isteği uyandırır bazan, daha çok sonbaharda,
Deli bir rüzgâr eser, damlalar kindikler camları
Hava kararır kararır kararır…
Işıklar yalnızlığa yanar, ışıkların sesi uzar karanlıklarda uzar uzar... Karanlıkta tek başına uzayıp uzayıp da hiçbir şeye dokunamadan tükenip kaybolmaktır yalnızlık…
Sarı yapraklar dökülür
Sarı yaprakların her birinin bir hikâyesi vardır; her karıncanın, karganın, her bulutun bir hikâyesi olduğu gibi… Her sarı yaprakta evrenin tüm hikâyesi vardır… Bu hikâye başka bir hikâyeden doğar başka bir hikâyeye akar... Yalnızın hikâyesi kendine akar; kendi içindeki dipsiz boşluğa…
Issız evlerin itici bir tarafı vardır uzaklarda
Yağmurlar neden hüzündür ister bahar olsun ister güz
Kuşlar yağmurlu havalarda şarkılarına devam eder
Hazirandır...
Yalnızın hikâyesi, mahpusunkinden daha acı…
Kuş kadar aklımız kalmadı mı bizim, kuşlar gibi birlikte uçamıyoruz... Kuşlar birbirini sırtında taşımıyorlar ki oysa.
Eşeklerden daha mı aptalız, onlar birlikte otluyor çayırda


Hayvanlara kötü sıfatlar verip, sonra da birbirimizi onlara benzeterek aşağılıyoruz. Hayvanlar, doğadaki sonsuz akışın önüne set çekmiyor, o akış onların içinden geçiyor. Bu nedenle ötüyor kuşlar, kurtlar uluyor, bülbüller şarkılarını savaş alanlarında bile söylüyorlar.

Aşkı özledin mi?
Uzanmış da köşesine, umarsızca, geçirimsiz bir hiçlik duygusu içinde, yaşamda nice zamanın boşa geçtiğini düşünürken,
kapını çalacak kimseler yokken,
sen aramazsan seni arayacak kimse kalmadığını biliyorken…
aşkı özlüyor musun?
Nerede kaybettin onu
Neden kaybettin
Katlanamayacağın şeyler mi vardı
Dünya seni mi küstürdü, yoksa sen alınganlıklarınla kendin mi küstün ona.

Bize ait dediğimiz ne varsa, yaşam verip, sonra geri alıyor tümünü de... İlk sahip olduğumuz varlıklar, anamız babamız kardeşlerimiz; onları her an kaybetmemiz ve onlarsız, katlanılması çok zor bir çöle dönen yaşamı yeniden yeşertmeye çabalamamız doğal bir zorunluluk oluyor. Bir gün, varsa çocuklarımız da bizi kaybedecek. Hiç bir zaman tam bir aitlik söz konusu değildi sevgiden öte... Bedenimiz, bize aitse, bir böcek, bir yaprak gibi o da sonunda gider sonsuza, var mı ölmeyen insan. Bize ait dediğimiz, belki de sahibi olmak için yirmi beş yıl çalıştığımız didindiğimiz toprak ve ev ne kadar kalıcıdır bize. Yaşam gençlik verir, ama alır sonunda... Bir gün hayal kurmaktan vazgeçer mi insan. Evet, yaşam boyu hep kendisi için hayal kuranlar için, hayaller biter bir gün. Başkaları için, köyü için, ülkesi için, insanlık için, sevdikleri için hayal kuran bir kişiliği varsa insanın ne hayalleri, ne hayal kurma yeteneği tükenir, ne de bu yoldaki mücadelesi, özlemi... Başkalarını düşünmeden bir ömür geçirenlerin hayalleri de kendilerini kapsadığından, artık yaşlanınca, belki öldükten sonra, çocuklarının servetini daha da çoğaltması gibi hayalleri olacaktır. Bir gün madem, sahip olduğumuz şu can bile bizden gidecekse, ömür dediğimiz zamanı geri alıyorsa yaşam her an, o her an, dünyada hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar değerli olmalıdır. Ama ne çok isteriz bazan zamanın geçmesini; zamanı öldürürüz. Zaman öldürmek kendimize karşı işlenmiş bir cinayettir.

Hayalleri olmalı yalnızların, mademki bir sürüye dönüştürüldük. Bize öğretilen kalıplardan çıkmalıyız önce. Dışarı bakmalıyız. Bir ağacı dikip büyütmek hayal kurmak gerektirmez mi. Gelecek kaygısını bir yana atmış yaşlılara bakmalı, ne çok benzerler çocuklara. Çocuklarla en çok yaşlılar anlaşır gibi geliyor bana. Onları düşünün, aralarında düşsel dünyaların masalsı tadını da taşıyan sevecen bir atmosfer vardır. Çocuklar, büyüklerin taşıdığı hırsları taşımaz; yaşlılar da. Güneşin karşısında oturup bulutlara dalar giderler. Bir zamanlar onların da genç olduğunu düşünmez kimse. Ama onlar, yaşamın pek çok engebesinden geçerek, yaşamın insana acı veren pek çok ayrıntısını atmıştır. Onların yaşamında da müthiş coşkular, delilikler, çılgınlıklar olmuştur; kaybetmişler, kazanmışlar, yenilgiyi ve zaferi tatmışlardır. Acıya karşı daha tevekkülle yaklaşırlar. Onlardan yalnızlığa dair öğreneceğimiz çok şey vardır. Yalnızca yüzlerine, yüzlerindeki ve ellerindeki kırışıklıklara, yaşlılık lekelerine, sulanan gözlerine dikkatlice bakmamız gerek. Bir yaprakta belki evrenin tarihi vardır; ama bir insanda daha fazlasının tarihi vardır.
Yine de zordur yalnızlık, hala yalnız olan için.

İnsan neleri öğrenmiyor ki,
Kaybetmeyi öğreniyor. Yaşam bize verdiği ne varsa alırken, kaybetmeye alıştırıyor insanı. Birileri ölüyor her gün. Tanıdık birilerinin ölümü ne kadar alışılmaz oluyor; ama alışıyoruz işte. Giderek konuşmalarımızda yer almıyorlar. Terkedilmiş, geride kalmış onca şehirde kalan o kadar tanıdık insan da, bizi unutuyor. Giderek yaşamaz oluyoruz onlar için. Bir zaman aynı evleri paylaştığımız, okul arkadaşları, gurbet yoldaşları gibi, herkes, eğer uzaktaysa unutmaya başlıyor birbirini. Hafıza i beşer nisyan ile maluldür, diyor ya eskiler. Soluk aldığımız her yere taşıdığımız bir yaralı oluyor sırtımızda, gitgide daha da ağırlaşan, kaybetmelerle, kırık sevdalarla yarası daha da büyüyen, içimize üstümüze, gülüşümüze bulaşan bir yaralı taşlıyoruz; kendimiz. Kendimizi böyle yaralı taşımak ne kadar yorucu bir şey. İşte yorgunluktan taşıyamaz olduğumuz yerde kalakalmamızdır yalnızlık.

Biz kimsenin kolunu tutmadıkça bizim kolumuzu da tutan olmayacak... İnsanlığı yağmalanmış zamanlardayız çünkü. O geri kalmış, feodal, okul yüzü görülmeyen çağlarda bile, daha özveriliydi insan. Aşk için ölünen zamanlar geçti. Robotlaştırılmaya çalışılan, yalnızlık duvarlarıyla her birisi tek tek kuşatılmış kalabalıklar çağındayız. Gözyaşları bile bencilliğimizin fışkırdığı anlarda akmaktadır. Yalnızlığı iliklerimize kadar yaşarken, öfke içinde değil miyiz, tahammülsüz değil miyiz; ikinci bir insanı kendi dünyamıza soktuğumuzda, ne kadar uyumluyuz. Kendi benimiz o kadar ön plana geçmiş oluyor ki, yalnızlığın duvarlarıyla birlikte ördüğümüz o koruma zırhlarımızla da, insanların bize ulaşmasını engelliyoruz. Biz öfkeliyiz, temizlik hastasıyız, şüpheciyiz, pimpirikliyiz, benciliz… Kendi yaşamımızda var olan bu hapishane alanında başkasını ne kadar istiyor ve ona ne kadar katlanabiliyoruz. İnsanlardan ne çabuk bıkıyoruz, ne çabuk üzerlerine kırmızı bir çarpı koyup, öteliyoruz. Ama tüm bunlarda, kendi kusurlarımızı da bir yana bırakıp, bizi düzenin mahkûm ettiği bu geçirimsiz atmosferde bu hale geldiğimizi görmemiz gerekir. Kimseye tahammül edemeyen bencilliğimiz, o tek başına yaşanan dünyayı bize özgürlük gibi sunuyor; ama yalnızlığa mahkûm olduğumuzu anladığımızda da kimseye hayrımız kalmıyor. Kendimize üstün meziyetler biçmekten, kimseleri beğenmiyoruz; bedeli ise tek başına kaldığımız bir dünya oluyor.

Düzen, sapıklar üretiyor, hırsızlar, katiller, pezevenkler, fahişeler, vatan hainleri, hortumcular... Bilinenlerin dışında ruh sağlığı bozulmuş, her gün görüp farkına varmadığımız nice vaka var, nice potansiyel sapık, katil, haydut ve hain... Bütün bunlara dair korkular da üretilip kitlenin üzerine püskürtülüyor. Yalnız olduğumuz kadar da korkağız biz. O kadar korkağız ki, tavuklar gibi, uçmaktan korkuyoruz; dostluktan, arkadaşlıktan, aşktan korkuyoruz. Çünkü dostluk, arkadaşlık aşk adı altında yediğimiz darbelerin hesabını yapa yapa yaşıyoruz yalnızlıklarımızı. Yalnızlığımızın hapishanesi kimi zaman en güvenli yer oluyor. Şu hale bak, iliklerimize kadar yalnızken, kendimizde hiç kusur aramamaktayız. Mutlaka birileri gelip bizi keşfetmeli, bize hak ettiğimiz güzellikleri sunmalı ve yaşatmalı. Bu durumda en iyisini hak etmiyoruz ne aşkın, ne dostluğun. Böylesine zalim bir dünyada ve sistemde, şu an birileri katlediliyor… Egemen düzenin her tür iletişim organı yalnızlıkların duvarlarını kalınlaştırıp insanları birbirinden sürgün ederken, burjuva yazarları, şairleri kalemlerini yalnızlığın siyah yangınını körüklerken, bizler rahat kuytularımızda yalnızlıktan geberirken, dünyada birileri, düşüncelerinden dolayı öldürülüyor. Birileri, insanlık için daha güzel bir dünya adına mücadele ediyor. Parasız pulsuz okuma savaşı veriyor birileri. Bir çocuk uyuşturucuya alışıyor, bir genç kız kötü yola düşürülüyor. Bir tek insanı gerçekten kurtarabilmek değil mi yaşamın anlamı uçurumun kıyısında kolundan yakalayıp, çekmek ve ona bütün insan sıcaklığımızla sarılabilmek değil mi... İster alışveriş deyin, ister “sevgi karşılıksız vermekti” deyin, bizde sevgi yoksa başkalarına verecek, bir avuç; ,bu tahammülsüz ve özverisiz ruhumuzla kimseden yalnızlığımıza ilaç olmasını bekleme hakkımız yok. Bize yalnızlık yakışır.

Bütün zamanlarda vardı iyi, kötü, akıllı, deli, doğru, yanlış. Hangi çağda doğsak aynı keşmekeş içinde arayacaktık cennetimizi… Hangi çağda olsa yalnız kalma olasılığımız olacaktı. Bin yıllardır, yalnızlıklara itildi kalabalıklar, yapayalnız acılara, izbelere, yolsuz belsiz dağ yamaçlarına, çöllerin en ücra ve kurak yerlerine mahkûm edildiler. Acı ve sevinci oralarda var ettiler, sarayları ve kendilerinin kapatıldığı zındanları yaptılar. Sokrates gibi inançları adına zehir içenler oldu bin yıllar önce. Ne zaman olsa yalnızlık vardı. Dünyaya farklı gözlerle bakmakla başlarsın, kendinden dışarıya çıkmaya. Çağların birikimiyle büyüyen zulüm nifakları, insanlık atmosferini değiştirmiş, kitleleri robotsal ilişkilere boğmuşsa; kalabalıklar içinde dilimizi unutturmuşsa, bencilliğimizi büyütüp, sevgimizi güdükleştirmişse, bunu anlamalı ve çözmeliyiz. Çıktığımız, çıkartıldığımız insanlığımıza geri dönelim, yaşam denilen düş bitmeden önce. Ne kadar bencil kalırsak, o kadar hak ediyoruz yalnızlığı, bize yakışır.

Geçmişini, bitmez hesaplarınla, birilerini suçlayarak yavaş yavaş ölmekten vazgeç; yaşam gül bahçelerinden akan seller misali. Ayrılıklar da olacak yaşamımızda, hüzünler de... İçinde bir sağanak başlasın, tam yüreğinde, o yağmurda yola çık yeni bir şafakla. Bir gün öleceğini bilerek sev. Bir gün öleceğini bilerek sarıl, güneşi öp yıldızı avuçla, insanlara gülümse; sonsuz ahengin ahenksiz yerini tamamlarcasına… Değilse, bencillik bataklarının uzandığı dünyana en çok yakışan mevsim yalnızlıktır, kolay gele…

ADNAN DURMAZ
 

pajero

Doçent
DÜŞÜNMEYE DAVET EDİYORUM SİZLERİ
KENDİMLE kavga ettim,bugün...nedeni yok canımı sıktı...şu günlerde değişik bir ruh hali içindeyim,engel olamıyorum:kırıyorum,döküyorum,
hırçınlaşıyorum...ama engel olamıyorum ne yazık ki...ya bunaldım bu yoğun tempodan ya da kişiliğim artık yeni bir kişilik istiyor...kendi bilir bana dokunmasında ne yaparsa yapsın birde onunla uğraşamam bu kadar işimin arasında!!!

belkide kişiliğimin istediği şeyleri bir düşünmeliyim...olabilir aslında... ama tam olarak ne istediğini nerden bileceğim...ben beyaz derim o siyahı seçer,kesin bir yargı ile söylemiyorum bunu ama şu günlerde benimle zıtlaştığı kesin!!!ne yapayım ağzına acı biber süremem ki

(saçmalıyorum farkındayım belki de yazımı okumayı bırakacaksınız!!bunu bildiğim hallde yazacağım işte...bir kere:İNSANIN KİŞİLİĞİ ZATEN KENDİSİDİR NASIL TERS DÜŞŞÜN Kİİİ,KARŞILIKLI BİR KONUŞMA FELAN YOK NASIL TERS DÜŞER İNSAN KENDİNE??! dimi ama...)

aslında fazla bile ilgileniyorum kişiliğimle...çevreme bakarak öyleyim...eğer insanlar kişiliklerini kontrol edebilselerdi şimdi bu halde mi olurduk, allah aşkına?!!

başta olayı biraz şakaya aldım ama durun bir düşünün kişiliğiniz ile kendinizi...olayı biraz karmaşık anlattım biliyorum ama eğer düşüncelerimin ana fikrini tam olarak tamamlayamazsanız ben bu adresteyim,seve seve yardımcı olabilirim...

SON:
kişilikle bedenin birbirine kenetlenmiş olması gerekir...
böylece
bir insanın bir kişiliği olur...ancak
bu dünyada o kilit açılmış
bir insanda iki kişilik var...
-istisna durumlar var:bir bedende birden fazla kişiliği taşımaya kalkışıp rezil olanlar var ama onları almadım konuma-




-ÖZGE-
 

pajero

Doçent
TANRININ GÖZYAŞLARI ya da SOĞUK KAR TANELERİ
Yazar:Skoldpadda
Konu Başlığı: Bir Kalem Bir Kağıt

Yine kar yağdı bugün.. Tam da bahar geldi derken! Bu kış Ankara’daki hiç bir kar yağışında burda olmadığın gibi bu sefer de yoktun; tıpkı hayatımda olmayışın gibi. Çıkıp gezmek istedim sokaklarda ama ne geceydi henüz ne de yürürken omzuna kafamı koyabileceğim birisi vardı yanımda. Dökülsün istedim tanrının tüm gözyaşları soğuk kar taneleri olarak, sadece benim için, yeryüzüne.. O da ağlasın istedim halime, ben ağlayamazken. Kolaya kaçmak sanma bunu sakın, kolay nedir hiç bilmedim ki ben.. Sunulan hep zordu ve sunan da yine tanrıydı işte!! O halde nerden çıktı bu yerime ağlama olayı, baharı çağırmışken toprakana? Tanrı mıydı gerçekten yerime ağlayan, yoksa içime akan onca yaş birikip yeniden mi boğuyordu beni? Öyle olmalı, çünkü bugüne kadar benden başka kimseyi görmedim benim için ağlayan; ben hiç tanımadığım sen için nöbete tutulmuşcasına ağlarken.. Peki söyle bana nasıl olur bu? Mutlu olma ihtimali bir insanı neden bu kadar korkutur? Neden bir insan mutlu olacağım diye sanki çok yanlış bir şey yapmış gibi ödü koparcasına korkar? Hem de uzun süredir aradığıysa o mutluluk.. Yolların kesişme ihtimali, bir kaç saniye sonra da nefes alacak olma ihtimaline eşken?

Ve neden ağlar bir insan henüz tanımadığı birisi için? Sadece bir kaç dakikalığına elini tuttuğu için, o sıcaklığı yüreğine salıverdiği için mi? Ya da sadece gözlerine bakıp gülümsediği için mi? Yoksa sadece orada olduğu için mi? Yok cevabım, yok artık bildiğim gerçekler..



Bir adım atılmalıydı.. Her şeyin bir bedeli varken, o adımı atmadan hiç bir şey elde edilemezdi. Yürünecek yollar ne zaman dümdüz olmuştu da yürümek kolay olmuştu? Hesap vermeliydin, kendinle çelişmeliydin, ağlamalıydın, canın yanmalıydı, onun için vazgeçtiğin onca şeye değer mi diye düşünmeliydin..



Sonra da bir karar vermeliydin..



Ben vermiştim kararımı. Savaşmak için vermiştim, yenilmemek için! Bana çok şeye malolacağını bilerek vermiştim kararımı. Payıma düşeni yapmıştım ve istemiştim sevgini. Hazırlamıştım kendimi başıma geleceklere.. Yaşamaya, katlanmaya ve üzülmeye (üstelik bu yazıyı da şimdiki zaman kipinde yazmıştım daha önceden, daha farklı umutlar içeren bir sonla)..



Ama işte bugün kar yağdı yine Ankara’ya, bu kış hiç birini göremediğin gibi bunu da göremedin, burada olamadın, olmamaya mecburdun; tıpkı hayatımda olmaktan vazgeçip gelmeyişin gibi..



Nisan ‘07
 

pajero

Doçent
yokluğundan ustayı anma denemesi [attila ilhan için]
biz onu çok sevmiştik…

''ağustos çıkmazı''nda değildik, ekimi henüz adımlıyorduk, ama ölümlü bir ekim çok gelirdi bize.. onun ''cinayet saati''nin görgü tanıkları olarak ''istanbul ağrısı'' gelip bulaşırdı çünkü dizelerle.. yığılırdı ''askıda yaşamak'' adına ve ''elde var hüzün'' dedirtse de, ''büyük yolların haydudu'' na konuk gitmek gönendirirdi yüreğimizi; ''geç kalmış bir ölü''yü onun ''jilet yiyen kız''ına emanet bırakırdık.

''kırmızı pazar'' gelir konardı; her günden güne salarak tadını verirdi…
''kalk gidelim kadınlar baladı''nı fısıldarken; kendimizi, yüksek kaldırımda ''maria missakian''ın yanında bulurduk da ''müjgana şarkılar'' dillenirdi ezgisiyle ve ''aysel git başımdan'' demek düşerdi aklımıza: kötü günlerimizi uğurlamak içindi, bilirdik.

alabildiğine yoksul geleceğimize inat, tutunurduk.. ille de dizelerle, varlıklı günlerdeydik; ''nöbet değişimi'', sırasını hep şaşırırdı, ama ''o sözler ki'' peşini bırakasımız gelmezdi; çünkü şiirler, harmanlanmak gereğiydi, öğretmişti; ustamızdı o.

''sultan-ı yegah'' akşamlara vardığımızda, hayalimizde süzülen her sevgiliye ''sen benim hiç bir şeyimsin'' haykırısında bulunsak da ''ben sana mecburum'' çatısında büyütürdük yaşamın anlam kaygısını. çalışır didinir, yaşanır kılardık kendimizi; güzelliklere denk getirirdik zamanı.. ille de dizelerle…

bir yerlere varmak için geç mi kalırdık, yoksa erken mi varırdık o yerlere aldırmazdık; ''yağmur kaçağı'' gibi miydik bilmezdik, ama koşup koşup ıslanırdık yeryüzü ıslaklığında ''şahane serseri'' benlikler biriktirirdik… sokakların çukurlarından süzülüverirdik ''üçüncü şahsın şiiri''ne ki; birinci ya da üçüncü kimliklerimizle birden bir ''süleyman'' çıkarıverip de cebimizden ''zeynep beni bekle'' seslenmelerinde yaşamı hep güzelliğe yorardık.

haykırımızda, yitirmenin ve yitirilmenin buruk tadı hiç yer alamazdı; damarlarımızda hep bir dizesiyle dolaştığımız bir adamın -ki ustamızdı- naif öfkesinden, ''bence malumdur'' deyişinden, sesimizi bulur toplardamarlarımız an be an dağılıp yaşama koyulma vaktini yakalardı. şimdi zorbela toplanan damarımızdan bir damar koptu, can kan akıttı; yani can kanadı.. kanadı ''kimi sevsem sen'' diyen bir tınıyla kırıldı ''sisler bulvarı''nda. ''rüya bu ya'' gördük; bir dedik, iki dedik, üç dedik ''rüya bu ya'' gördük; korkacak bir şey yok ''gibi redifli gazel'' eskiliğinde yokluğa can okuduk. ama ''tut ki gecedir'' bir anons vardı artık ve bir ''kırmızı pazar'', ''kırmızı pazartesi''ye bırakmıştı yerini: - ''saatli bir bombadır patlar, an gelir, attila ilhan ölür'' hem de ''bir vapur gibi uğuldayarak''...

korkacak bir şey yok, sırası gelmişti.. aynı bize dediği gibi diyoruz… şimdi ''ıstanbul şehri ağlıyor'' mu bilemeyiz, ''ümitten ümit kesilmez'' mi diyordur yoksa, hâlâ bilmeyiz... korkacak birşey yok ''senin sana rağmen bir yüzün var''.. ''gözleriyle cellat''.. ''eski deniz halkı''ndan ''kirli yüzlü melekler'' dokunamayacaktır ki; ne kadınlar sevdin zaten yoktular, biliriz; ''başka yerde olmak'' da sana yakışacak ''kaptan'' bunu da kanımız çekilerek söyleyebiliriz!..

şahane serseri yağmur kaçağı yalnız kaptan, ille de dizelerle kalasın deriz.


M. Mustafa USLU
 

SDN Son Haberler

Son mesajlar

Üst