Ehli bidat ve tekfir meselesine dair

quasimodo

Profesör
Ehl-i Bid'at ve Tekfir Meselesine Dair
Tekfirin Şartları
İmam el-Gazzâlî’nin bir önceki yazıda (Tekfir Meselesi 2 ve 3) naklettiğim ifadeleri tekfir konusunda benimsenmesi gereken tutumu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Buna göre,
1. Allah’a iman, Peygamberlere iman ve ahirete iman dışında kalan itikadî hususlara taalluk eden ve tevatürle sabit olan bir meseleyi inkâr küfürdür.
2. Yapısı te’vile müsait olmayan, tevatüren nakledilen ve hilafına delil ikame edilmesi düşünülemeyen her hususa muhalefet küfürdür.
3. Fer’î meselelerde dahi olsa Efendimiz ‘(
)’i yalanlama anlamına gelen her tutum küfürdür.
4. Delile dayalı tevil söz konusu ise ve delil kat’î ise gereği benimsenir; zann-ı galip bildirecek derecede zannî ise ve tevilin dine bir zararı yoksa tevili yapan kimse tekfir edilmez, tebdi edilir (bid’atçi olduğu söylenir).
5. Mütevatir bir nassa, tevil yapmak suretiyle muhalefet edildiğinde bakılır; tevilin dilde uzaktan ya da yakından bir aslı yoksa bu tutum da küfürdür.
Bütün bu hususlarda bir kimsenin tekfir edilebilmesi için şartların bulunması ve birtakım engellerin mevcut olmaması gerekir. Bunları şöyle maddeleştirebiliriz:
1. Aklı başında bulunmak. Ne söylediğinin farkında olmak ve cunun (delilik) gibi bir durumda olmamak,
2. Özgür iradesiyle hareket ediyor olmak; baskı altında bulunmamak.
3. Üzerinde konuştuğu meselenin cahili olmamak; bilgi ve birikim sahibi bulunmak.
Bu şartları taşıyan bir kimse, İmam el-Gazzâlî’nin yukarıda naklettiğim maddelerde zikrettiği tutumlardan birini sergilerse, yaptığı işin küfür olduğu söylenir.
Bu ön bilgileri verdikten sonra meselenin aslına gelecek olursak;
Bir görüş, söz veya tavır küfür olduğu halde onu benimseyip söyleyen muayyen bir kimsenin kâfir olduğu söylenebilir mi, söylenemez mi?
Doğru olan, bu yazının yazılmasına sebep olan okuyucumun söylediği gibi, “Küfr” işleyen (yani küfr sözü söyleyen veya küfr itiqadında olan) kimseye “kâfir” denmiyecek de kime kâfir denecek?” tavrını benimsemek mi, yoksa “bir sözün, görüşün veya tutumun küfür olduğunu söylemek başka, onu benimseyip söyleyen muayyen bir kimsenin kâfir olması başka şeydir” demek mi?
İsterseniz önce geçen yazılarda ismi geçen Zâhid el-Kevserî merhumdan bir alıntı ile başlayalım: O, el-Beyhakî’nin el-Esmâ ve’s-Sıfât’ına yazdığı ta’liklerden birinde, “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” mealindeki 5/el-Mâide, 44. Ayeti üzerinde dururken şunları söyler:
“İbn Abbâs’ın dediği gibi: “Onlar kâfirdir (ancak), Allah’ı ve ahiret gününü inkâr eden kâfirler gibi değildirler.” Ğarîbeyn sahibi el-Herevî şöyle demiştir: “el-Ezherî’ye, Kur’an’ın mahlûk olduğu görüşünü benimseyen kimseye “kâfir” denip denemeyeceği sorulduğunda, “Onun söylediği söz küfürdür” dedi. Soru üç kere tekrarlandı. Ancak o, ilk söylediğini söylemeye devam etti. En sonunda şöyle dedi: “Bazen Müslüman da küfür sözü söyler.”
el-Kevserî merhum, bu ifadeleri İbnu’l-Esîr’in en-Nihâye’sinden nakletmiştir.[1]
Onun bu notu düştüğü yerde el-Beyhakî de tam bu meseleyi işlemektedir. İmam eş-Şafi’î’nin, ihtilaflarını düşmanlık derecesine taşımadıkları sürece ehl-i bid’atin şahitliğinin kabul edileceği görüşünü nakleden el-Beyhakî şöyle devam eder: “Ulemamız, ehl-i ehvanın (ehl-i bid’atin) tekfirinde ihtilaf etmiştir. Onlardan bir kısmı, ehl-i bid’atin görüşlerine göre meseleyi tafsil ederek onları tekfir etmiştir. Bu görüşü benimseyenler, eş-Şâfi’î’nin, bid’atçinin şahitliğinin kabul edileceği ve arkasında namaz kılınabileceği görüşünü, bid’ati küfre varmayan bid’atçilere tahsis etmişlerdir.
“Onları tekfir etmeyen ulemamıza göre ise eş-Şâfi’î, Kur’an’ın mahlûk olduğunu iddia etmenin küfür olduğunu söylerken, kişiyi dinden çıkarmayan kürü (küfrün dûne küfr) kasdetmiştir.
“Ebû Süleymân el-Hattâbî (rh.a), tevil yapan ve tevilinde hata eden ehl-i bid’ati tekfir etmez, şahitliklerini kabul ederdi. Yeter ki Haricî ve Rafızîler, işi Sahabe’yi tekfire vardırmasınlar ve Kaderiyye, işi, kendilerine muhalif olan Müslümanları tekfir etmeye, kazalarının caiz olmadığını, kendilerine karşı silah çekip kanlarını akıtmanın mübah olduğunu söylemeye kadar vardırmasın…”[2]
Ehl-i Bid‘atin Arkasında Namaz Kılınır mı?
İbnu’l-Hümâm, fasık kimsenin imameti bahsini işlerken, el-Muhît’ten, “Fasık veya bid’atçinin arkasında namaz kılan kimse, cemaatle namaz sevabını alır; ancak müttaki kimsenin arkasında namaz kılanın sevabını elde edemez” hükmünü naklettikten sonra tafsilata girer ve sözü bid’atçinin tekfiri meselesine getirir. Bu konuda imamlardan çeşitli nakillerde bulunduktan sonra şöyle der: “Bil ki, İmam Ebû Hanîfe ve eş-Şâfi’î’den (Allah onlara rahmet eylesin), bid’atçilerden ehl-i kıble olan hiç kimsenin tekfir edilmemesi görüşü sabit olduğu halde, zikrettiğimiz ehl-i ehva (bid’atçi) kimselerin küfrüne hükmedilmesinin (iki hüküm arasındaki tenakuzun) açıklaması şöyledir: Bu inancın kendisi küfürdür, bu inancı benimseyen kimse, küfür olan bir inancı benimsemiştir. Her ne kadar bu kimse tekfir edilmese de, durum böyledir. Onun tekfir edilmemesi, hakka ulaşmak için bütün gücünü sarf etmesi sonucu bu görüşe kail olması sebebiyledir.
“Ancak fukahanın, böyle kimsenin arkasında kılınan namazın batıl olduğunu kesin bir dille ifade etmiş olması bu açıklama tarzımızı doğrulamamaktadır. Bununla birlikte eğer buradaki adem-i cevaz görüşü, bunların arkasında namaz kılma fiilini işlemenin helal olmadığı anlamına yorulursa, o zaman problem kalmaz. Zira bir kimse, böyle birisinin arkasında namaz kılacak olursa, her ne kadar bu fiili helal değilse de, bu, kıldığı namazın sıhhatine mani değildir. Böyle izah edilirse ne ala, yoksa mesele çözümsüz (müşkil) dür.”[3]
Ali el-Karî, İbnu’l-Hümâm’ın üzerinde durduğu bu işkâlin çözümü sadedinde şunları söyler: “Bu meselenin çözümü konusunda şöyle düşünmenin mümkün olduğu açıktır: Fukahanın, ihtiyaten böyle bid’atçilerin arkasında namaz kılmanın butlanını kesin bir dille ifade etmiş olması, bu kimselerin kâfir olduğuna kesin bir şekilde inanmış olmalarını gerektirmez. Görmez misin ki fukaha, Hicr’in[4] Kâbe’den olmadığını kesin bir şekilde ifade etmemiş olmakla birlikte, Hicr’e doğru namaz kılmanın da batıl olduğunu ihtiyaten söylemiştir. Hatta fukaha, zanlarının gereği olarak Hicr’in Kâbe’den olduğuna ve tavafın Hicr’in dışından yapılmasına hükmetmiştir.”[5]
Ehl-i bid’atin tekfiri meselesini en tafsilatlı şekilde işleyenlerden birisi Kadı Iyâd’dır. eş-Şifâ’da mezhep imamlarının ve alimlerin konu hakkındaki kanaatlerini, Ali el-Karî’nin şerhiyle birlikte bu eserden mütalaa etmekte mutlak fayda var. Burada kısa bir özetini vereyim:
Bid’at ehlinin tekfiri meselesinde Selef’in ve sonra gelen ulemanın ihtilaf ettiğini zikrettikten sonra[6](Ali el-Karî burada bid’at ehlinin tekfir edilmeyeceği görüşünü İmam el-Eş’arî ile Eş’arîler’in ekseriyeti ile İmam Ebû Hanîfe ve Hanefî fukahasının ekserisine ait olduğunu söyler), İmam Mâlik ve ashabının ihtilaflı görüşlerinin zikrine geçer. Burada İmam Mâlik’ten ve ashabından nakledilenlerin çoğunluğunun, bid’at ehlinin tekfir edilmeyeceği istikametinde olduğunu belirtir.
Daha sonra Selef âlimlerinin, fukahanın, muhaddislerin ve kelamcıların ekseriyetinin, bid’at ehlinin tekfir edileceği görüşünde olduğunu söyler ve örnek olarak bazı isimler zikreder. Bir tevile dayalı olarak benimsediği görüşün yol açtığı netice küfre varan ve fakat küfrü amaçlamayan bir kimsenin durumu hakkında Selef’in ekserisinin tekfir, fukaha ve kelamcıların ekserisinin ise adem-i tekfir görüşünde olduğunu belirtir.
En az bi’at ehlinin tekfir edilmeyeceğini söyleyenlerin görüşü kadar, onlardan tevbe etmelerinin isteneceğini, etmezlerle öldürüleceklerini söyleyen ulemanın bu görüşü de önem taşımaktadır. Zira bu ulemadan birçoğundan nakledilen hükmün sonunda miraslarının vereselerine verileceği hükmü yer almaktadır ki, bu da onların küfren değil, hadden öldürüleceklerini gösterir.
Bu söylenenler, ulema ve fukaha arasında ehl-i bid’atın tekfir edileceğini söyleyenler bulunmadığı anlamına elbette gelmez. Benim de böyle bir kastım yok zaten. Mesele, küfür sözünü söylemek ile tekfir edilip mürted muamelesine tabi tutulmak arasındaki farkın tebellür ettirilmesidir.
Küfür bir sözü söylemenin veya küfür bir fiili işlemenin kişiyi her hal-u kârda kâfir yapacağını söylemenin isabetli olmadığını, birkaç yazı boyunca yaptığım nakiller yeterince anlatıyor. Bu yazıda son bir nakle daha yer vererek meseleyi toparlamaya çalışacağım.
Küfrü Üzerine İttifak Edilen Kesimler
İmam Ebû İshâk eş-Şâtıbî, el-İ’tisâm’da, “müteahhirundan biri” diyerek ismini zikretmediği bir âlimden,bid’at fırkalar içinden, kâfir olduklarında bütün Müslümanların ittifak ettiği kesimlerin özelliklerini nakletmiştir. Bu özellikler, –Sebeiyye’nin Hz. Ali (r.a) hakkındaki itikatlarında olduğu gibi– Allah Teâlâ'ya ortak koşmak, –Cenahiyye gibi– Allah Teâlâ'nın mahlûkata hulul ettiğine inanmak, –Gurabiyye gibi– Efendimiz (
)’in risaletini inkâr anlamına gelen bir inancı benimsemek yahut haramları helal kabul, farzları ıskat ve –Gulat-ı Şia gibi– Efendimiz (
)’in getirdiklerini inkâr etmek gibi şeylerdir.
Yine o âlime göre, zikredilenlerin dışında kalan inançların kişiyi kâfir yapmaması uzak bir ihtimal değildir. Bunu bu şekilde nakleden eş-Şâtıbî, o âlimin bu meseleler hakkında uzun uzadıya zikrettiği deliller bulunduğunu belirtir ve onlara yer vermeyeceğini söyleyerek şöyle der: “Ancak üstadlardan duyup dinlediğimiz şudur: Muhakkik usulcüler, sonuç itibariyle küfür olan şeylerin, halde küfür olmadığını kabul söylemişlerdir.[7]
Küfür Bir Görüşü Benimseyen Kişi Kâfir Olur mu?
“Lazım-ı mezhep mezhep değildir” kaidesini hatırlatan bu tesbit ile birlikte, küfür bir sözü söyleyen veya küfür bir görüşü benimseyen herkesin niçin kâfir sayılmayacağını –delilik, bunaklık, ikraha maruz kalma… gibi arızî durumları dışarıda bırakarak– şöyle özetleyebiliriz:
1. İmam el-Gazzâlî’nin ta’liline göre o kimse, –mesele tevile müsait ise– tevil sonucu o hükme varmıştır.
2. İbnu’l-Hümâm’ın ta’liline göre o kimse –hakkında ihtilaf edilmiş olan– o mesele hakkında doğruya ulaşmak için bir cehd ve gayret (içtihad) göstermiştir.
3. Ali el-Karî’nin ta’liline göre bu durumdaki kişinin tekfir edilmesi ihtiyat sebebiyledir. Yani insanların gevşeklik göstererek o görüşü benimseme eğilimine girmesini engellemek için böyle davranmışlardır.
4. Sonucu küfre çıkan bir görüşü benimseyip savunmanın, o sonucu kasdetmedikçe küfür olmaması.
Bütün bunlar, bir müslümanı tekfir ederken riayet edilmesi gereken noktalar hakkında bize yeterli fikri verebilecek keyfiyette tesbitlerdir. Her ne kadar buraya yansıtmadıysam da, ilgili kaynaklarda, kendisini kâfir yapmadığı bu durumlarda dahi küfür bir söz söyleyen kimsenin tevbeye davet edileceği, etmezse ta’zir cezasıyla cezalandırılacağı konusunda uyarılar mevcuttur. Dolayısıyla bu yazdıklarımdan, küfür sözü söylemenin hafife alınabilecek bir davranış olduğu şeklinde bir sonuç çıkarılması kesinlikle hedeflemediğim, arzu etmediğim ve onaylamadığım bir istintaç olacaktır!..
Aynı şekilde bu seri yazıyı yazarken, kendisini İslam’a nisbet eden fırkaların içinde görüşleri küfre varan ve bu sebeple ulema tarafından fiilen tekfir edilen kimseler bulunduğu gerçeğini göz ardı ediyor değilim. Bu yazının maksadı “kimlerin tekfir edildiğini” değil, “kimlerin tekfir edilmediğini” ortaya çıkarmak olduğundan, konunun bu yönü üzerinde durmayı zait addediyorum. İnşaallah yazdıklarım, en azından üzerinde ulemanın ihtilaf ettiği hususlarda tekfir müessesesini işletmeden önce bir kere daha düşünülmesine vesile olur.
Doğruya ulaştıran Allah Teâlâ'dır.

[1] İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, IV, 186.
[2] el-Beyhakî, el-Esma ve’s-Sıfat, 257-8.
[3] İbnu’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, I, 304.
[4] Kâbe ile “hatîm” denen yarım daire şeklindeki duvar arasında kalan ve altın oluğun altına rastlayan yer.
[5] Ali el-Karî, Minahu’r-Ravdi’l-Ezher fî Şerhi’l-Fıkhi’l-Ekber, 428-9.
[6] Kadı Iyâd, eş-Şifâ (Ali el-Karî şerhi ile birlikte), II, 493 vd.
[7] eş-Şâtıbî, el-İ’tisâm, II, 413
http://irsadforum.net/forum/akaid-ve-iman/ehl-i-bid'at-ve-tekfir-meselesine-dair/

arkadaşlar bu konular ağır yorucu veya uzun gelebilir
piyasada dolaşan yayınların önemli bir kısmı ehli sünnet vel cemaat e uygun olmayıp maturudi/eşarı sistemine aykırı itikad bozucu kısımlar içermektedir
binaenaleyh ehli sünnet vel camaat itikad sistemini iyice öğrenmemiz bu yanlışlara düşmememiz gerekir bir an için uymamız ifsad olmamıza yeterli olabilir
 
Üst