Beyazıdi Bistami[ksa]3 kıssalar

ashabulyemin

Profesör
Bayezid-i Bistami Bölüm 3
Bir gece zikirle meşgul olurken, yorgunluk sebebiyle hafifçe ayaklarını uzatmıştı. O anda kulağına “Sultanla oturan edebini gözetmeli” diye hâtiften bir nidâ erişti. Bunun üzerine hemen toparlandı.
* * *
Bir kimse gelip: “Ey Bayezid! Bu yüksek derecelere nasıl kavuştunuz?” diye sordu. Ona: “Her yerde Allahü Teâlâ’nın gördüğünü ve bildiğini düşünüp, edebe riâyet etmekle.” diye cevap verdi.
* * *
Ebû Musa ed-Dübeylî şöyle anlatır: “Yıllarca Bayezid’in sohbetinde ve meclisinde bulundum. Bu zaman zarfında Onun yan gelip yattığını hiç görmedim. Çok zamanları da yatsı namazının abdestli ile sabah namazını kılardı.
* * *
Bayezid-i Bistâmî bir gün bir câmiye girdi. Orada fıkıh ilmi tahsil ediyorlardı. Ders veren âlimin kurduğu halkaya oturdu ve talebelerle birlikte dersi dinlemeye başladı. Talebelerden bir tanesi hocaya ferâizden bir mesele sordu: “Biri öldü, geride şu şu malları ve şu şu akrabaları kaldı. Bunun mirasını nasıl taksim ederiz?” O fıkıh âlimi sorulan bu soruyu cevaplamaya çalışırken, Bayezid-i Bistâmî şöyle seslendi:
Ey üstad! Öldüğünde Allah’tan başka kimsesi kalmayan kimse hakkında ne buyurursun?
Orada bulunanlardan bazıları da hayretle Bayezid’e bakarken, bazıları da ağlamaya başladı. Bayezid, şöyle devam etti:
Kulun gerçekte sahip olduğu hiçbir şeyi yoktur. Öldüğünde sadece Mevlâ’sı kalır. Tıpkı önceden olduğu gibi. Çünkü insan dünyaya gelmeden önce de yalnızdı. Sonu geldiğinde yine önceki durumuna döner.
Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur: “Andolsun ki, sizi ilk yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz.”(En’am: 94)
* * *
Biri Bayezid-i Bistâmî’ye gelerek “Bana, Yüce Rabbe yaklaştıran bir ameli söyle de onu yaparak Allah’a yaklaşayım.” dedi. Bayezid-i Bistâmî ona şu cevabı verdi:
“Onun sevgili kulları olan evliyâullahı sev. Onlar da seni sevsinler. Yüce Rab onların kalplerine bakar. Onlardan birinin kalbinde senin adını görürse, seni bağışlar.”
* * *
Bayezid-i Bistâmî bir münacatında şöyle dedi: “Ya Rabbi! Benim Seni sevmemde hayret edilecek bir şey yok, çünkü ben aciz, fakir ve muhtaç bir insanım. Asıl Senin beni sevmene şaşılır, zira Sen her şeye güç yetiren Yüce Sultansın.”
Yine bir keresinde “Ya Rabbi! Sana kavuşmak nasıl mümkün olur?” diye münacatta bulundu. Ona hâtiften şöyle bir nida geldi. “Nefsini üç talakla boşa”
* * *
Rivayet edilir ki: Bayezid-i Bistâmî hac dönüşünde Hemedan’a geldi. Pazardan bir miktâr çiçek tohumu satın aldı ve devesine binip yola revan oldu. Bistâm’a geldiğinde tohum torbasını açınca, içinde bir kaç tane karınca olduğunu gördü. “Ben bu karıncaları yuvalarından ayırdım.” diye melûl ve mahzun oldu. Devesine binip tekrar Hemedan’a geldi ve o karıncaları, çiçek tohumu aldığı yere bırakıp, sonra Bistâm’a geri döndü.
* * *
Bayezid-i Bistâmî bir gün farkında olmadan, yanlışlıkla bir karıncayı çiğnedi. Bunu fark edince çok üzüldü. Hemen ölü karıncayı avucuna alıp, Mevlâ’nın ismiyle karıncaya üfürünce, Allâh-u Teâlâ’nın izn-i keremiyle karınca canlanıp yürümeye başladı.
* * *
Bir sene hacca gitmek üzere yol hazırlığı yapıyordu. Yolda yiyecek olduğu azığını ve gerekli eşyâsını toparlayıp devesine yükledi. Kendisini uğurlamaya gelenlerden bazısı, hac yolu uzun olduğundan, bu yükün deveye eziyet vereceğini düşünerek bunu dile getirdiler. Bayezid-i Bistâmî onlara: “Hele bir dikkat edin bakalım, acaba bu yükü deve mi taşıyor?” dedi. Onlar devenin sırtındaki yüke dikkatle baktıklarında gördüler ki, yük devenin sırtından bir karış yukarıda durmaktadır. Hayretlerini gizleyemeyip; “Sübhânallah! Ne harikulade bir durum.” diye taaccüb ettiklerinde, Bayezid-i Bistâmî: “Şayet hâlimi sizden gizleyecek olsam, beni tenkit ediyorsunuz! Hâlimi size açıkça gösterdiğim de ise hayret ediyor, tâkat getiremiyorsunuz. Doğrusu Ben size ne yapayım bilemiyorum?” buyurdu ve yola çıktı.
* * *
Bayezid-i Bistâmî bir gün yolda giderken yanından bir köpek geçiyordu. Köpek elbisesine değip necâset bulaşmasın diye, eteklerini toplayıp öyle geçmek istedi. O anda köpek Allah’ın izniyle dile gelip şöyle dedi: “Sen ne kadar da kibirliymişsin öyle. Şayet benden sana kir bulaşacak olsa eteğini üç defa yıkamakla temiz olur. Fakat senin etek toplayışındaki bu kibir kirini, korkarım yedi deryâ temizlemez.”
Bunun üzerine Bayezid-i Bistâmî, köpeğe; “Senin dışın pis, benim ise içim. Gel arkadaş olalım belki birbirimize faydamız olur.” dedi. Bunun üzerine köpek dedi ki; “Seninle arkadaş olmamız mümkün değil. Çünkü halk Sana tâzim eder, beni horlar. Seni gören ikramda bulunur, beni gören taşlar. Senin bir ambar buğdayın var, ama benim yarına yiyecek bir kemiğim bile yok. Ariflerin Sultanına selam olsun!” dedi ve boynunu büküp gitti.
Bayezid-i Bistâmî köpeğin bu cevaplarından dolayı kederlendi ve kendi kendine; “bir köpeğin yol arkadaşı olmaya bile lâyık değilim” diye hayıflanarak yoluna devam etti. Bir başka gün Bayezid-i Bistâmî, müridleri ile birlikte gâyet dar bir sokaktan geçiyorlarken, karşıdan bir köpeğin gelmekte olduğunu gördü ve geri çekilip köpeğe yol verdi. Müridlerinden birinin hatırına şöyle geldi: “İnsanoğlu eşref-i mahluktur.
Dolayısıyla hayvanlardan şereflidir. Ayrıca Şeyhimiz Sultân-ül Ârifîndir. Hal böyleyken şeyhimizin bu köpeğe yol vermesinin hikmeti acabâ nedir?” O böyle düşünürken Bayezid-i Bistâmî ona dönerek buyurdu ki: “Bu köpek, lisân-ı hâli ile bana diyor ki ‘Sana Sultân-ül Ârifîn olmak hil’atini giydiren Allah, bana da köpeklik postunu giydirdi.’ Bunun üzerine ben de ona yol verdim.”
Bayezid-i Bistâmî şöyle demiştir: “İnsan, mahlukata yaratılmış durumları ile bakarsa, onlara buğz edebilir. Ancak yaratılanlara yaratandan dolayı bakarsa onları sevmiş olur.” Yine demiştir ki: “Kırk yıl insanları Allah’a çağırdım gelmediler. Ben de onları bırakıp Yüce Rabbe döndüm, o zaman Bana koşmaya başladılar.”
Tasavvufta yüksek derecelere sahip olan, Bayezid-i Bistâmî hazretleri vecd hâlinin galebe çaldığı ve ilâhî aşkın kendisini kapladığı bir anda, o sekir hâli içinde “Sübhânî” demişti. Fakat Bayezid-i Bistâmî’nin bu sözünü bazı kimseler yanlış anlamış ve O hazretin aleyhinde, Onun şânına uygun olmayan sözler sarfetmişlerdir. Halbuki bu sözü iki bininci yılın müceddidi ve yetmiş bin evliyanın reisi olan İmâm-ı Rabbânî hazretleri şöyle açıklamaktadır: “Hallâc-ı Mansûr’un “Enelhak” ve Bayezid-i Bistâmî’nin “Sübhânî” sözünü, tevhîd-i şühûdî bilmemiz lâzımdır. Bu sûretle dîne uygun olurlar. Bu büyükler, o hâl içinde Allâh-u Teâlâ’dan başka hiçbir şey göremeyince bu sözleri söylemiş, “Allâh-u Teâlâ’dan başka bir şey yoktur.” demek istemişlerdir. “Sübhânî” sözü Kendini değil, Hak Teâlâ’yı tenzihtir.
Bir gün yine Bayezid-i Bistâmî’ye vecd hâli galebe çaldı. Sekir hâli kendini kapladı ve dilinden yine avamın anlayamayacağı bir söz sadır oldu. Sekir hâli geçip sahuv hâli hâkim olunca, müridleri kendisine söylediği sözü haber verdiler. Bayezid’in bu sözü zâhire göre tehlike arz ediyordu. Fakat bâtında ve hakikatte, mânevî âlemlerin yüksek derecelerinde bulunmaktan dolayı dilinden sadır olmuş olan Hak sözdü. Bunun böyle olduğunu ispat etmek içinde müridlerini toplayıp onlara şöyle emir buyurdu: “Benden yine o haller zuhur edip dilimden de aynı veya ona benzer sözler sadır olacak olursa, elinize bıçaklarınızı alın ve beni parça parça doğrayın. Eğer bu emrimi yerine getirmekten imtina edecek olursanız sizde hakkım kalır.” Bir zaman geçti Bayezid’e yine vecd hâli geldi. Ve o sözü yine söyledi. Mürdiler, şeyhleri Bayezid’in emrine imtisâlen ellerine aldıkları keskin bıçaklarla Ona vurdular. Onlar vurdukça evin içi Bayezid’le dopdolu olduğunu gördüler. Bir saat kadar sonra Bayezid-i Bistâmî evin bir tarafından çıkıp geldi, mübarek yüzü ayın on dördü gibi pırıl pırıl parlıyordu.
 
Üst