Amaç füze mi kalkan mı?

Bu konuyu okuyanlar

Karargaht

Dekan
Katılım
14 Kasım 2007
Mesajlar
9,235
Reaksiyon puanı
112
Puanları
63

Türkiye’ye önerilen füze savunma kalkanının işlevi kadar, kumandanın kimde olacağı da kuşkulu.

572619_detay.jpg


NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen’in elinde, ezelden beri para eden bir mal var ama onu satmakta zorlanıyor. Çünkü ne kime satacağı, ne de onu alanın ne için alacağı belli. Potansiyel müşterilerin parası yok. Üstüne üstlük bugünlerde satıcının varlığı da sorgulanıyor. İşte bu yüzden, Rasmussen söz konusu malı, yani güvenlik garantisini (artık buna “füze kalkanı” diyoruz), kapı kapı dolaşan ya da şehir hatlarında aniden yolcu salonuna dalan bir pazarlamacı ağzıyla satmaya çalışıyor. Mesela, NATO ülkelerinin çok ciddi tehditlerle karşılaşabileceğini ama neyse ki ellerinde bunu bertaraf edebilecek bir sistem olduğunu söylüyor. Ne var ki, tehditlerin nereden kaynaklandığını ilân etmeye yanaşmıyor. Sonra bu sistemin çok ucuz olmadığını itiraf ediyor ama hemen ardından, harcanacak paranın mümkün olan maksimum güvenliği alacağı yönünde garanti veriyor. Dahası, sistemin başarıyla kurulup kurulamayacağını soranları da ancak “zor ama yapılabilir” diye yanıtlıyor. Rasmussen bu performansla şehir hatları vapurunda bile başarılı olamazdı.

Ama Lizbon’da bir şansı olabilir. Çünkü Portekiz’in başkentinde 19-20 Kasım’daki, yaşamsal önemde NATO zirvesinde yanında ABD’nin desteğini bulacak; tarihi düşman Rusya’yı da bu kez misafir olarak ağırlayacak. Yine de not etmekte fayda var; kurumun varlığı ve geleceği hakkında yeni bir stratejik konseptin tartışılacağı zirvede, bu avantajlar bile Rasmussen’e yetmeyebilir. Soğuk Savaş günlerinde NATO için işler daha kolaydı ama şimdi NATO’nun gerçekten gerekli olup olmadığı, Avrupa ülkeleri savunma meselelerinde dahi kemer sıkmaya yönelmişken ittifakın nasıl ayakta kalacağı, Rusya’nın dayatmaları Demokles’in kılıcı gibi asılıyken Gürcistan ve Ukrayna gibi ülkelere doğru nasıl genişlenebileceği ve her şeyden önemlisi yükselen güçler çağında nasıl bir savunma konsepti ve işbirliği geliştirilebileceği tartışılıyor.

NATO topraklarının güvenliği için kurulması planlanan füze kalkanının bir kısmının, (radar sistemleri) Türkiye’ye yerleştirilmesi aylar önce önerilmişti. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu konsept olarak bu projeye karşı çıkılmadığını deklare etti ama çekinceler mevcut. Davutoğlu, Ankara’nın, komşularla ara bozacak bir sistemin içinde yer almak ve Soğuk Savaş sırasındaki gibi bir cephe ülkesi pozisyonuna düşmek istemediğini de dillendirdi. Türkiye füze kalkanı konusunda telkinlere (veya baskılara) muhatap olabilir ve ayak diremese de kendi şartlarını dayatabilir. Ankara’nın eli bu konuda fena görünmüyor. Bir kere, teşkilâtın başındaki Rasmussen bile NATO ülkelerinin giderek artan oranda tehditle karşılaştığını söylemesine rağmen tehdidin nereden geldiğini söyleyemiyor. Kast edilen ülke elbette İran (Çin, Kuzey Kore ve Rusya da portföyün içinde ama Rasmussen onların adını zikretmekten diplomatik nedenlerle çekiniyor.) İran’la uranyum zenginleştirme konusunda yeni müzakerelerin kapıda olması ve Türkiye’nin konuya ilişkin hassasiyeti de Rasmussen’in dudaklarını mühürleyen nedenler arasında. Bu belirsizlik Türkiye’nin kendi şartlarını pazarlık etme becerisini arttırabilir.

Şartlar, tarafların bir anda masadan kalkmasını gerektirecek kadar ağır da değil. Başbakan Tayyip Erdoğan, Savunma Bakanı Vecdi Gönül ve Davutoğlu’nun bugüne kadar çeşitli vesilelerle dile getirdiği gibi, Türkiye öncelikle, ABD’nin kendi inisiyatifiyle kuracağı bir savunma sistemi içinde yer almak istemiyor. Erdoğan, en son Seul’deki G-20 zirvesinde “Ancak NATO çerçevesinde hareket ederiz” demişti. Bu sözler Rasmussen’i sevindirmiş olabilir, çünkü an itibariyle Türkiye’ye başka bir formül öneren yok zaten. ABD Başkanı Barack Obama, önceki Başkan George W. Bush’un Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne konuşlanması planlanan ve tamamen Amerikan inisiyatifiyle kurulacak füze savunma sistemini çoktan rafa kaldırdı. Bu değişiklik yapılırken, hassasiyeti gözetilen ülke de Türkiye değil Rusya’ydı. Şimdi yeni planda -tüm detayları belli olmamakla birlikte- daha kısa menzilli, denizden fırlatılan SM-3’ler (füze önleyici füzeler) ve Romanya ile Polonya’ya konuşlandırılacak SM-3 bataryaları bulunuyor. ABD, yeni sistemin füze ve radarlarının, Ural Dağları’nı aşamayacağı konusunda da Rusya’yı ikna etme konusunda epey yol aldı. Dolayısıyla, geçen ay ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Philip Crowley’nin de belirttiği gibi, söz konusu savunma, esas olarak İran’ın kısa ve orta menzilli mevcut füzelerinden korunmaya yönelik.

Bu noktada işler Türkiye açısından çetrefilleşiyor. Türkiye, her ne kadar NATO’nun hedef ülke konusunda sessizliğine güvense de, ABD’li yetkililerin arada bir İran’ı zikretmeleri (Suriye ve Rusya’nın da dolaylı olarak kastedilmesi) Ankara’nın ikinci şartına zarar veriyor. Çünkü Türkiye, kendini komşularıyla zora sokacak bir anlaşmaya girmek istemediği için hiçbir ülkenin adının hedef olarak geçmesini istemiyor. Amerika Savunma Bakanı Robert Gates, füze savunma sistemi konusunda Türkiye’ye baskı uygulamadıklarını söyledi, ama cümlenin sonunda “neticede iki ülke müttefik” demeyi de ihmal etmedi. (İlginç bir anekdot zamanı. ABD’nin eski Başkanı George W. Bush da, anılarını kaleme aldığı ve yeni yayınlanan ‘Decision Points’ adlı kitabında, Irak Savaşı sırasında askerlerini Türkiye üzerinden geçirmek istediklerini kast ederek “Türkiye’den, gerçekten önemli sadece bir tek şey istediklerini ama Ankara’nın onu da yapmayarak Washington’u yüzüstü bıraktığı” serzenişinde bulunuyor.)

Yine de tartışmalar, daha çok füze kalkanının hangi kısmının nereye yerleştirileceği konusunda yoğunlaşıyor. Bu noktada tekrar bir hatırlatmada bulunmakta yarar var. NATO’nun Türkiye’ye yerleştirmek istediği, basında genellikle dillendirildiğinin aksine, füze değil, bir radar. Sistem dâhilinde, Türkiye’ye X bandını kullanan bir ileri radar yerleştirmek isteniyor. Ankara, gözünü komşularına dikecek bu radar konusunda çok hassas; bu yüzden üçüncü şartı, yani “savunma sistemi Türkiye’nin topraklarının tamamını ve tüm NATO ülkelerini kapsamalıdır” görüşünü özellikle gündeme getiriyor.

Erdoğan’ın Seul’de üzerine basa basa bu şartı vurgulaması boşuna değil. Çünkü Türkiye olası bir saldırı durumunda şemsiyenin dışında kalmak istemiyor. Yakın tarihi şöyle bir yoklayınca bu endişenin yersiz olmadığını görebilirsiniz. Soğuk Savaş sırasında Türkiye ve İtalya’ya yerleştirilen Jüpiter füzeleri, ABD ve SSCB’yi 1962’de Küba açıklarında savaşın eşiğine getirmiş, SSCB bu sırada Türkiye’yi de açıktan tehdit etmişti. Daha sonra Jüpiterler, şemsiyenin dışında kalacağını savunan Türkiye’nin itirazlarına rağmen söküldü ve konu kapandı. İleri karakol durumundaki Türkiye, o günlerde bir de savunmasız kalmıştı.

Yine de unutmayalım; pazarlıkta kimin kârlı çıktığını önemsizleştirecek sıkıntılı sorular hâlâ mevcut. Bunlar, “füze sisteminin dayatılmasıyla” beraber, “Türkiye, NATO konusunda yol ayrımına geldi mi, tuzağa düştü mü” gibi yüksek perdeden sorular değil. Bu talep Türkiye’den önce İngiltere, Grönland, Çek Cumhuriyeti, Polonya, Romanya ve Bulgaristan aşamalarından geçmiş ve bazılarında kabul edilmişti. Belki şu sorular daha fazla ilgi çekebilir: Füze kalkanı sistemi gerçekten koruma sağlıyor mu, maliyetine değiyor mu, bütün NATO topraklarını kapsıyor mu ve kumanda kimde olacak? Bu soruların cevapları Rasmussen’de yok. Ama bazı saygın bilim adamlarında olabilir.

İki önemli fizikçi, MIT’den Theodore Postol ve Cornell Üniversitesi’nden George Lewis, Mayıs ayında, füze savunma kalkanı planlarının “teknolojik mitlere” dayandığını ve ilgili askeri testlerde, savunma füzelerinin nükleer başlıkları vuramadığını iddia etti. Washington merkezli bir kuruluş olan Arms Control Association’un “Arms Control Today” isimli yayınında ortak bir makale yazan iki bilim adamı, Pentagon’un 2002 ila 2009 arasında yaptığı ve sonuçları kamuya da açıklanan testleri incelediklerini, başarılı olduğu iddia edilen bu sonuçların halkı yanılttığını söylüyordu. Pentagon bu testlerde SM-3’lerin hedefi vurduğunu duyurmuştu. Ama zamanında Pentagon’a danışmanlık da yapan Postol ve Cornell, başka türlü düşünüyordu. Onlara göre ilgili testlerin sadece bir ya da ikisinde başarı sağlanmıştı: “Bu demek oluyor ki, gerçek bir savaşta başlık yok edilemeyecek ve hedefine doğru devam edecek. 10 SM-3 testinin sekizi veya dokuzu bunu gösteriyor.” İki fizikçi, sistem dâhilindeki radar ve uyduların düşman füzelerinin izini yeterince iyi sürüp süremeyeceği, gerçek füzeleri yem olarak kullanılan sahte füzelerden ayırıp ayıramayacağı konusunda da kuşkuluydu. Bu yüzden raporlarında Obama yönetimini uyarıyorlardı: “Bu teknik mitlerden kaynaklanan strateji, bir dış politika felâketine yol açabilir.”

Pentagon’a bağlı Füze Savunması Ajansı, fizikçileri hemen yalanladı ama daha sonra Amerikan gazetelerine yaptıkları açıklamalarda söz konusu testlerin bazılarında “taklit nükleer başlık” bile kullanılmadığını kabul ettiler. Beyaz Saray bu konuda bugüne kadar bir şey söylememeyi tercih etse de, hemen harekete geçen politikacılar mevcuttu. Temsilciler Meclisi’nin güvenlik meseleleriyle yakından ilgilenen üyesi Demokrat John F. Tierney, “Kongrenin bu işi detaylarıyla incelemesi gerekir” dedi. “Amerikan halkının sistemin mevcut kapasitesini bilmeye ve vergisinin etkili bir şekilde harcanıp harcanmadığını öğrenmeye hakkı var.”

Bu harcama meselesi, her şeyin makul bir fiyata mal olacağını iddia etmesine rağmen Rasmussen’in başını ağrıtmayı sürdürebilir. Ekonomik kriz yüzünden bütçeler iyice daralmışken ve Afganistan’ın NATO ülkelerinin sırtına bindirdiği yük giderek artarken, maliyetin büyük kısmını ABD üstlenecek olsa da Avrupalılar kaşlarını çatmaya devam edecekler. Sıkıntının ilk işaretleri, Mart ayında Fransa Savunma Bakanı Herve Morin’den gelmişti. Avrupalı güçlerin bazı durumlarda helikopter almakta bile zorlandıklarını söyleyen Morin, “bir dizi konuda aydınlatılmak istediğini” dile getirdi: “Programın maliyetini, tehdit analizini, ABD’nin ve Avrupa’nın komuta ve kontrol aşamalarındaki rolünü bilmeliyiz. Bu savunma sistemi, öyle sanıyorum ki, zaten epey zayıf olan Avrupa’nın savunma kapasitesinin aleyhine gerçekleşecek.”

Türkiye’nin, maliyet konusunu kendi avantajına yorumlaması mümkün. Ankara’da, Türkiye’nin bizzat kurmak istediği ulusal füze savunma sisteminin masraflarının NATO projesine dâhil olunca aşağıya çekilebileceği yönünde görüşler mevcut. Daha önce iki sistem arasında bağ kurmaktan kaçınan Savunma Bakanı Gönül bile maliyet avantajı konusunda görüş bildirdi. Peki, esas avantaj nerede? Herkesin bir kalkana ve bir silaha sahip olduğu ortamda kâr eden kim? İstenenin aksine, savunma sistemleri yeni silahlar için bir bahane haline gelebiliyor. Rusya ve Çin, ABD’nin füze sistemine karşı kendileri de sistem geliştireceğini deklare etmişlerdi. Şimdi hem bu iki ülkenin hem de Hindistan’ın (ilerleyen yıllarda Pakistan’ın da) birer ulusal füze savunma sistemi kurması bekleniyor.

Bu soruların en azından bazılarının cevap bulması halinde, “eski düşman” Rusya’nın da hazır bulunduğu Lizbon Zirvesi NATO’nun tarihinde bir dönüm noktası olabilir. Ama sistemin hedefindeki İran gündeme geldiğinde, işin merkezine yine de Türkiye oturuyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesine Almanya’nın da katılımıyla oluşan ve 5+1 diye isimlendirilen grup, İran’la nükleer çalışmalar konusunda yürütülecek müzakereler için yer ararken, İran tarih olarak Lizbon’a çok yakın olan 23 Kasım veya 5 Aralık’ı, adres olarak da İstanbul’u gösterdi. Avrupalılar ise İsviçre veya Avusturya için bastırıyor ve ancak ikinci görüşmelerin İstanbul’da yapılabileceğini vurguluyor. Olası bir toplantıda İstanbul’da alınacak kararlar, Türkiye’nin elini çok güçlendirebilir. Avrupa devletleri açısından sorun çok net: İstanbul zirvesi, Lizbon’un sonuçlarını geçersiz kılabilir.

kaynak
 
Üst