Bullhenct
Öğrenci
- Katılım
- 5 Şubat 2008
- Mesajlar
- 75
- Reaksiyon puanı
- 1
- Puanları
- 0
AŞK ve GURUR
''Benim hikayelerim yaşadıklarımdan ibarettir; çünkü ne hayal, nede gerçektir...'' Bizde bu hesaptan yola çıkarak bir kaç satır karalamayı uygun buluyoruz...
Birkaç sene önce, hatırası burnumda an gibi tüten bir arkadaşımın başından geçen bir hadiseyi, başından sonuna kadar seyretme fırsatım olmuştu... Keşke seyretmeseydim dediğim ender hadiselerden biridir!
Kahramanımız: 180 cm boylarında, iri yapılı, temiz suratlı, anlı secdeden kalkmayan, çalıştığı yere aldırış etmeyip okumayı heves haline getirmiş öylesine bir memleketin mağrur evlatlarından biriydi... Her insan gibi sevmek onada nasip oldu. Lakin olmayacak birine; kime mi? O zamanlar beraber çalıştığımız işyerinin sahibi olan adamın kızına... ''Arkadaş yapma etme''ler her zaman olduğu gibi bu seferde boşunaydı. Anlatamadık, anlatsakta dinletemedik...
Derken icraatlar başladı..: Sürekli açılmaya çalışıyor, fakat asla başarılı olamıyordu. Olamadığı gibi bana göre bu anlamsız hareketlerinden de vazgeçmek istemiyordu. Kızı bi görseniz; bi hava, bi civa anlatmak mümkün değil! Bizlere çalışan gözüyle bakmak zoruna gidiyor olmalıydı ki, bir gün: ''Hey sen; işçi! (Dönüp Bakıyorum) Çay ocağındaki kadına söylesene bana bi çay getirsin!'' diyebilecek kadar ayaklarıyla toprak katmanı arasındaki mesafeyi görmekten aciz, uçurulmuş bir küstahlığın affedilmez suçlusu olarak, hatıra katmanlarımın en iğrenç yerlerinden birinde adını saklıyorum... Susmayan dilime gem vurmak mümkünmü! Dönüp; ''Bardakla mı istersiniz, yoksa kovayla mı getirsinler!'' Cinasını yapıştırmadan da edemiyorum... Tabi gık yok! Yüzünün ifadesinide az çok tahmin edebiliyorsunuzdur. Ama artık hayat bu ya; birine dünyanın en güzel cümlelerini sıralasanız tesiri olmazda, iki çift hakaret edince sizden iyisi olmuyor. Çok zoruna gitmiş cevabım. Beni sormuş soruşturmuş, ara sıra gelen kız artık her gün işyerinde... Sebep: İntikam çabası!
Neyse, dönelim bizim Serkana. Kızı daha fazla anlatmama gerek yok sanırım. Hepinizin hayalinde oluşan suratla hakikat arasında hiçbir farkın olmadığına emin olabilirsiniz! Gelmeler, gitmeler, çabalar, uğraşlar derken, en son iş yerinin bi bölmesinden geçerken, ikisini ilk defa konuşurlarken görüyorum. Tabi konuşmak denirse! Kız anlatıyor (Yani bağırıyor) bizimkisi dinliyor... Olayı bildiğim için yardımına koşmakta geç kalmıyorum...
-Hanımefendi bakarmısınız
-Neeeeeeeeeeeeeeeee...!
-Sakin olursanız konuşalım biraz.
-Ne konuşması kardeşim. Utanmadan karşıma geçmiş aptalca aşkından bahsediyor...
-Tamam hanımefendi. Ben arkadaşla gerekeni konuşurum. Tabi sizden bi söz almam gerekiyor. Bu mesele aramızda kalacak. Babanıza aksettirmeyeceksiniz. Bende size söz veriyorum ki bir daha rahatsız edilmeyeceksiniz.
-Ya defolup gidin başımdan ya... Defolun! Alla alla ya...(Arkadaşa dönüp) Sende bir daha karşıma çıkma şu aptal suratınla, seviyormuşmuş!!!! (Ve Çekip gidiyor)
O gittikten sonra bizimkine ne desem boş; konuşsamda birşey değişmeyecek biliyor ve bu yüzden susuyorum. Bizimkisi anlamış olsa gerek, artık ağzını bıçak açmıyor. İçten içe hala yangınlarda olsada, farketsemde, bana bile söylemeye cesaretinin olmadığını, o kız işyerine gelip gittikçe, bizimkinin iç çekişlerinden daha iyi anlıyordum...
Gel zaman git zaman... Derken bi haber geliyor işyerine; ''Kız ameliyat olacak!'' Akciğerlerinde bi sorunmu varmış ne, akciğer nakli gerekiyormuş. Patron bi gün topyekün herkesi bi araya toplayıp ''İçinizde bunu yapmak isteyen varmı, uyuşup uyuşmadığını kontrol ettirmek isteyen varmı'' diye soruyor. Tabi dalkavuk bitermi, yarısından çoğu ben varım diye atlıyor. İçlerinde bizimkide var! Ve sanırsam bunu, hiçbir menfaat gütmeden yapmak isteyen tek kişiydi. Derken kontrole gittiler. Onlar giderken dönüşlerinde getirecekleri haberi daha onlar gitmeden biliyor gibiydim. Ve döndüler! Giderlerken içime doğan hissin gerçek olduğunu duyunca ürperiyorum... Bizim serkanın ki uyuşuyor! Sevinç bi yandan, üzüntü bi yandan...
Derken ameliyat oldu... Aradan bayağı bir zaman geçtikten sonra bizimkisi işyerine döndü... Yüzündeki mutluluğu anlatmama gerek yok sanırım! Bu hayatta kaç kişi gerçek manada sevdiğine, canından can katabilmiştir ki? Hani hep ağzımızda sakız gibi dolaşan ''Senin için ölürüm, biterim!'' laflarından geriye aklımda, sadece bizim serkanın gerçeği kaldı ki, bunu belirtmeden geçersem onun hakikatine ihanet etmiş olurum. Bir züre sonra kızda geri döndü aramıza. Bizim serkanla bi alakalı, bi alakalı anlatamam. Aralarından su sızmıyor... Aşk doğdumu diye sormayın, çünkü böyle bir şey olmadı. Ne Serkan'ımız yakaladığı mutluluğu kaybedecek bir şey yapmaya cesaret edebildi, nede kız onca şeyden ders çıkartıp ruhunu aşağılardan yukarıya çekebildi...
Bu sarhoşluk devam ederken bir gün o kız, bizim serkanı yemeğe davet ediyor. Bizimkisi gitmez mi? Gider elbet! Sultanahmette bi lokantada buluşuyorlar. Yemek, ardından çay faslı, ardından uzunca bir yürüyüş ve eve gidiyorlar... Evde zil zurna sarhoş olana kadar içiyorlar beraber! Aynı evde sarhoş olmak ne demek anlatmama gerek yok sanırım. Tabi olan oluyor evde. Kız kız değil, bunu yapan Serkan, bizim Serkan değil... Kız sabah olunca bunu kendi evine bırakıyor... Ve bir daha haber yok!...
Zaman geçtikçe hakikat tokatları bizimkinin ensesine bir bir inmeye başladı... Serkanı tanıyana aşk olsun! Konuşmuyor, anlatmıyor! Hep içine kapanık... Bu sebepten girdiği buhranı bilmiyoruz tabi. Ben ne yaptım, nasıl yaparım ve yaptığı daha ne varsa hiçbirini kendine yakıştıramamış olmali ki; hele en önemlisi sevdiği, inandığı kızın aşşağılık bir insan olduğunu anlamış olmalı ki, kendini asmadan önce içinden çıkamadığı buhranı ardından bıraktığı şu cümlelerden anlıyoruz:
---''Hayatım boyunca ne kendime nede bir başkasına, herhangi bir yanlış yapmamak için yaşadım... Onu tanımaksa suçum ve ölesiye aşık olmaksa; cezamı kendim kesiyorum!...''
(BU YERYÜZÜNDE NE İLKSİN; NEDE SON OLACAKSIN!)
Kızı sormayın bana. Serkan gidince bir saniye bile durmadım işyerinde. Ne o mekanı, nede o kızı görmeye tahammülüm olamazdı! Ama çok sonraları duydum ki, madde bağımlısı olmuş. Allah belasını versin diyemeyecek kadar, kendisine acıdığıma emin olabilirsiniz...
Ömer Faruk YILMAZ
''Benim hikayelerim yaşadıklarımdan ibarettir; çünkü ne hayal, nede gerçektir...'' Bizde bu hesaptan yola çıkarak bir kaç satır karalamayı uygun buluyoruz...
Birkaç sene önce, hatırası burnumda an gibi tüten bir arkadaşımın başından geçen bir hadiseyi, başından sonuna kadar seyretme fırsatım olmuştu... Keşke seyretmeseydim dediğim ender hadiselerden biridir!
Kahramanımız: 180 cm boylarında, iri yapılı, temiz suratlı, anlı secdeden kalkmayan, çalıştığı yere aldırış etmeyip okumayı heves haline getirmiş öylesine bir memleketin mağrur evlatlarından biriydi... Her insan gibi sevmek onada nasip oldu. Lakin olmayacak birine; kime mi? O zamanlar beraber çalıştığımız işyerinin sahibi olan adamın kızına... ''Arkadaş yapma etme''ler her zaman olduğu gibi bu seferde boşunaydı. Anlatamadık, anlatsakta dinletemedik...
Derken icraatlar başladı..: Sürekli açılmaya çalışıyor, fakat asla başarılı olamıyordu. Olamadığı gibi bana göre bu anlamsız hareketlerinden de vazgeçmek istemiyordu. Kızı bi görseniz; bi hava, bi civa anlatmak mümkün değil! Bizlere çalışan gözüyle bakmak zoruna gidiyor olmalıydı ki, bir gün: ''Hey sen; işçi! (Dönüp Bakıyorum) Çay ocağındaki kadına söylesene bana bi çay getirsin!'' diyebilecek kadar ayaklarıyla toprak katmanı arasındaki mesafeyi görmekten aciz, uçurulmuş bir küstahlığın affedilmez suçlusu olarak, hatıra katmanlarımın en iğrenç yerlerinden birinde adını saklıyorum... Susmayan dilime gem vurmak mümkünmü! Dönüp; ''Bardakla mı istersiniz, yoksa kovayla mı getirsinler!'' Cinasını yapıştırmadan da edemiyorum... Tabi gık yok! Yüzünün ifadesinide az çok tahmin edebiliyorsunuzdur. Ama artık hayat bu ya; birine dünyanın en güzel cümlelerini sıralasanız tesiri olmazda, iki çift hakaret edince sizden iyisi olmuyor. Çok zoruna gitmiş cevabım. Beni sormuş soruşturmuş, ara sıra gelen kız artık her gün işyerinde... Sebep: İntikam çabası!
Neyse, dönelim bizim Serkana. Kızı daha fazla anlatmama gerek yok sanırım. Hepinizin hayalinde oluşan suratla hakikat arasında hiçbir farkın olmadığına emin olabilirsiniz! Gelmeler, gitmeler, çabalar, uğraşlar derken, en son iş yerinin bi bölmesinden geçerken, ikisini ilk defa konuşurlarken görüyorum. Tabi konuşmak denirse! Kız anlatıyor (Yani bağırıyor) bizimkisi dinliyor... Olayı bildiğim için yardımına koşmakta geç kalmıyorum...
-Hanımefendi bakarmısınız
-Neeeeeeeeeeeeeeeee...!
-Sakin olursanız konuşalım biraz.
-Ne konuşması kardeşim. Utanmadan karşıma geçmiş aptalca aşkından bahsediyor...
-Tamam hanımefendi. Ben arkadaşla gerekeni konuşurum. Tabi sizden bi söz almam gerekiyor. Bu mesele aramızda kalacak. Babanıza aksettirmeyeceksiniz. Bende size söz veriyorum ki bir daha rahatsız edilmeyeceksiniz.
-Ya defolup gidin başımdan ya... Defolun! Alla alla ya...(Arkadaşa dönüp) Sende bir daha karşıma çıkma şu aptal suratınla, seviyormuşmuş!!!! (Ve Çekip gidiyor)
O gittikten sonra bizimkine ne desem boş; konuşsamda birşey değişmeyecek biliyor ve bu yüzden susuyorum. Bizimkisi anlamış olsa gerek, artık ağzını bıçak açmıyor. İçten içe hala yangınlarda olsada, farketsemde, bana bile söylemeye cesaretinin olmadığını, o kız işyerine gelip gittikçe, bizimkinin iç çekişlerinden daha iyi anlıyordum...
Gel zaman git zaman... Derken bi haber geliyor işyerine; ''Kız ameliyat olacak!'' Akciğerlerinde bi sorunmu varmış ne, akciğer nakli gerekiyormuş. Patron bi gün topyekün herkesi bi araya toplayıp ''İçinizde bunu yapmak isteyen varmı, uyuşup uyuşmadığını kontrol ettirmek isteyen varmı'' diye soruyor. Tabi dalkavuk bitermi, yarısından çoğu ben varım diye atlıyor. İçlerinde bizimkide var! Ve sanırsam bunu, hiçbir menfaat gütmeden yapmak isteyen tek kişiydi. Derken kontrole gittiler. Onlar giderken dönüşlerinde getirecekleri haberi daha onlar gitmeden biliyor gibiydim. Ve döndüler! Giderlerken içime doğan hissin gerçek olduğunu duyunca ürperiyorum... Bizim serkanın ki uyuşuyor! Sevinç bi yandan, üzüntü bi yandan...
Derken ameliyat oldu... Aradan bayağı bir zaman geçtikten sonra bizimkisi işyerine döndü... Yüzündeki mutluluğu anlatmama gerek yok sanırım! Bu hayatta kaç kişi gerçek manada sevdiğine, canından can katabilmiştir ki? Hani hep ağzımızda sakız gibi dolaşan ''Senin için ölürüm, biterim!'' laflarından geriye aklımda, sadece bizim serkanın gerçeği kaldı ki, bunu belirtmeden geçersem onun hakikatine ihanet etmiş olurum. Bir züre sonra kızda geri döndü aramıza. Bizim serkanla bi alakalı, bi alakalı anlatamam. Aralarından su sızmıyor... Aşk doğdumu diye sormayın, çünkü böyle bir şey olmadı. Ne Serkan'ımız yakaladığı mutluluğu kaybedecek bir şey yapmaya cesaret edebildi, nede kız onca şeyden ders çıkartıp ruhunu aşağılardan yukarıya çekebildi...
Bu sarhoşluk devam ederken bir gün o kız, bizim serkanı yemeğe davet ediyor. Bizimkisi gitmez mi? Gider elbet! Sultanahmette bi lokantada buluşuyorlar. Yemek, ardından çay faslı, ardından uzunca bir yürüyüş ve eve gidiyorlar... Evde zil zurna sarhoş olana kadar içiyorlar beraber! Aynı evde sarhoş olmak ne demek anlatmama gerek yok sanırım. Tabi olan oluyor evde. Kız kız değil, bunu yapan Serkan, bizim Serkan değil... Kız sabah olunca bunu kendi evine bırakıyor... Ve bir daha haber yok!...
Zaman geçtikçe hakikat tokatları bizimkinin ensesine bir bir inmeye başladı... Serkanı tanıyana aşk olsun! Konuşmuyor, anlatmıyor! Hep içine kapanık... Bu sebepten girdiği buhranı bilmiyoruz tabi. Ben ne yaptım, nasıl yaparım ve yaptığı daha ne varsa hiçbirini kendine yakıştıramamış olmali ki; hele en önemlisi sevdiği, inandığı kızın aşşağılık bir insan olduğunu anlamış olmalı ki, kendini asmadan önce içinden çıkamadığı buhranı ardından bıraktığı şu cümlelerden anlıyoruz:
---''Hayatım boyunca ne kendime nede bir başkasına, herhangi bir yanlış yapmamak için yaşadım... Onu tanımaksa suçum ve ölesiye aşık olmaksa; cezamı kendim kesiyorum!...''
(BU YERYÜZÜNDE NE İLKSİN; NEDE SON OLACAKSIN!)
Kızı sormayın bana. Serkan gidince bir saniye bile durmadım işyerinde. Ne o mekanı, nede o kızı görmeye tahammülüm olamazdı! Ama çok sonraları duydum ki, madde bağımlısı olmuş. Allah belasını versin diyemeyecek kadar, kendisine acıdığıma emin olabilirsiniz...
Ömer Faruk YILMAZ