Anket Ben Son Ejderdoğanım - 2. Bölüm

Beğendiniz mi?

  • Evet

    Kullanılan: 1 50.0%
  • Hayır

    Kullanılan: 0 0.0%
  • Geliştirilmeli

    Kullanılan: 0 0.0%
  • Okumadım

    Kullanılan: 1 50.0%

  • Kullanılan toplam oy
    2
  • Anket kapatılmış .

Bu konuyu okuyanlar

22Therefore22

Asistan
Katılım
14 Ocak 2020
Mesajlar
321
Çözümler
1
Reaksiyon puanı
311
Puanları
63
Yaş
23


1622392104709.png





BÖLÜM 2
AMANSIZ GÜÇ



ghjklll.jpg


Sevgili Günlük,

19 Ağustos, 4. Çağ 201 Perşembe, Saat 12:09

Sancaklı Kısrak hanına kendimi zor atmıştım. Şiddetli yağmur yüzünden sırılsıklam olmuştum. Öncelikle ateşin karşısına geçip kurulanıp bir güzel yiyip içtim. Isındıktan ve karnımı doyurduktan sonra uyku bastırmıştı. Hancının yanına gidip bir oda kiralamaya karar verdim. Hancı Hulda adında kuvvetli sert bir Kuzeyli kadınıydı.

Oda kiralamadan önce onunla biraz sohbet edip bulunduğum bölge hakkındaki söylentileri öğrenmeye karar verdim. Söylediğine göre şehirdeki Rüzgar Mahallesi'nin ortasındaki Yaldızağaç yakın zamanda tamamen yanmış.

Ağacın Kynareth Tapınağı'nın bir parçası olduğunu ve Danica adında bir rahibenin bu durum için bir çare bulmaya çalıştığını söyledi. Ayrıca Ayrıkvadi denilen yerde insanların yüzünü değiştiren biri varmış. Görünüşü tamamen değiştirebiliyormuş. İnanılması güç gerçekten. Yoldaşlar'danda bahsetti.

Karargah'larında yeni adamlar alıyorlarmış. Sanırım önceden devi kesmelerine yardım ettiğim insanlarda bu gruptandılar. Eğer büyü öğrenmek istiyorsam Kışhisar'daki koleji bulmam gerektiğini söyledi. Tabi istersem Mevkibeyinin büyücüsü Farengar'da bu konuda bana yardımcı olabilirmiş.

Son olarak çevrede parası iyi bir iş olup olmadığını sorduğumda ise bana Mevkibeyinin Yüksekburç Kalesi'inde kalan bir haydut çetesine liderlik eden adamın kellesi üzerine koyduğu ödülle ilgili bir ilanı gösterdi. Bu meselelere şu anda el atamazdım.

Yapacak daha önemli işlerim vardı. 10 Septim karşılığında bir günlük oda kiraladım. Hulda kalacağım yere kadar bana eşlik ettikten sonra odadan çıktı. Artık derin bir uyku çekip dinlenebilirdim... Sabah olmuş, güneşin hüzmeleri hanın tavanındaki tahtaların arasından yüzüme süzülüyordu.

Gördüğüm rüyalar aksine etraf sessiz ve sakindi. Bir süreliğine tavana bakarak bunları düşündüm. Daha sonra yataktan kalkıp aşağıya indim. Tuvaletimi yapıp elimi yüzümü yıkadıktan sonra sabah kahvaltımı yaptım. Daha sonra handan ayrılmak için masamdan kalkıp kapıya doğru yürüdüm ve Mevkibeyinin ikamet ettiği yere Ejderkonak'a doğru yola koyuldum.

Akşam çok dikkat etmemiştim ancak gündüz gözüyle şehrin içini gezmenin iyi bir zaman olduğunu düşünüyorum. Hanın dış tarafı mütevazı bir pazar yerine ev sahipliği yapmaktadır. Düzlük Mahallesi'nden geçtiğim sırada pek çok başka hizmet veren yerlede karşılaştım.

Belethor'un Temel Eşyaları Mağazası benim gibi maceracı gezginler için çeşit çeşit mallar satmaktaydı. Ayrıca Arcadia'nın Kazanı dedikleri yer ise bir eczanede bulunabilecek tüm iksirleri ve bitkileri satışa sunmaktadır. Kılıç bilemek ve zırh dövdürmek için şehrin ana kapısının hemen yanında Savaşnedimesi dükkanı demircilik hizmeti veriyordu.

Demircinin yakınlarında Sarhoş Avcı dedikleri bir taverna yer almaktadır. Anladığım kadarıyla burası seçkin sınıftaki beyefendilerin sohbet etmek ve kaliteli şaraplarını yudumlamak için toplandıkları bir yerdi. Zenginler burada kendilerini evlerinde gibi hissetmekteydi.

Rüzgar Mahallesi şehrin ikinci katmanında yer alır. Binaların çoğu genelde hanelerden oluşur ama aynı zamanda Kynareth Tapınağı ve Yoldaşların bal şarabı salonu olan Jorrvaskr Karargahı bulunur. Şehrin göze batmayan yerinde bir katakompda bulunmaktadır. Ölülerle Andurs adında yaşlı bir Arkay Rahibi ilgilenmektedir. Ve nihayet Mevkibeyi Balgruuf'un kalesinin bulunduğu özel bölge olan Bulutlu Tepe'ye geldim. Ejderkonak'ın taştan duvarlarının alt katlarında bir cezaevi bulunur. Saray halkı iyi giyimli kuzeylilerden oluşan varlıklı bir topluluktur.

Şehirle ilgili gözlemlerimi bitirdikten sonra Balgruuf'un huzuruna çıktım. Helgen'deki ejderha saldırısı hakkında bildiğim herşeyi Mevkibeyine anlattım. Ardından Ralof'un kız kardeşi Gerdur'un talebinide iletmeyi unutmadım. Haberleri duyan Mevkibeyi Riverwood savunması için asker yollamayı kabul etti.

Yardımlarımdan dolayı beni takdir etti ve ödüllendirdi. Ancak Mevkibeyi Yüce Balgruuf benden yapmamı istediği bir iş olduğunu söyledi. Ejderhaların ortaya çıkışı hakkında bir araştırma yürüten saray büyücüsü Farengar Saklıateş ile bu meseleyi görüşmeye gittik. Aslında yoluma gidecektim ama mevkibeyinin ricasını reddedemezdim.

Farengar ile konuştum, Yelkıran Höyüğü'nden bir Ejdertaşı getirmemi istedi. Bu tabletin ejderhaların gömüldüğü yerlerin haritasını içerdiğini düşünüyordu ve bunun ejderhaların Tamriel'e neden ve nasıl döndüklerini anlamamıza yardımcı olacağını umuyordu. Farengar'ın yürüttüğü proje ilgimi çekmeyi başarmıştı ve parası da iyiydi.

Mistik zamanlarda Ysgramor Tamriel'e ilk ayak bastığında halkı beraberlerinde hayvan tanrılara tapan bir inancı da getirdi. Bu ilkel insanlar aslında bilinen Sekiz İlahın hayvan totemlerine tapıyordu. Şahin, kurt, yılan, güve,baykuş, balina, ayı, ve ejderha. Skyrim'in pek çok uzak köşesinde her zaman kırık taştan hayvan totemleriyle karşılaşılabilir.

Tüm bu hayvanlar arasında en önde gelen ejderhaydı. O zamanlarda Skyrim'de ejderhalara insanlar tanrı-kral olarak tapardı. Elflerin çağında, şu anda Skyrim'de yer alan harabelerin çoğu, aslında, ejderhalar için tapınak olarak inşa edilmişti. Kesin itaatleri karşılığında ejderhalar güçlerinin bir kısmını rahiplerine bağışladılar.

Ejder rahipleri de insanları krallar gibi eşit bir şekilde yönettiler. Tabii bunu ejderhalar adına yapıyorlardı ve onlar hükümdarlık işleriyle rahatsız edilemezdi. Atmora'da, yani Ysgramor ve halkının geldiği yerde Ejder Rahipleri haraç talep edip ejderhalar ve insanlar arasında barışı sağlayan yasaları belirlediler.

Tamriel'dekiler ise o kadar barışçıl değillerdi. Zamanla katı yönetim ve kölelikten bıkıp usanan Kuzeyliler isyan etti ve bunun sonucu olarak "Ejderha Savaşı" denilen olay patlak verdi. Ardından ejderhalar ile uzun süren kanlı bir savaş yaşandı. Ejderhalar tarafından binlerce insan öldürülmüş olmasına rağmen kadim metinlere göre savaş boyunca bazı ejderhaların insanların tarafına geçtiğini yazıyor. Neden yaptıklarıysa bilinmiyor. Bizzat Akatosh'un bu olaya müdahale ettiği söyleniyordu.

İnsanlar ondan ejderhaların sihrini öğrendiler ve bunu onlara karşı kullanmaya başladılar. Bundan sonra savaşın akışı değişti ve artık ejderhalar da ölmeye başlamıştı. Sonunda Kuzeyliler ejderhaları ve rahiplerini alaşağı etti. Ejderhaların çoğu öldürülmüştü ama tabii ki en az bir o kadarı da hayatta kalmayı başarıp kaçmıştı.

Kalan ejderhalar insanlardan uzak ve ücra yerlerde yaşamayı seçerek dağıldılar. Ama onlara olan inanç var olmaya devam etti. Ve şu anda aradan geçen binlerce yıl sonra ejderhalar tekrar sahneye çıkmıştı. Bunun sebebinin öğrenilmesinin hayati önem taşıdığı gayet açıktı.

Bundan anladığım kadarıyla buradaki işim bitmekten çok uzaktı. İstesem de istemesem de bu işe artık bulaşmıştım. Sanırım dayım Klimmek'in biraz daha beklemesi gerekecekti. Öncelikle ejderhalar hakkındaki gizemi ortaya çıkarmam gerekiyordu...


jhkkk.jpg


Sevgili Günlük,

20 Ağustos, 4. Çağ 201 Pazar, Saat 06:49

Aldığım görevin çok tehlikeli ve zorlu geçeceği daha baştan belli olmuştu. Bu yüzden riske girmemek için yanıma bir yoldaş almaya karar verdim. Buna en uygun adayın bir savaş köpeği olduğunu düşünüyorum. Şehirden bir tane satın aldım, adı Garm oldukça sevimli ve güçlü bir hayvandı. Daha sonra vakit kaybetmeden yeni takipçim ile Yelkıran Höyüğü'nün yolunu tuttuk... Yelkıran Höyüğü, Riverwood'un doğusunda yer alıyordu.

Oradaki köylülerden yol tarifi konusunda yardım alıp yolculuğa devam ettik. Bir süre yol aldıktan sonra haydutlar tarafından mesken tutulmuş bir kale ile karşılaştık. Bu yoldan geçen zavallı insanları daha fazla rahatsız etmelerine izin veremezdim. Garm ile birlikte onları kolayca indirdik. Kaleyi ve cesetleri bir güzel araştırıp işime yarayacak şeyleri aldıktan sonra yola devam ettik. Kısa bir süre yürüdükten sonra Yelkıran Höyüğü bütün heybetiyle karşıma çıktı.

Ancak haydutlar burayı da istila etmişlerdi. Sadık köpeğim ile birlikte amansız bir savaşa giriştik. Haydutları halletikten sonra Yelkıran Höyüğü'nün içerisine girdik. İçeride kamp ateşinin başında laflayan iki haydut gördüm. Sessizliğimi koruyarak ne konuştuklarını duymaya çalıştım. Arvel adında bir kara elften ve çaldıkları bir pençeden bahsediyorlardı. Sanırım Lucan Valerius'un dükkanına girip altın pençesini yürüten hırsızlar bunlardı. Ne tesadüftü ama! Ardından gizlendiğim gölgelerden hızla fırlayıp haydutların üzerine çullandım.

O ahmaklar daha ne olduğunu anlayamadan yere serilmişlerdi. Etrafımı kolaçan edip keşfime devam ettim. Yelkıran Höyüğü'nün derinliklerine doğru ilerlediğim sırada bir haydut ile daha karşılaştım. Yine de hemen saldırmadım, bekleyip ne yaptığını izlemeye başladım. Adam, bir kolu çekti ve ardından çığlık atıp öldü. Neler olduğunu anlamak için yanına gittim. Bulunduğum bu bölümde büyük bir kapı ve mekanizmaya bağlı kol ile tutup çevirdiğimde dönen üç tane yapının bulunduğu bir bilmece vardı.

Haydut bilmeceyi yanlış cevapladığı için kapının üstünde bulunan deliklerden atılan zehirli oklar tarafından öldürülmüştü. Döner yapıların üzerlerine Yılan, kartal, balık hayvanları çizilmişti. Sıralamayı doğru yaparsam kapı kendiliğinden açılacaktı. Çevreye dikkatlice baktım ve zaten cevabın burada yattığını fark ettim. Yapıları yılan, yılan ve balık olarak çevirdikten sonra kolu çektim. Talos'a şükürler olsun ki tam da tahmin ettiğim gibi oldu ve metal kapı açıldı.

Çevreyi biraz araştırdıktan sonra aşağıdaki kata doğru inen bir merdiven gördüm. Ancak oradan değişik sesler geliyordu. Kısa bir süre sonra birkaç tane dev sıçan tarafından saldırıya uğradık. Neyse ki onları kolayca öldürüp yola devam ettik. Merdivenlerin sonuna geldiğimizde ilk gözüme takılan şey böcek ağlarıydı. Koridor boyunca her duvar bu yapışkan şeyler ile kaplanmış haldeydi. Tam bu sırada birden bir ses duyuldu. Bir erkekten geliyordu ve yardım istiyor gibi bir hali vardı.

Ağları silahım ile parçalayıp karşıya geçtim. Yerde örümcek yumurtaları ve daha sonra yenmek için ağ ile kaplanmış cesetler vardı. O anlarda bir ses duydum ve ardından tepeden devasa bir örümceğin düşmesi bir oldu. Garm ile birlikte onunla ölümüne bir savaşa tutuştuk. Uzun ve yorucu olsa da nihayet dev örümceği kesip devirmeyi başardık. Tam karşımda ağlarla çevresi sarılmış örümceğin bir yemeği daha vardı. Ancak bu hala canlıydı. Benden onu aşağa indirmemi istiyordu.

Çevreyi titizlikle araştırdıktan sonra onunla konuşmak için yanına yaklaştım. Höyüğün girişindeki haydutların bahsettiği kara elf Arvel bu herifti. Pençe hakkındaki herşeyi bildiğini söylüyordu. Onu ağlardan çözersem burada saklanan sırları benimle paylaşacağını söyledi. Üzerinden pençeyi alabilmem için istesem de istemesem de onu serbest bırakmam gerekiyordu. Bunu yaptım ama düşündüğüm gibi pislik bana yalan söylemişti. Ağlardan kurtulduğu gibi hızla yanımdan kaçtı.

Kısa bir takip sonunda Arvel'i bulmuştum. Ancak metfunlar tarafından çoktan öldürülmüştü. Onların icabına baktıktan sonra Arvel'in üzerini araştırdım. Altın pençe üstündeydi ve bir günlükte çıkmıştı. Günlüğünde yazdıklarına göre Arvel Altın Pençe'nin onu Yelkıran Höyüğü'nün içinde bulunan güce ulaştıracak bir anahtar olduğuna inanıyordu. Karmaşık yollar, çeşitli tuzaklar ve metfunların saldırılarının ardı arkası kesilmiyordu.

Nihayet büyük bir kapının olduğu bir koridora gelmiştik. Kapı sıradan değildi ve bu yüzden basitçe açılamazdı. Arvel haklıydı, bunun Altın Pençe lle bir alakası olduğunu o an anlamıştım. Pençeyi hemen dikkatlice incelemeye başladım. Kapının ortasında üç tane delik vardı ve pençeninde üç parmağı vardı. Pençeyi alıp deliklere taktım ve kiliti itleyip döndürüp bekledim. Ama hiçbir şey olmadı. Sonra pençenin avucunda üç tane hayvanın çizili olduğunu fark ettim. Kapının üstünde de bu hayvanlardan vardı.

Üç döner halkanın üstünde bulunuyorlardı. Sanırım doğru kombinasyonu yapıp pençeyi kapıya takarsam bilmece çözülecekti. Sıralama zaten pençenin üstündeydi. Ayı, kelebek, baykuş... Kapı birden aşağa doğru inerek açıldı. Arvel'in bir diğer günlüğünde yazan şey ise Efsaneler Salonu'ydu. Şu anda bulunduğum yer galiba orasıydı. Ancak burada layık olmayanların gelmesini engellemek için eski kuzeylilerin bir çeşit sınaması varmış.

Merdivenlerden yukarı çıktım. Etrafta bir kabir ve sandık vardı. Ayrıca tamkarşımda ejderha dilinde yazıların kazınmış olduğu bir duvar vardı. Yazıları okuyamıyordum ama ejderha dilinde olduklarına emindim. Duvardan ilginç birenerji geliyordu. Sanki içime doğru çekiliyordu. Yaklaştım ve bu şeyin içime dolmasına izin verdim. Bana ne olduğunu anlamamıştım. Ardından birdenkabirin kapağı açıldı. İçinden bir metfun fırladı.

Bu metfun öncekilerine göre çok daha güçlüydü. Ve üzerimize nida da atıyordu.Zorlayıcı olsada Garm ile birlikte onuda diğerleri gibi indirmeyi başardık. Bedenini araştırdım ve büyük bir taş parçası buldum. Sanırım Farengar'ın bahsettiği Ejdertaşı buydu. Yelkıran Höyüğü keşfim burada son bulmuştu. Artık hem Lucan Valerius'un yanına dönüp Altın Pençe'yi teslim edebilirhem de Farengar Saklıateş'e de Ejdertaşı'nı götürüp ödüllerimi alabilirdim. Ancak öncelikle bir yere oturup soluklansam fena olmayacaktı...
 

Son mesajlar

Üst