Beyazıdi bistami[ksa]hazretleri 4. son ama özel bölüm

ashabulyemin

Profesör
Bayazid-i Bistami Bölüm 4
Bayezid-i Bistâmî hazretleri anlatıyor:
“Benim zamanımda İslâm âleminde evliyâullahtan yetmiş bin kadar veli vardı. Ve bunların her biri de ibâdet, riyâzet, keşif ve kerâmet sâhibi kimselerdi. Fakat asrın kutbu, evlâd-u iyâlinin nafakasını temin için gece gündüz örs başında çalışan ümmî bir demirciydi.
Bu bana mâlum olunca ben ‘Kutbiyet sırrı gibi yüce ve mânevî bir mertebe, bunca velilerden birisine verilmeyip, bir ümmî ve henüz keşfi açılmamış bir demirciye verilmiş’ diye hayrette kaldım.
Bir gün o demircinin dükkânına vardım. Selâm verdim. Selâmımı aldı yanıma gelip elimi öptü ve benden duâ talep etti. Henüz keşfi açılmamış olduğu için kendi makâmından habersizdi. Ona dedim ki:
- Ben senin ayaklarından öpeyim, sen bana duâ et! Sizin duânıza muhtaç olan benim!
O şöyle dedi:
- Benim sana duâ etmemle, içimdeki dert teskin olup, hafiflemez ki!
Ona tekrar dedim ki:
Senin ne gibi bir derdin var? Söyle belki elimizden bir
çâre gelir.
O zat:
- Düşünüyorum, bu ateş Cehennem ateşinin soğutulmuş hâli olduğu hâlde demiri eritirken, bu insanlar Cehennem ateşine nasıl dayanacaklar! Âhirette bunca kulun hâli ne olacak? dedi ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Onun derdi bana tesir etti. Kendimi tutamayıp ben de ağladım. O vakit hâtifden şöyle bir nidâ geldi:
- Bunlar ‘nefsim nefsim’ diyenlerden değil, ‘ümmetim ümmetim’ diyenlerdendir! İşte o anda kalbimden evvelki hayret ve taaccüp zâil oldu. O zaman ben bildim ki bu zatların istidadı başkadır. Bunlara Kalb-i Muhammedî üzere istidat vâki oluyor. Ve bu zatlar Hakîkat-ı Muhammediyeye mazhar olmuşlardır. Ona:
- İnsanların azap çekmesinin size ne gibi bir zararı olur? diye sordum. Dedi ki:
- Ey Kardeşim! Benim yaratılış mayam, şefkat ve merhamet suyuyla yoğrulmuştur. Eğer Cehennem ehlinin bütün azâbını bana yükleseler de, onları bağışlasalar, ben memnun olur ve derdimden kurtulurum, dedi.
Ondan sonra kendisiyle bir hayli sohbet ettim. Namazda okumak için benden bilmediği bazı sûreleri öğrendi. Onunla beraber geçirdiğim bu kısa vakitte bâtınım, Rabbânî feyizle öylesine doldu ki, kırk senede tahsil edemediğim dereceleri onunla yaptığım bu kısa sohbette tahsil ettim. Ve bildim ki; Kutbiyyet sırrı başka bir şeymiş. Ne ilim ile ne de çok ibâdetle kazanılır bir şey değildir.”
* * *
Yusuf Bohuranî isminde bir zât Bayezid-i Bistâmî hazretlerinin huzuruna gelerek imtihan kastıyla Ondan keramet talep etti. Bayezid-i Bistâmî hazretleri buyurdu ki:
- Biz kerâmet ve harikalarımızı, Ebû Saîd Râî’ye havâle ettik. Madem böyle bir şey istiyorsun var sen ona git! Bunun üzerine Yusuf Bohurânî oradan ayrılıp, Bayezid’in yetiştirdiği velilerden olan Ebu Saîd Râî hazretlerine gitti. Onu aradı, sordu soruşturdu ve nihayet onu sahrada huşû içinde namaz kılarken buldu. Baktı ki, o namaz kılarken koyunlarına kurtlar çobanlık ediyor. Şaşkınlık ve hayret içinde bir kenara çekilip namazın bitmesini bekledi.
Ebû Saîd Râî namazını bitirince yanına gelip selam verdi ve kendisine tâze üzüm ikram etmesini istedi. Halbuki üzüm mevsimi değildi. Tabi Ebû Saîd Râî onun yanına geliş nedenini mânen bildiği için, onun bu isteğine şaşırmadı. Asâsını ikiye bölüp, bir parçasını kendi tarafına, bir parçasını da diğer tarafa dikti. Allâh-ü Teâlâ’nın izniyle, hemen o parçalar yeşerdi ve asma haline gelerek tâze üzüm verdi. Fakat Şeyh Râî tarafındaki üzümler beyaz renkli, Yusuf Bohuranî tarafındaki üzümler siyah renkliydi. Buna çok şaşıran Yusuf Bohuranî bunun sebebini sordu. Şeyh Râî:
- Ben, Allâh-ü Teâlâ’dan yakîn yolu ile istedim. Sen ise imtihan yolu ile istedin. Her şeyin renginin kendi halinde olması tabiîdir. Dolayısıyla renkler de niyetlerimize uygun olarak zuhur etti, buyurdu.
Yusuf Bohuranî oradan ayrılırken, Şeyh Râî ona bir kilim hediye etti ve çok iyi muhafaza etmesini tenbih etti. Daha sonra Hacca gittiğinde bu kilimi de yanında götürdü. Fakat Arafat’da o kalabalıkta, bu kilimi kaybetti. O kadar aramasına rağmen maalesef bulamadı.
Hac görevlerini ifa edip dönerken, Bistam şehrine de uğrayıp Bayezid-i Bistâmî hazretlerini ziyaret etmek istedi. Vesileyle tüm bu olanlar hakkında konuşmayı arzu ediyordu. Huzuruna girdiğinde baktı ki, Arafat’ta kaybettiği kilim Bayezid-i Bistâmî’nin önünde duruyor. Çok şaşırdı ve mahcup oldu. Çünkü Bayezid gibi kadri yüce, evliyânın büyüklerinden olan bir zattan imtihan kastıyla kerâmet istemişti. Bundan sebep çok pişmân oldu. Tövbe ve istiğfâr edip, Bayezid-i Bistâmî’nin müridlerinden oldu.
* * *

Bayezid-i Bistâmî çok zahid bir zat idi. Kendisi zahidliği üç basamak olarak görürdü. Birinci basamağı; dünya ve içindekileri bırakmak. İkinci basamağı; âhiret ve âhirete ait şeylerin sevgisini gönülden çıkarmak. Üçüncü basamağı da; Allah’tan başka her şeyden kalbî bağı kesmek, olarak nitelerdi.
Buyurdu ki: Allâh-ü Teâlâ’yı an, dilini başka işlerle uğraşmaktan koru. Nefsini hesaba çek. İlme yapış ve edebi muhafaza et. Merhamet sahibi ve yumuşak ol. Allâh-ü Teâlâ’yı unutturacak her şeyden uzak dur. Bir kimsenin, Allâh-ü Teâlâ’ya olan sevgisinin gerçek olup olmadığının alâmeti, kendisinde deniz misâli cömertlik, güneş misâli şefkat ve toprak misâli tevâzu gibi üç hasletin bulunmasıdır.
* * *

Bir defâsında Bayezid hazretlerinin kalbine Allah tarafından şöyle ilham olundu: “Ey Bayezid! Bize öyle bir şeyle gel ki, o Bizde olmasın.”
Bayezid-i Bistâmî düşündü, Mevlâ’nın hazinesinde olmayan ne olabilirdi ki? Sonra kalbine şöyle ilhâm olundu: “Acziyet, tevâzu, muhtaç olmak, boyun büküklüğü.”
* * *

Ebu Mûsa, Bayezid-i Bistâmî’nin müritlerindendi. Bayezid vefat ettiği sırada başka bir yerdeydi. O gece bir rüya gördü, bu rüyayı şöyle anlatıyor:
- Rüyamda Arş’ı başımın üzerinde götürüyordum. Birden gördüğüm bu rüyanın tesiri ile uyandım ve gördüğüm şeye çok taaccüb ettim. Bunun ne manaya geldiğini merakla, rüyayı tevil için şeyhim Bayezid-i Bistâmî (Kuddise Sirruhu)’nun katına geldim. Fakat Onun vefat haberini duyunca derinden sarsıldım. Cenazesine pek çok kimseler gelmişti, çok kalabalıktı. Cenaze namazı kılındı ve tabutu musallâdan kaldırılınca, bari taşımakla şerefleneyim diye elimi uzatıp omuz vereyim dedim, fakat kalabalığı aşıp yanaşmak mümkün olmadı. Bir müddet sonra sanki bana bir yol açıldı ve kendimi tabutun altında buldum. Ve tabutu başımın üzerinde taşımaya başladım. Sanki tabutun içinden Bayezid-i Bistâmî hazretlerinin sesi geliyordu. İyice kulak kesildim, şöyle diyordu:
- Ya Ebâ Mûsa! Rüyanda arşı başının üzerinde götürüyor görmüştün ya, işte bu halin, gördüğün rüyanın tabiridir.
* * *
Bayezid-i Bistâmî vefât ettikten sonra, büyük zâtlardan birisi kendisini rüyâda görüp sordu:
- Münker ve Nekir sana nasıl muâmele etti? Şöyle cevâp verdi:
- O iki melek gelip; “Rabbin kimdir?” diye sorunca, onlara dedim ki: “Siz bana O’nu soracağınıza, beni O’na sorun. Eğer O beni kulu olarak kabûl ederse ne âlâ. Maâzallah O beni kabûl etmezse, bin defâ ‘Rabbim Allah’tır.’ desem ne faydası var?”
* * *

Bayezid-i Bistâmî vefât ettikten sonra, büyüklerden biri yine kendisini rüyâda görünce sordu:
- Allah-ü Teâlâ Sana nasıl muâmele etti? Buyurdu ki:
- Beni kabre indirdikleri zaman: “Ey Bayezid! Bizim için ne getirdin?” diye sordular. Ben de onlara dedim ki: “Bir derviş bir padişahın kapısına gelince ona ‘Ne getirdin?’ demezler, bilakis ‘Ne istiyorsun?’ diye sorarlar.” Bunun üzerine “Doğru söylüyor!” diye Hak’tan hitap erişti.
* * *

Ariflerin Sultanı olan Bayezid-i Bistâmî hazretleri üveysîdir. Zâhirde irşatçısı olmasa da, Câfer-i Sâdık hazretlerinin rûhâniyetinden istifade etmiştir. Böylece Silsilede emaneti Câfer-i Sâdık (Kuddise Sirruhu)’dan mânen devralan Bayezid-i Bistâmî, Nefahat’ın kaydına göre Hicri 261 (874) yılında, bazı rivayetlerde ise 234 senesinde, zikir ve huzur hâli içinde Dâr-ı Bekâya irtihal etmiştir.
Kabri şerifi Bistam’da ziyaret mahallidir.
* Mustafa Özşimşekler Hocaefendi’nin Altın Silsile isimli kitabından alınmıştır.
http://irsadforum.net/forum/evliyaullah/bayazid-i-bistami-bolum-4/

takib eden kardeşlerime teşekkürler
 
Üst